Kürtler Rüzgarın Savurdukları !
Yazar Candemir Sipahi   
Salı, 05 Nisan 2005

1514 yılı, ağustos ayının son haftasına girilmişti. O gün kuşların ve ağustos böceklerinin ötmediği bir gündü. Osmanlı ordusunun sağ kanadına Safevi süvarileri saldırıyordu, başlarında Şah İsmail’in sağ kolu Mehmet Han Ustaclu vardı. “Çabuk takviye!” diye bağırdı Sultan Selim.“Merak buyurmayınız sultanım” dedi sadrazamı Hersekzade Ahmet Paşa ve devam etti ; “Emir Şeref kulunuzun Kürt birlikleri ihtiyatta bekliyorlar”. Gerçektende Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa komutasındaki Anadolu ve Karaman birlikleriyle beraber savaşan Kürt’lerin de yardımıyla sağ kanattaki Safevi saldırısı durduruldu ve yoğun top ateşi Mehmet Han Ustaclu’nun işini bitirdi. Artık bütün güç soldan saldıran Şah İsmail’in üzerine gönderilecek ve Şah Tebriz’e kadar arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalacaktı. Artık Osmanlılar’a Bağdat yolu gözükmüş, emir Şeref’de kendisini zindana attıran Şah İsmail’den öcünü almıştı.

Aslında Kürtler o tarihlerde öncelikle İran şahına daha yakındılar.1508 yılında Şeref Han Şaha bağlılığını sunmak için sarayına gitmiş ancak Şah onu ve maiyetini zindana attırmıştı.Bu durumda Sultan Selim’e bir şans doğuyordu zira D.Anadolu’nun Türkmen nüfusunun çoğu şii ve alevi idiler ve de Şah İsmail’e sempati duyuyorlardı. Bu nedenle Türkmen’lere ne kadar az güvenilirse yukarıdaki sebepten Kürt’lere o kadar çok güvenilirdi. Osmanlılar’ın ırkçılığı tamamen reddeden devlet siyaseti , bu ittifakın doğmasını kolaylaştırıyordu. Sonunda beklenen oldu ve yaklaşık 25 kürt aşireti 1514’te imzalanan bir antlaşma ile Özerk bir Osmanlı eyaleti oldular.

Bugün K.Irak ,K.Suriye ,K.Batı İran ve G.D. Anadolu yoğun Kürt nüfusunun yaşadığı yerlerdir. Ayrıca Azerbaycan Ermenistan,Türkmenistan,Gürcistan’da yaşayan Kürt azınlıklar ve Kürt köyleri mevcuttur. Tüm bu yoğunluğa rağmen 10,yy’daki Arap istilasına kadar Kürt’lerle ilgili çok net bilgiye ulaşmak kolay değildir.Ancak dikkatli araştırmacılar bazı Sümer yazıtlarında var olan aşiret adlarından “Kar-Da-Ka” veya Asur tarihindeki (İ.Ö.1000 ) “Kur_ti_e” isimlerinden,Helenistik çağda “Korduene” ve Roma belgelerindeki “Gordoya” gibi bölge isimlerinin Kürt’lerle bağlantısını kurabilirler. Yine Yunan tarihinin İskender’den başka doğuya sefer yapan tek komutanı olan Ksenephon’un Irak’ta “Kurduklar” denilen vahşi bir kabilenin saldırısına uğradığını bilmekteyiz.Vladimir Minorski Kürtlerin İran asıllı olduğunu , Urmiye gölü ve çevresinin Kürtlerin anayurdu olduğunu ve buradan etrafa yayıldıklarını söylemektedir.Diğer bilim adamı N.J. Marr ise Gürcü kökenli olduklarını iddia eder. Arap yazılarında da “Kurd” çoğul anlamda “Ekrad” isminin Mezopotamya’nın Kuzey ve doğusunda yaşayan göçebe aşiretlere verildiğini görüyoruz.Aynı belgeler 10.yy’da bu halkın Arap’larla çatışma halinde olduğunu yazar.

Kürtçe’nin tarifi Britannica ansiklopedisinde şöyledir: “K.Irak,Suriye,B.İran,G.D.Anadolu’da yaklaşık 15 milyon kişi tarafından konuşulan İran dili”. Kürtçe Büyük İran dil ailesinin V.Minorski’ye göre K.B. öbeğine bağlıdır.Ana Lehçe olarak dil bilimciler Kürtçe’yi ikiye ayırırlar;

1-Kurmançi lehçesi(Kuzey lehçesi) : K.Irak,GD.Anadolu,Suriye’de yaygındır

2-Sorani lehçesi : İran ve D.Irak’ta yaygın konuşulur.

Ayrıca ; İran ağzı denilen Zazaca , Iraklı Kakayların konuştuğu Gorani ve Erivan,Türkmenistan,Azerbaycan Kürtçeleride farklı özellikler taşır. Irak’ta Mukri,Badinani vb. diğer farklı ağızlarada rastlamak mümkündür. Ancak asıl farklılık kullanılan alfabe çeşitliliğidir.Kürtlerin bir kısmı (özellikle Türkiye’de yaşayanlar) fonetik Latin alfabesini kullanırlar.Eski Sovyetler birliği arazisine dağılmış olanlar Kıril alfabesini , Irak ve İran Kürtleri ise dilleri için hiçte uygun olmamasına rağmen Arap alfabesini kullanmaktadırlar.

