AMERİKAN SEÇİM SONUÇLARI ÜZERINE (2)
Yazar Şahan YILMAZ   
Perşembe, 24 Kasım 2016
 
 
SON KİTLESEL DÖNÜŞÜM

2007 emlak kriziyle gelen ekonomik durgunluk, Amerikan toplumunda yine bir dönüşüme imza attı. Partisi içinde çok hızlı yükselen Barack Hussein Obama adında bir senatör, Hillary’ye rağmen Başkan olabildi; normal koşullarda hiç olmayacak birşey.. Bütün adaylar seçim öncesi Wall Street’in güvenini kazanmaya çalışsa da zenci Obama’nın neokonların adayı John McCain ve Wall Street’in adayı Mitt Romney’yi yenmesi Cumhuriyeti Parti’yi giderek beyaz milliyetçi platforma itti.

Emlak krizi sonucu geleceği zarar gören gençlik “Wall Street’i İşgal” (Occupy Wall Street) sloganı altında protestolara başlamıştı ama liberal bir Başkan’ın, hem de bizzat kendilerini heyecanlandırıp sandığa götüren siyahi bir Başkan’ın iktidarda olması Demokrat Parti’de Wall Street’e karşıtı yükselen sesleri kıstı.


Emlak krizi sonucu bugünü zarar gören orta yaş grubu muhafazakar kesim ise başharfleriyle “Çay Partisi” adı verilen “Yeterince Vergilendik Zaten” (Taxed Enough Already) sloganı altında protestolara başladı. Seçmenlerinin tepkileri doğrultusunda birçok Cumhuriyetçi milletvekili (House Republicans) parti içi statükoya mesafe koymak zorunda kaldı. Çay Particiler, yoğun oldukları bölgelerde yerel seçimler ve kongre seçimleri için Cumhuriyetçi adaylar çıkardı. Daha ılımlı ve statükocu mâli muhafazakarlar da (fiscal conservatives) Çay Particilere mesafeli durmak zorunda kaldı. Birinci tercihlerdeki farklılık parti içinde büyüyordu. Taraflardan birinin desteklediği adayı diğeri desteklemiyordu.

Cumhuriyetçi Parti’nin bel kemiğini oluşturan mâli muhafazakarların önceliği sosyal meseleler değil, ekonomidir. Liberal solun aksine, “bırakınız yapsın” anlayışlı klasik liberalizmi savunurlar. Devletin ekonomiye asgari oranda müdahil olmasını, vergilerin düşürülmesini, New Deal gibi sosyal politikaların daraltılmasını isterler. Çay Particiler de aynı prensipten yola çıkar. Fakat bunun yanında hürriyetçi ve sağ popülist söyleme de sahiptirler. Bu yüzden Demokratlar tarafından yobaz diye mimlendiler ve ılımlı Cumhuriyetçi seçmen Wall Street’in adamı Massachusetts Başvalisi Mitt Romney’yi aday göstermeyi daha uygun buldu. Romney’nin önerdiği sağlık sigortası Obama sigortasına en yakin olandı. Böylece insiyatif Obama’ya geçti. Emlak krizi hafızalarda tazeyken Bush’un politikalarına dönülmemesi gerektiğini hem liberallere hem de kararsızlara kolayca anlatabildi. İstihdam yavaş adımlarla artıyordu. Romney’nin 61 milyon oyuna karşı 66 milyon oy alıp yeniden Başkan seçildi.

Obama Başkan olduğu andan itibaren zaten sert olan muhalefet, daha da sertleşti. Kongredeki Cumhuriyetçiler ona iş yaptırmamak ve kendi adını verdigi 2010’da yürürlüğe konan sağlık sigortasını kaldırmak için beyaz dediğine siyah, siyah dediğine beyaz dediler. O da, kongrenin onayını beklemeden tek başına kanun hükmünde kararnameler çıkarıyordu. Ardından Haziran 2015’te Anayasa Mahkemesi eşcins evliliğini onayladı. Bu gelişmeler, kendilerini yıllarca Hillary’ye karşı hazırlayan Cumhuriyetçilerin eline malzeme oldu. Bütün bu malzemeleri toplayıp en iyi kullanan da Donald Trump oldu.

