Bayrağa Sevgi, Kürtlere Nefret
Yazar Rahmi Yıldırım   
Cuma, 25 Mart 2005

Mersin'deki Nevruz kutlamalarında Türk bayrağını yere çalan, yakmaya çalışan çocuklar yakalanıp hapse atıldı.

Çocuklar bu densizliği kendileri mi akıl ettiler? Yoksa birileri mi akıl verip ellerine bayrak tutuşturdu, yani olay 6-7 Eylül türünden provokasyon mudur, artık mahkemelerin bileceği iş.

Bu aşamada öncelikle tedirginlik duyulması gereken nokta, Türk-Kürt kardeşliğinin onulması çok zor bir yara aldığı; dahası, kardeşliğin yerini düşmanlığın almakta olduğu.

Avrupa ülkelerinde durum nasıldır, bilemiyorum. Amerika'da bayrak yakmak düşünce özgürlüğünün ifadesi imiş ve bir hak olarak Anayasal güvenceye bağlanmış.

Fakat orası Amerika, burası Türkiye.

Bayrağın simgesel değerinin bu denli yüksek olduğu başka bir ülke yoktur herhalde.

Bu yüzden Mersin'deki olay, "Canım, kendini bilmez iki çocuğun işi, çocukla çocuk olup büyütmeyelim" denilip geçiştirilmedi.

Genelkurmay Başkanlığı'nın "Bu, sözde vatandaşların giriştiği haince bir davranıştır. Bayrağı korumak için kanımızın son damlasını akıtmaya hazırız ve yeminliyiz" diye açıklama yapmasından bu yana Türkiye çalkalanıyor.

IMF'nin Türkiye ekonomisini haraca bağlayan, Türk-Kürt ayırt etmeden emekçileri sefalete mahkum eden buyruklarına kuzu kuzu itaat edildi.

İki yıl önce Kuzey Irak'ta Süleymaniye'de başa geçirilen Amerikan çuvalına tepki, sitem düzeyinde kaldı.

Avrupa Birliği'nin aşağılamaları "dostça uyarılar" diye geçiştirildi.

Ne zaman ki Mersin'de Türk bayrağı yere çalındı, millet ayağa kalktı. Ulusal bayramlarda bile görülmeyen bir heyecanla günlerdir bayrağa saygı gösterileri yapılıyor.

Mersin'deki densizliğe, Nevruz yürüyüşü yapan onbinlerce kişiden destek veren olmadı.

DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Türk bayrağı, Kürtlerin de bayrağıdır" dediyse de inandırıcı bulunmadı.

Türk bayrağına saygı gösterilerinin arkası gelmiyor.

Tepkiler, bayrağa saygı yürüyüşleriyle, evlerin balkonlarına, işyerlerine, otomobillerin camlarına bayrak asmakla sınırlı değil.

Kürt partisi olarak bilinen DEHAP'ın binaları taşlanıyor, camları kırılıyor, kapılarına işaretler konup tehdit yüklü yaftalar asılıyor,

1996 yılında HADEP kongresinde Türk bayrağı yere atılıp yerine APO posteri çekildiğinde bile bu denli kitlesel tepki verilmemişti.


İnkârdan sözde vatandaşlığa

Hiç lafı gevelemeye gerek yok.

Mersin'deki densizlik gösterdi ki, ulusal kimlik bakımından kendilerini Türk ve Kürt sayan halk toplulukları arasında giderek derinleşen bir kin ve nefret uçurumu oluşmaktadır.

Türk ordusunun PKK ile savaştığı, ülkenin batısına her gün şehit tabutlarının geldiği günlerde bile görülmeyen, ırkçılık ve intikam fırtınalarının estiği bir kin ve nefret uçurumu.

Bayrağa saygısızlığı ırkçı, şoven milliyetçi propaganda için fırsat sayan, "Böyle giderse kardeş kardeşin kılıcıyla düşer" diye soykırım tehdidi savuran okumuş yazmışlar değil sadece.

Kendi halinde Türkler bile Kürtlere düşmanlık uçurumundan aşağı yuvarlanmaktalar.

Taksi şoföründen manavına, imamından mühendisine kadar, geçim derdinden bunalmış Türkler, Kürtlere ve Kürt kimliğine karşı, giderek artan yoğunlukta, şoven milliyetçilik zehrini solumaktalar.