Tatiana Aristova’ya göre; Kürt’lerin toplam nüfusu konusunda belirli bir rakam söylemek zordur,çünkü birçok batılı ve Sovyet kaynaklar arasında büyük bir rakam kargaşası vardır.Gerçektende özellikle 19.yy sonu itibarıyla ve yakın zamana kadar hatta belki şimdi bile Kürt’lerin hareketli, yer değiştiren yapısı yüzünden bu zorluklar ortaya çıkmaktadır. M.Vagner şunu söyler; “Kürdistan istatistiğine ilişkin çok kıt bilgileri göz önünde tutarsak ,ayrıca çok sayıdaki göçer aşiretlerin muazzam topraklar üzerindeki dağınıklığınıda hesaba katarsak,Kürt’lerin nüfusunu sayıyla ifade etmek çok zordur” . Osmanlı İmparatorluğunda ilk nüfus sayımı 1831 yılında yapıldı.Bu nüfus sayımına göre ülkedeki halkların etnik kimliği ,Arap ve Kürt nüfusun milliyetlerini açıkça belirtmeden “Müslümanlar”olarak kaydedilmişti. Bugün kabaca eldeki verileri göz önüne aldığımızda Kürtlerin sadece Ortadoğudaki nüfusunun 20 milyondan az olmayacağını görmekteyiz (Bu sayıyı,insanların etnik köküne bakarak dahada arttırmak mümkün olabilirdi, ancak sosyal antropoloji, fiziki antropolojiden farklı olarak, sosyal kimliği, kişinin kendisini ne olarak gördüğüyle ilintilendirir. Yazımızın devamındada bazı örneklerde göreceğiniz gibi ,kendini Türk olarak tanımlayan Kürtler veya Kürt olarak tanımlayan Türkler vardır.Bu sebeple bu sayılar kendisine açıkça Kürt diyen ve Kürt etnik yaşam tarzını kısmende olsa yaşayan insanların nüfus toplamlarıdır).

Günümüzün çeşitli Kürt literatürlerinde , Kürt halkının zor ve karmaşık tarihsel yazgısına karşın kendi ulusal özbilincini inat ve dirençle koruyan bir halk olduğu vurgulanmaktadır. T.Aristova , “Kürtlerin Maddi Kültürü” adlı eserinde şöyle der ; “Ekim devrimi öncesi Rus yazınında Kürtler ile komşu olan halkların ve birçok yazarın ,Kürtleri ,Kurtinler,Kurtintsler,Kurdinler gibi adlarla yazdıkları sık sık görülmüştür.” Ve ardından (buraya dikkat) ekler , “Kürtler bir Orta Akdeniz halkı olmalarına karşın,kalabalık halkların karmaşık göçlerine ve yer değiştirmelerine sahne olan muazzam bir coğrafyada yaşadıklarından KÜRT IRKININ BELLİ BİR ANTROPOLOJİK TİPİ YOKTUR.” Bu tanımlama bir önceki yazımızda , Türk’lerle ilgili tespitlere çok benzemektedir.Avusturyalı bilim adamı Lorenz Rigler’in tespitide , Kürtlerin uzun zamanlar boyunca özellikle Türk’lerle ve sonra Ermeni’lerle, Gürcü’lerle melezleştikleri yönündedir.Bu durum antropolojik araştırmalarda yanlış saptamalarada yol açmıştır. Ştolts’un ölçüm ve gözlemlerine göre,doğu Kürt’leri daha renkli ve brakisefaldir, batı Kürt’leri ise, tersine daha açık, bazan mavi gözlü ve dolikosefaldir. İşte bu ortaya çıkan şartlar bizi Kürt araştırmasında (antropologların sıkça yaptığı gibi) ana seçiciliği DİL kavramına vermeye götürmüştür. Kürtlerin özbilincinde iki unsur açık seçik öne çıkmaktadır ; Dinsel ve etnik yanlar. T.Aristova’ya göre , din kürtlerin varlık ve bilincine öyle güçlü etki yapmıştırki, etnisite bilinçlerinde çoğu kez etnik mensubiyetin yerini dinsel mensubiyet almıştır.Zaten Osmanlı imp.’da da ulusal kimlik hep dinsel kimliğe dönüştürülmüştür.Bu sebeplerden Kürt kendini önce müslüman sonra Kürt olarak algılıyordu.Kürtlerin çoğu sünni müslümandır,mezhep olarakta hanefi ve şafidir. Kirmanşah,Xanekin,Tuzhormatu, Mendal ve Süleymaniye(Irak) bölgelerinin Kürtleri şii müslümandır.T.Aristova ve A.H.Layard , Kürtlerde islam öncesi kendine özgü öğretileri ve tapınma şekilleriyle farklı sekter grupların varlıklarını bugün bile sürdürdüğünü belirterek,bunların öncelikle iki gizli zümre , Yezidiler ve Ali-Allahiler olduğunu söyler.Ne varki aynı araştırmalara göre,Yezidilerin çoğu ,büyük bir katılıkla kendileri ile müslüman Kürtler arasında karşıtlık kurar ve kendilerine “Kürt” dendiğinde alınırlar. Yezidileri aşağılayan diğer müslüman gruplar onları şeytana tapanlar diyede adlandırırlar. Diğer öne çıkan grupsa Ehli-Hak(ali-allahi yada ali-ilahi)’dır. Gerçeğin takipçileri anlamı maksadıyla bu ismi aldıkları söylenir.Zazaca konuşan bu halk genelde İran-kirmanşah, Kerend’de yaşar.Ali Allahilerin bir bölümü tarihteki Osmanlı ittifakının bir sonucu olarak buradan koparak Dersim sancağına yerleşmişlerdir.Bu mezhebe dahil olan 5 aşiret ; Bersimi,Balabani,Çaraklı,Şeyh Hasanlı,Qureşlidir.İran’da da aynı mezhepten Goran,Celalevend,Kelhani aşiretlerini biliyoruz.