TRUMP FAKTÖRÜ

Daha ilk günden şov başladı ve hiç durmadı: "Meksikalı göçmenlerin bir çoğu tecavüzcü! Meksika sınırına duvar öreceğiz. Kaçak ve suç işleyen göçmenleri sınır dışı edeceğiz. Müslümanları ülkemize almayacağız. Polisin yetkilerini arttıracağız. Sokaklarda kanun ve düzen şart. Ben zenginim. Kendi seçim kampanyamı kendim finanse ediyorum, diğerleri gibi lobicilere ve çıkar gruplarına bağlı değilim. Eskiden onlardan biri bendim, politikacıları satın alırdım. Herkes yapardı bunu. Sistem bu. Sistemin açıklarından yararlanıp emlak krizinden kâr ettim. Ben gençken babam bana 1 milyon dolar verdi, sonra işi büyüttüm ve 8 milyar dolarlık hale getirdim. Bunu şımarıklık olsun diye söylemiyorum. Ülkemiz için gerekli olan kafa yapısı bu olmalıdır. İslam bizden nefret ediyor. IŞİDciler hayvan. IŞİD'i Obama ve Clinton yarattı, kurulmasına vesile oldu. Orta Doğu'yu İran'a bırakıyorlar. Putin'le anlaşmalıyız. Çin döviz oyunları oynuyor, Amerika'yı kazıklıyor. Altyapımız dökülüyor. Fabrikalar kapanıyor, yatırımcı Çin'e Meksika'ya gidiyor. Ekonomi rezalet. Obama yönetimi tam bir rezalet. Sahtekar Hillary tam bir yalancı. Her vatandaşa silah sahibi olma hakkı veren 2. Madde’yi kaldırmak istiyor. Eğer Anayasa Mahkeme’sine yargıç atarsa hiç birşey yapamazsınız. Ama belki 2. Maddeciler için bir alternatif vardır, bilmiyorum…”

PEKİ YA DİĞER ADAYLAR?

Ocak 2010'da, Amerika'nın en büyük ikinci sanayicileri Koch [Koğk] kardeşlere ait Birleşik Vatandaşlar Vakfı (Citizens United), Federal Seçim Komisyonu'na karşı büyük bir hukuk savaşı kazanmıştı; şirketlerin seçim kampanyalarına sınırsız para yardımı yapabilme hakkı Anayasa Mahkemesi'nce kabul edilmişti. Koch kardeşler Cumhuriyetçi aday adaylarına 889 milyon dolar fon açtığını duyurdu. Bunun üzerine tam 13 kişi aday adayı oluverdi! Trump politikacılar hakkında söylediklerinde haklı çıkmıştı.

Sonradan 3 aday adayı çekildi, Trump dışında 10 kişi kaldı. Statükocu Jeff Bush ve Çay Partisinin iki Kübalı adayı Ted Cruz ve Marco Rubio dışındakilerin hepsi önemsizdi.

Florida Başvalisi Jeff Bush, sadece soyadına dayanarak sahne almıştı. Jeff Bush tarafından teşvik edilen Miami lobisi destekli Florida Senatörü Marco Rubio, ılımlı Demokrat ve Hispanik oyları hedeflemişti. Texas Senatörü Ted Cruz ise daha çok Texas evanjellerini temsil ediyordu.