Kürtler ve Türkler bin yıldır yanyana içiçe yaşadılar.

Osmanlı ülkesi emperyalistlerce paylaşılırken artakalan vatan toprağı Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanı olarak kurtarıldı.

Savaşta ortak kurtarılan vatan barış döneminde ortak vatan olmadıysa da, onca Kürt isyanına ve 30 binden fazla insanın toprağa düştüğü PKK kalkışmasına karşın, Türk ve Kürt emekçileri birbirlerine kötü gözle bakmadılar.

Doğuda PKK ile savaş gerekçesiyle boşaltılan yakılan köylerin Kürtleri, "Kürdistan"a değil İstanbul'a, İzmir'e, Adana'ya, Mersin'e, Antalya'ya göçtüklerinde reddedilmediler, yadırganmadılar, gelmelerinden kaygı duyulmadı.Çünkü, Türk-Kürt kardeşliği, başka topraklarda pek rastlanmayacak türden bir kardeşliktir.
Ortak vatanı yöneten sermayedar-ağa-bürokrat karışımı elit, Türk-Kürt ayırt etmeden emekçileri soyup ezse de;

Ortak vatanı yöneten elit Türklüğü tek kimlik olarak dayatıp Kürtlüğü inkâr etse de;

Kürtçe'nin ana dil olarak kullanılmasını bile yasaklasa da Türk ve Kürt kardeş olarak geldi. Kardeşler arasında küslük olmadı bugüne kadar.

Lakin, Mersin'deki densizlik gösterdi ki, kardeşlik ciddi biçimde örselenmiştir.

Artık, ne dediğinin ne ettiğinin idrakindeki şoven milliyetçi çevrelerde değil sadece, apartman kapıcısının fukara sofrasında, sanayi işçisinin dinlenme saatlerinde, orta halli memurun emeklinin devam ettiği kahvehanelerde bile sohbetler Türk-Kürt ayrımı üzerinedir.

Söylemeye dilim varmasa da, bu ayrımcılık ve düşmanlık giderek şiddetleniyor.

Resmi söylemde düne kadar Ermeniler ve Rumlar için kullanılan "sözde" kelimesi, artık isim verilmeden Kürtler için de kullanılıyor.

Sosyolojinin normal saydığı değişme hızına pek uymasa da "sözde vatandaşlar" söylemine son birkaç yılda gelindiğini söylemek mümkün.

Belki de daha doğru bir ifadeyle, onyıllardır biriken cerahat son birkaç yılda akmaya başladı.

İki kardeşten hangisi daha çok kabahatli, bu yazının konusu değil.

Şimdilik şu noktaların vurgulanmasında yarar var:

Üzerinde yaşanan vatan toprağı, emperyalist işgalden ortak vatan olarak kurtarıldı.

Ne ki, kurtarılan toprak parçası barış döneminde ortak vatan olmadı. Türkiye, Türküyle Kürdüyle yeniden emperyalizme bağımlı hale geldi.

Varlığı ve dili inkâr edilen Kürtlerin kimlik mücadelesi, Amerika ve Avrupa'nın bölgesel hesaplarında çizilen çerçevenin dışına çıkamadı.

Bugün gelinen noktada Amerika Kuzey Irak Kürtlerini kollarken, Avrupa Türkiye Kürtlerini kollama politikası izliyor.

Haklı ya da haksız, Türkiye Kürtlerinin gönlünde baş köşeye Avrupa, Irak Kürtlerinin gönlünde baş köşeye Amerika yerleşiyor.

Kürtlerin batı emperyalizmine yamanma çabalarından duyulan hırçınlık İslamcı çevrelerde Yahudilere, ırkçı milliyetçi çevrelerde Kürtlere düşmanlığı besliyor.

İç savaşla ya da AB sopasıyla tehdit eden Kürt milliyetçiliğinin Kürtlere, soykırımla tehdit eden Türk milliyetçiliğinin Türklere bir hayrı dokunmuyor.

Sonuçta "ay yıldızı esir"* bayrağın gölgesindeki ortak vatan, Türk-Kürt çatışmasına varabilecek bir gerilimin girdabına sürükleniyor.

Bu arada, Gümrük Birliği'ne ek protokolün ve ABD'nin İncirlik üssüyle ilgili istemlerinin üzeri bayrakla örtülüyor.


* Nazım Hikmet, Asker Kaçağı, 1959