Çağdaş bazı Kürt yayınlarında, bazı yazarların Osmanlı imp. politikasını suçlayıcı ifadelerine ve bu siyasetin düşmanca olduğu fikrini ortaya attıklarına rastlıyoruz.Ancak Osmanlıların oluşturmaya çalıştığı ulus yapısı , etnisitenin özbilincinden kopup asimile olmadan, fakat diğer etnik gruplarla kaynaşarak bir Osmanlı halkı oluşturmaktı.Bu sebeple yalnızcaKürtler değil Ermeniler,Türkmenler,Tatarlar,Çerkezler,Gürcüler,Abazalar,Arnavutlar ve Boşnaklar,Sırplar,Araplar,Rumlar, Bulgarlar yerleri değiştirilerek diğer halklarla birliktelik kurmaları sağlanmıştır.Zorlamaya gelince, 14. ve 16. yy’dan bahsettiğimizi ,o periyodun zalim krallar, acımasız savaşlar ve yağma imparatorlukları dönemi olduğunu, ayakta kalmanın, tavizsiz bir duruş ortaya koymaya bağlı olduğunu unutmamak gerekir.Sonuçta emperyalist bir hareket olduğu doğru olabilir fakat o yılların, zaten emperyalar çağı olduğunu kaçırmamak gerekir. Aynı yıllarda batıda, kraliçenin verdiği yetkiyle donatılmış,silahlanmış korsanlar,Atlas Okyanusundaki İspanyol gemilerini yağmalayarak, Kral Ferdinand’ın İspanyol altınlarıyla İngiltere hazinesini doldurmaya başlamışlardı.Yağma ve hırsızlıkla yeni bir süper güç ortaya çıkıyordu; Britanya İmparatorluğu ! Diğer pekçok imparatorluk gibi, kaba kuvvet, gasp,yağma ve kanla kurulan bu imparatorluk bir kaç yüzyıl içinde gözünü doğuya ve tabiiki Kürtlerin,Türklerin ve Arapların yaşadığı zengin hammadde kaynağı topraklara çevirecekti.

Sonuçta T.Aristova, özellikle D.Anadolu’daki şehirlerin,çok ulusluluk yönünden,nüfusun etnik yapısının en büyük çeşitliliği gösterdiği yerler olduğunu söylemektedir.Örneğin Diyarbakır,ünlü bir kent ve dinsel ve sivil kurumlarıyla birlikte büyük bir idari kültür ve ticaret merkeziydi. 19. yy ve 20.yy başlarında kent nüfusu,Kürt,Türk,Ermeni ve Yahudilerden oluşuyordu.ayrıca Yezidiler ve Şemsi Kürt’lerde vardı. Aynı dönemlerde Irak Kürdistanı’nda bilinen başlıca şehirler,Musul Rewandız,Amediye,Kerkük,Erbil,Süleymaniye vd. dir. Bu kentlerin nüfusunun çoğu Kürt’tü, İngiliz yazar Edmonds bunlardan sadece Kerkük’te hakim nüfusun Türk olduğunu yazar.En eski şehirlerden biri Süleymaniye’dir.Burada 100 yılı aşkın süredir halkın etnik yapısına hakim olan unsur Kürt’lerdi. Bazı mahalleler Ermeni ve Yahudilere aitti. Edmonds 20.yy’ın 2. yarısındaki Kerkük’ten söz ederken, hakim nüfusu Türkoman’ların oluşturduğunu yazmaktadır ( Edmonds Türk’lerden böyle bahsederdi). A.M. Menteşaşvili,1. dünya savaşından önceki dönemde Kerkük nüfusunun 30.000 olduğunu ve mahallelerin çoğunun Türkler tarafından iskan edildiğini yazar. Buna karşılık kentin etkili aristokrat ailelerinden bir kısmı Kürt’tü ancak kendilerine Türk diyorlardı.

10. yy’a kadar çok ayrıntılı belgelere rastlayamadığımızı,daha öncede ifade etmiştik. Fakat bu tarihten itibaren elimizde hiçte azımsanmayacak,”Mesudi”,“İstahri” gibi yazarların yazdığı Kürt kabile ve merkezleri hakkında bilgi veren belgeler bulunmakta olup, Arap yazarlarda Zevzan,Hilat,Azerbaycan,Fars gibi bölgelerden bahsederken yazı içinde Kürtlerden sıkça bahsetmektedirler.Bitlis Emiri Şerafeddin’in torunu olan “Şeref Han” ın yazdığı “Şerefname”de bize Kürt tarihi hakkında önemli ipuçları verir. 7 ve 11. yüzyıllarda Kürtlerin karıştıkları olaylarla adlarını iyice duyurduklarını , bu tarihlerden itibaren Mervaniler ve Hasanveyhliler gibi Kürt hanedanlarının ortaya çıktıklarını görürüz.Bu aşiretler birer Derebeyi statüsü ve sistemi içinde yaşamaktaydılar. 10.yy’dan sonra çeşitli Türk kavimlerinin dizginlenemeyen yayılması Kürt bölgelerinede ulaşır.Türkler hemen hemen bütün Kürt hanedanlıklarını ortadan kaldırırlar,yerlerine Türk hanedanları geçirirler. Tam Türk’lerle asgari müştereklerde uzlaşıp yeniden bazı yönetim birimlerini elde etmeye başladıklarında bu kezde ortalığı kasıp kavuran Moğol istilası na uğradılar.Moğollar Kürtleri iyice ezdiler. Siyasi etkinliklerini tamamen yok ettiler. Bulundukları eyaletler Moğol emirlerce yönetildi. Moğol istilasından sonra bu bölgeler Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen sülalelerinin etkisine girdi. Bu hanedanlar Kürtleri dinsel ve siyasi kavgalara sürüklediler.Buda geniş çapta nüfus hareketlerine sebep oldu.

Gerek Akkoyunlu ve karakoyunlu,gerekse Selçuklu hegemonyasında yaşayan Kürtler, zaman zaman kendilerine yetki ve ayrıcalıklar tanınmış dahi olsa hallerinden çokda hoşnut değillerdi. Kaderin bir cilvesi olarak Selçuklu iktidarında yaşayan Türkmenler’de rahatsızdı. Hal böyle olunca tarih, bölgede etkili olan bu devletlerin çöküşüne, Moğol istilası ve ardından yeni bir devletin doğuşuna sahne olacaktı. Osmanlılar ilk başta (1.Bayezid’e kadar), Anadolu’da yaşayan bütün müslüman halklarla saygılı ve dostane bir ilişki içindeydiler.Buna Kürt’lerde dahildi.Onlar için bu halkların saygısını kaybetmek kabul edilemeyecek birşeydi zira gözünü batıya çevirmiş olan bu gazi devlet’in doğusu yani arkası müslüman aşiretler diyarı idi. Osmanlılar sırtlarını emniyete almak istiyorlardı.Bu noktaya önem vermeyen Yıldırım Bayezid, bedelini çok ağır ödedi.Timur istilası Anadolu’yu kasıp kavurmuş,Kürtler’de bundan nasibini almıştı.Fetret devri bitiminde Osmanlı siyaseti özellikle Fatih S. Mehmet’le birlikte hayli değişti. Kısaca islam belirleyici olmaya devam ediyordu ancak Türklük bir ölçüde ikinci plana atılmıştı.İlerleyen yıllarda Osmanlılar diğer Türk asıllı devletlerle hiçte iyi geçinmeyecekler, kendi içindeki Türkmen nüfusunun (çoğu şii kökenli olduğundan) kaynamalarına ve diğer “Safevi ve Memluk” gibi devletlere olan yakınlaşmalarına sert ve kanlı şekilde müdahale edeceklerdi.16.yy’ın başları sünni Kürtler’le Osmanlı iktidarının yakınlaşmalarının başlangıcı idi. 1502 Şerur savaşı sonrası Safevi şahı Şah İsmail, Bağdat’tan Maraş’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi. Kendisi şii olduğundan sünni Kürt’lere karşı çok sert davranır. Osmanlılar Safevilerle savaşınca,Kürtlerin derebeylikleri iade edilir. Çaldıran savaşından sonra 25 kadar Kürt beyi Osmanlı egemenliğine girer.Osmanlılar’da bu jeste karşılık, Kürt beylerine özerklik tanıdılar. 1689 Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla, Osmanlı-İran sınırı dahada kesinleşti. İranlılar Zagros dağlarının arkasına çekildi.Kürt’lerde Kafkasya’ya kadar Osmanlı vatandaşlığına geçtiler.Kürtlerdeki beylik sisteminin 19.yy sonlarına doğru , Hakkari,Bitlis,Süleymaniye ve İran’da ortadan kalktığı belirtilir.Ancak bu siyasi anlamda merkezi otoriteye karşı resmi olarak ve “bey”sıfatıyla temsil edilme anlamındadır. Buda doğaldır çünkü çağdaşlaşmaya çalışan Osmanlı yönetimi bölge sorumluluğunda ,“valilik” sistemini oturtmaya özen gösterir . Buna rağmen Kürt bölgelerine atanan çok sayıda Kürt vali bulunmaktaydı.Bunun dışında Kürt’lerin aşiret ve derebeylik yaşayış tarzı sürmeye devam etmiştir.Kırım savaşı sırasında Ruslar Kürt alayları kurdular.1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra arka arkaya bazı Kürt ayaklanmaları olur.Hakkari,Bahtiran ,Bohtan,Şeyh Ubeydullah ayaklanmaları ekonomik olmaktan çok gelenek ve dinsel içerikli ayaklanmalardır.1.dünya savaşı öncesi bazı Kürtlerin yöredeki Nasturi ve Ermenilere karşı şiddet hareketlerinde bulunduklarını görürüz.Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı düşünceleri 20.yy’da başlar.Şurayı Devlet reisi olan Seyyit Abdulkadir 1908’de İstanbul’da “Kürt Teavün ve Terakki” Cemiyeti’ni,1919’dada D.Anadolu’da bir Kürt devleti kurmak amacıyla, “Kürdistan Teali” Cemiyeti’ni kurdu. Tüm bu çabalar tarihe adını yazdırmış olsalarda,Kürt halkı tarafından geniş çapta desteklenmedi . Pehlevi hanedanlığının başlarında Rıza Şah, İran’daki aşiret reislerinin nüfuzunu iyice kırdı.Amacı merkezi yönetimi güçlendirmekti.Bu arada bazen İngilizlerin bazanda Almanların bölgedeki gizli servis çalışmaları,Kürt aşiretlerini kışkırtmaya başladı.1922’de çok sayıda aşiret reisi sürgün edildi.Yerel bazı ayaklanmalar olduysada bastırıldı.Aşiretler belli yörelere zorla yerleştirildi.Ancak iktisadi ve toplumsal yapı değişmediğinden beylerin ve ağaların etkisi aynen kaldı.1920 Sevr antlaşmasında Kürt’lere özerk bir cumhuriyet kurma hakkı verildiysede hiç onanmadı ve işin ilginci Anadolu’da yeterli Kürt halk desteğini bulamadı.Anadolu Kürtleri Ankara hükümetine bağlılıklarını bildirerek ilk TBMM’de demokratik olarak temsil edildiler.Ankara’nın kurduğu düzenli orduya asker verdiler ve yerel direnişlerde Fransız’lara ve Ermeni’lere karşı başarılı oldular. Bu kısım çok ilginçtir, zira 1.Dünya savaşında, İngilizler Kürt’lere, kendilerine destek vermeleri için vaatlerde bulundular. Ancak savaş sona erdiğinde Kral Faysal’ın şahsında iyi bir ortak ve müttefik bulmuş olan İngilizler verdikleri tüm vaatleri bir kenara bıraktılar.Bu etkili olmuşmudur bilinmez ama Kürtler ulusal kurtuluş savaşına destek verdiler. Tabii bir diğer belirleyici unsur müslüman topraklarının hıristiyanlarca işgal edilmiş olmasıydı. Fransızların yerli Ermenilere Fransız üniforması giydirmeleride yaptıkları en büyük hatalardan biriydi.Ermeni çetelerinin bölgede Kürtleri de ayırmadan yapmış oldukları şiddet hareketlerinin Kürtlerin taraf belirlemesinde etkisi olduğu düşünülebilir.Tabii son olarakta yeni kurulmakta olan bir, büyük millet meclisi fikri ve büyük olasılıkla yeni bir iktidar ve yeni bir devlet ideali, heyecan ve ümit uyandırmış olmalıdır. Ankara’nın propagandasını başarıyla yaptığı özgürlük,eşitlik,kardeşlik kavramları ve gerek Osmanlı gerekse, İngiliz emperyasınıda kapsayan anti emperyalist fikirler,halkın cephe alacağı hedefi belirlemesini sağlamış gözükmektedir. Irak Kürtleri ise kendilerine kazık atan İngiliz’lere ve Faysal’a karşı ayaklandılar.İngiliz hava kuvvetleri ve Faysal’ın “Yeni Irak Ordusu” birlikte ayaklanmayı bastırdı.Ayaklanmanın lideri şeyh Mahmut Barzinji 1930’da teslim oldu.Molla Mustafa Barzani ve gerillaları ise savaşı 1945 eylülüne kadar sürdürdü.Daha sonra aşiretiyle beraber İran’a sığındı.Mahabaddaki Kürdistan Özerk cumhuriyeti’nin hizmetine girdi. Mahabad Kürdistan devleti 1941 yılında Sovyet ve İngiliz birliklerinin İran’a girmesi sonucu oluşan siyasi ortamda kurulmuştu.Bu tarihte Kürtler merkezi yönetimin baskısından kurtulunca özerklik çalışmalarına başladılar.Mahabad, Sovyet yönetiminde kalmıştı.Burada Kürdistan Diriliş komitesini kurdular.Ekim 1944’te eylemlerini açıkça sürdürmeye devam edince,komite yöneticileri SSCB’ye çağrıldılar ve askeri ve parasal yardım sözü aldılar.Komite önderi Kadı Muhammet 22 ocak 1946’da Kürdistan Özerk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıkladı.Fakat siyasi ortam böyle bir devlet için uygun değildi.Sovyetler Mahabad’dan çekilince İran ordusu içeri girdi ve Kadı Muhammet ile diğerlerini tutukladılar. Barzani ise Sovyet Azerbaycanı’na iltica etti. Irak’a 1958’de dönebildi.O sırada Irak’ta General Abdülkerim Kasım liderliğindeki cunta başa geçmişti.İçeriğinde hem Arapların hemde Kürtlerin haklarını güvenceye alan bir anayasa çıkarmışlardı.Barzani kısa süreli bir özerklik aldı.Ancak Baas yönetimi kısa süre sonra tüm demokratik kurumlara yaptığı gibi Kürdistan Demokrat Partisinide suçladı. Barzani 1961’de Kasım’a bir nota verdi.Ara rejimin sona erdirilmesini ve özerkliklerinin tanınmasını istedi.Kasım buna karşılık Barzan yöresine saldırdı.Çatışmalar Kasım’ın ölümünden sonrada 1970 yılına dek sürdü.Mart 1970’de bir antlaşmayla Irak hükümeti Kürt varlığını kabul ederek Kürtlere özerklik verdi. Fakat 1975’te hükümet özerkliği sınırlamaya çalışınca çatışmalar yeniden başladı. Mart 1975’de İran ve Irak isyancıların desteklenmemesi hakkında antlaşma imzaladılar.Bu sayede tekrar geçici bir barış sağlandı. 1976’da özerkliğin tanınmaması ve K.Irak kürtlerinin Güney Irak’a zorla yerleştirilmeye çalışılması üzerine Celal Talabani ve gerillaları saldırıya geçti.Temmuz 1979’da İran’da da ayaklanma başladı.Kürtler özerklikleri tanınıncaya dek savaşacaklarını açıkladılar.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise , Lozan görüşmeleri esnasında İsmet İnönü yeni Türkiye’nin Kürtler hakkındaki görüşünü şöyle dile getirir; “Kürtler Türklerden hiçbir şekilde farklı değildir ve ayrı diller konuşmakla beraber ,ırk,inanış ve adetler bakımından tek bir bütün teşkil etmektedirler”. İşte Türkiye cumhuriyeti’nde vatandaşların eşitliği temeline dayandırılan , T.C.’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkesi yönünde, doğu ve g.doğu Anadolu’da çıkan dinci-Kürtçü nitelikteki ayrılıkçı isyanlar (Şeyh Said 1925, Ağrı 1930, Dersim 1937) sert bir şekilde bastırıldı.Bu tarihte ve sonrasında Anadolu Kürtleri’nin 30-40 yıl daha tam bir kimlik bilinci oluşturmadıklarını,islami kimliğin etkisi dışında katı bir etnik kimlik düşüncesinde olmadıklarını görüyoruz . Menteşaşvili’den başka Akopov 1967 ile 70’li yıllarda kaleme aldığı bazı yazılarında Türkiye Kürtleri’nin toplumsal yaşamda K.Irak ve İrandakilerden daha sosyal olduklarını, kent yaşamına ayak uydurabildiklerini ve aşiret geleneğinin bozulmasına yol açsada kente göç etmeyi tercih ettiklerini, birer gözlem olarak yazmışlardır. Bu, “daha sosyal olma” durumu aşiret ayaklanmalarını negatif etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkmış olabilir.Bu bağlamda TC’nin ilk kuruluş yıllarında patlak veren “Şeyh Sait” ayaklanması çarpıcı bir örnektir.

Şeyh Said, babası nakşibendi şeyhi şeyh Mahmud’un ölümünden sonra şeyh olmuştu.Palu’dan ayrılarak Erzurum’un Hınıs ilçesine yerleşti. Müritlerinin dinsel duygularını sömürerek büyük bir mal varlığı elde ettiği gibi,Suriye’ye koyun satarak kendine önemli gelirler sağladı.Koyun satışı için sık sık Halep’e gidip gelirken bölgedeki aşiretler arasında saygınlık ve ününü arttırdı. Zaza aşiretinin önderi durumuna geldi. İşte bu esnada oğlu Ali Rıza’yı birkaçkez İstanbul’a göndererek, oradaki Kürtler’le ( Seyit Abdülkadir ve arkadaşları gibi),ve bu akımı destekleyen İngilizler’le ilişki kurdu. İngilizler’e çalışan Seyit Abdülkadir gibi kişilerin yardımı ve İngilizlerin bizzat maddi yardımları ile ayaklanmayı başlattı. Ayaklanma, Elazığ’ın Eğil bucağı Piran köyünde gizlenmekte olan kaçak mahkumları aramak üzere gelen bir jandarma birliğine ateş açılmasıyla başladı(1şubat1925). Genç ilinin merkezi Drahni ayaklanmacıların eline geçti. Şeyh Abdullah komutasındaki ayaklanmacılar, Varto’yu ele geçirirken, Şeyh Sait 5000 kişilik bir kuvvetle Diyarbakır’ı 4 yerden kuşattı (7mart1925).

Şeyh Sait bölgede “Din elden gidiyor,hiçbir halife sınırdışı edilemez,yolumuz din yoludur,hükümet dinsizdir,okullarda dinsizlik kol geziyor,kadınlar çıplaktır,şeriattan ayrılmayın” şeklinde bildiriler dağıtmaya başladı.Bu belgeler isyanın kimliği ve ideolojisi hakkında bilgi sahibi olmamıza yeter, ancak kaynağını ve beslenme orjinini isyanın bitiminde açılan kovuşturma sonuçları ve son yıllarda 50 yılı doldurduğu için açıklanmasında mahsur görülmeyen ABD ve İngiliz gizli servis raporları ndan öğreniyoruz. Tüm bu propagandaya rağmen Diyarbakır’da halkın desteğini TC ordusu almıştı. Hükümet birlikleri şiddetli çarpışmalardan sonra isyancıları püskürtüp takibe başladı.Şeyh Sait ve diğerleri Varto yakınlarında ki Carpuh köprüsünde yakalandı ve ayaklanma bastırılmış oldu (15 Nisan 1925)

Ayaklanmayı destekleyen eski şurayı devlet reisi, Kürdistan Teali Cemiyeti kurucusu Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı İstanbul’da tutuklanarak Diyarbakır’a getirildiler.Yargılanarak o ve 5 arkadaşı ölüme mahkum edildiler(27 mayıs 1925). Yapılan kovuşturma sonuçları, isyancıların, giydikleri yabancı üniformalardan, ceplerindeki yabancı paralardan, dağıttıkları bildirilerin dışarıda basılmış olmasından, ellerindeki silah ve cephanenin Türk ordusuna ait olmayışından İngiltere tarafından kışkırtılıp desteklendiğini ortaya çıkardı. Şark İstiklal Mahkemesi Diyarbakır’da duruşmalar sonunda Şeyh Sait ve 47 ayaklanmacıyı ölüme mahkum etti.Hüküm Diyarbakır’ın Siverek kapısında infaz edildi (29 Haziran 1925). Görüldüğü gibi cumhuriyet tarihindeki en büyük isyanlardan biri olan Şeyh Sait isyanı, halkın dini duygularına yönelik sömürücü içeriği olan ve Kürt kimliği ile ancak cılız bağlar kurabilmiş, zayıf ideolojili bir isyandı. Ceplerinde İngiliz Sterlini ile dolaşan bir isyancının, daha 2-3 yıl önceki, ulusal kurtuluş savaşında, istilacılara karşı savaşan tarafta yer alan Kürt halkına, ne kadar inandırıcı gelebileceğini, foyası meydana çıkmadan ne kadar süre yaşayabileceğini herkes tahmin edebilir. İngilizler’in, İmparatorluklarını büyük hedeflere götürecek maddi kaynakları, hırsızlık ve yağma yoluyla 2. Elizabeth döneminde, İspanyollar’dan elde ettiklerini belirtmiştik. 19.yy’a gelindiğinde İngiliz imparatorluğu, dünyanın neresinde yeraltı cevheri ve enerji kaynağı varsa oraya göz diken , kanlı bir imparatorluk durumuna gelmişti. Bunun doğal sonucu, Osmanlı İmparatorluğu onların av sahasına dönüştü. Çok sistematik bir şekilde önce Arapları kışkırttılar. Bu arada zaten evvelden beri Rusya’ya karşı Osmanlıları savunur görünselerde,bu iki devletin devamlı kedi köpek kavgası içinde olması siyasetini benimsemişlerdi. Aristova’ya göre “19.yy’ın sonlarından itibaren, emperyalist devletler arasında ,Kürdistan’a sızmak,orada mutlak bir egemenlik kurmak ve sayısız doğal zenginlikleri, özellikle petrol yatakları yüzünden bu toprakları ve Basra körfezine inen önemli yolları ele geçirmek amacına yönelik sert bir savaşım sürmektedir”. Aristova’nın bu görüşleri Sovyet Bilimler Akademisi Etnografya Enstitüsü yayınında 1990 yılında yayınlandı. Kaleme alınışı bundan, dolayısıyla 1. ve 2.Körfez savaşlarından çok daha eskidir.

Kürtler’in T.C sınırları içinde asıl ciddi muhalefet faaliyeti, kuruluşu aslında 1972’ye uzanan ,ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile başlar. PKK’nın çıkış şekli ve hedefleri Irak,İran ve Anadolu’daki bütün diğer eski ve yeni Kürt hareketlerinden farklı bir doğrultuda olmuştur. Marksist yapısı gereği, hedefleri arasında, halkı ezen burjuva ve komprador sınıfı, batılı “kapitalist-emperyalistlerin” kuklası hükümet ve devlet yetkilileri, kendi çıkarları ve zenginlikleri için halkı ezip yönetimi elinde tutan “Kürt aşiret liderleri ve ağalık düzeni” vardı. Bu görüşler PKK’nın kuruluş manifestosunda da belirtilmekteydi.Zaten ilk faaliyetleri, devrimci hareketi doğu ve g.doğu Anadolu’ya yayma çalışmaları şeklinde olmuştu.O ana kadar aşiretsel ayaklanmalara pek büyük taban desteği vermeyen Anadolu Kürtleri arasında, bu bakış açısıyla sempatizan toplamaya başladı. Kısaca, bir toplum hareketi şeklinde başlatılan örgüt çalışmaları, onlarca farklı aşiret ve değişik sınıf ve hatta etnik topluluklardan (hatta Türkler’den) sempatizan toplamayı başardı. Böyle bir hareketin Irak’ta ortaya çıkmamış olması, batılı ve sovyet antropologların gözlemleriyle paralel, Türkiye Kürtleri’nin, diğer ortadoğu Kürtlerin’den modernleşme açısından farklılıklarını ortaya koymaktadır.(her ne kadar K.D.P.’nin müslüman dünyasındaki ilk sosyal demokrat hareketlerden olduğu söylensede sonuçta Barzani aşiretinin örgütlenmesi ve içindeki tüm yönetim kademelerinde Barzani ailesinin varolduğu, bir geniş aile partisi olma özelliği, bu hareketide diğerlerinden pekaz farklı bir konuma sokar).

T.Aristova,”Kürtlerin maddi Kültürü-Geleneksel Kültür Birliği sorunu” adlı kitabında,değişik ülkelerin topraklarında yaşamak durumunda olan Kürtlerin gerek dil ve gerekse tüm kültürel boyutlar dahil olmak üzere farklılıklarının bulunduğunu belirtmektedir.Sovyet toplumbilimci K.Kurdoyev’se bu durumun normal olduğunu,bir sorun olarak görülemeyeceğini yazar.Gerçektende, SSCB’de Yuri Gagarin’le büyümüş bir Kürt’le,örneğin İran’da aşiret içinde büyümüş bir Kürd’ün aynı kültürü yüzdeyüz paylaşması beklenemez,aynı şekilde Türkiye’nin kentlerinde yaşayan ve fastfood yiyen,tuttuğu futbol takımının Avrupa kupası maçlarına giden, o takımda futbol oynayabilme hakkı olan bir Kürt’le, K.Irak kültüründeki bir Kürd’ün aynı olması nasıl mümkün olabilir? Türkiye’deki Türk’lerle,Türkmenistan ve Kırgızistan yahut Çin’in batısındaki D.Türkistan eyaletindeki Türkler arasında elbette farklılıklar olacaktır .İşte farklı kültürlerin etkisinde kalarak sosyokültürel yapıda meydana gelen değişim ve karışma sürecine biz “acculturation” diyoruz.

1980-1988 İran-Irak savaşı ,1988 Halepçe katliamı,1991 Körfez savaşından sonra Saddam’ın saldırısına uğrayan 100 binden fazla Kürt Türkiye’ye sığındılar.Bunun üzerine B.M. Irak’ın 36. paralelin kuzeyinde harekat yapmasını yasakladı.Türkiye’ye “Çekiç Güç” adı altında bir kuvvet yerleştirildi.Bu kuvvetin himayesi altında K.Irak’ta Mesut Barzani ve Celal Talabani koalisyonunda özerk bir Kürdistan cumhuriyeti kuruldu.Ancak tam olarak tanınan resmi bir devlet olmadıklarından ötürü Barzani ve Talabani’ye Türkiye Cumhuriyeti Diplomatik Pasaportu verildi.

Sonuçta Kürt tarihi, etnik kökeni ve kültürel yaşayışı hakkında çok özet sayılacak bilgiler vermeye çalıştık.Önceki yazımdada belirttiğim gibi, bir ulusun bütün tarihini incelemek 5-6 sayfaya sığacak birşey değildir.Bu nedenle çok özetleyerek geçmek durumunda kaldığım yerler olmuştur.Yazıyı noktalamadan önce bir Türk olarak önemli bir konuyu hatırlatmakta fayda görüyorum; Bazı yazarlar, Kürt edebiyatı konusundaki bilgisizliklerinden ötürü, Kürtleri “cahil”, kendi ulusal edebiyatından yoksun ve diğer halklara birşey vermeyen bir millet olarak tanımlarlar. Bu inkarcı yaklaşımlar sadece Kürt edebiyatının yazılı belgeleriyle değil, ünlü akademisyenler Marr,Gordlevski,Orbeli gibi doğu biliminin önder isimleri tarafındanda çürütülmektedir. İ.A.Orbeli, ünlü “Mem u Zin” poeminin yaratıcısı, Kürt edebiyatının klasiği Ehmede Xani’yi (1650-1708), Firdevsi ve Rusteveli ile kıyaslamaktadır. Bu gerçekleri göz önünde tutup,Kürt ulusunun yaşadığı coğrafyaya baktığımızda Kürt’lerin ezici çoğunlukta oldukları yerler de dahil olmak üzere büyük bir etnik çeşitlilik içinde yaşadıklarını görürüz.Özellikle Anadolu’da bu durum, sosyalleşmeyi ve diğer halklarla olan komşuluk ilişkilerinin kuvvetlenmesini sağlamıştır.Unutulmamalıdırki , İnsan varolduğu ilk günden itibaren diğerleriyle beraber yaşamaya başlayan ve sürekli değişen SOSYAL bir varlıktır .