Hepsi de tipik, karizmasız, kalıplaşmış konuşmacılardı. Fakat hiçbiri planlanlarını anlatamadı çünkü Trump hepsine hakaret ediyordu. Cumhuriyetçi Parti Genel Sekreteri Paul Ryan bile Trump'ın partiyi hırpaladığını düşünüyordu. Kimilerine göre Hillary seçilsin diye açıktan bir komplo yürütüyordu.  Öyle olmadığı anketlerden, mitinglerden ve delegelerden belli oluyordu. Eğer parti Trump'ı aday yapmazsa, kendi başına seçime girebilir ve milyonlarca Cumhuriyetçi seçmeni peşinden sürükleyebilirdi. Diğer adayların hiçbiri bunu yapamazdı. Öyle bir durumda Cumhuriyetçiler hem Beyaz Saray’ı hem de meclisi ve senatoyu kaybettikleri gibi, Anayasa Mahkemesi’nde 1 sandalyeyi de Demokratlara kaptırırlardı. Yani şimdiki durumun tam 180 derece tersi olurdu!

TRUMP TAKTİĞİ

Siyasi tecrübesinin olmaması dezavantajdı ama Cumhuriyetçi seçmende oluşan tepkinin partiyi sağ popülizme itmesi onun için daha avantajlıydı. İlgiyi üzerinde tutmak için medyatik olmak durumundaydı. Bu hedefe ulaşmak için de masraf kısmaya yönelik bir seçim stratejisi izledi ve işe yaradı. Masrafı düşürdükçe dominantlığı arttı.

Rakip aday adaylar deyim yerindeyse çeşitli çıkar gruplarına kapı kapı gidip saatlerce para dilenirken, Trump sansasyonel tweetler atıyor ve oturduğu yerden milyonlara ulaşıyordu. Tweet atmak hem anlık hem bedava hem de medyatik. Her açık oturum günü geldiğinde Trump'ın tweetleri gündemi işgal eder olmuş, rakipler de planlarını anlatamaz olmuşlardı. Rakipleri gibi olağan ve robotik konuşmuyordu. Kurduğu cümleler ne kadar kısa ve basit olursa etrafa o kadar çok saldırabiliyordu. Kısa ve basit cümlelerinin içeriği de ne kadar düşerse o kadar ilgi ve tepki çekiyor, hakaretlerle rakiplerinin enerjisini çok ucuza tüketmiş oluyordu. İçerik bakımından tartışmanın değeriyle beraber tartışmacıların değeri de düşüyor ve rakipler birbirilerine karşı Trumplaşıyordu. Örneğin Marco Rubio, Ted Cruz için "o zaten İspanyolca bilmez" deyince Ted Cruz İspanyolca cevap vermek zorunda kalmış, ikisi de birbirini küçük düşürmüştü. Bütün bunlar olurken Trump 20,000 kişilik mitingler düzenliyor, açık oturumlardan birini boykot ediyordu. Normal koşullarda asla akla gelmeyecek işlerdi bunlar, ki Donald Rumsfeld bile bunu dile getirdi. Trump, işadamı kafasıyla kampanyasını yürüttüğü için, herkesin gözü önünde Cumhuriyetçi seçmeni partiden çalıyordu.

SOL DALGA

Demokrat Parti içindeki Occupy'cılar Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren'ı Hillary'ye karşı aday göstermek istediler. New York Senatörü Hillary 2008'de olduğu gibi kendinden çok emindi. Elizabeth Warren dahil hiç bir Demokrat'ın Wall Street'in adamı Hillary karşısında şansı yoktu. Onu yenmeye çalışmaktansa söylemini sola çekme üzerine kurulu bir strateji izlendi. Kendini demokratik sosyalist olarak tanıtan Vermont Senatörü Bernard Sanders dışarıdan aday adaylığına başvurup Occupy'cı kanat tarafından içeriye sokuldu. Hillary ve Sanders dışında kalan üç aday adayının hiçbirinin önemi yoktu.

Noam Chomsky'ye göre Sanders, elbette sosyalist değil, ama samimi bir New Deal'cı. Roosevelt'ten bu yana Amerikan siyaseti çok sağa kaydığı için, 50-60 yıl önce ana-akım kabul edilen bugün "aşırı" sayılıyordu. Chomsky’nin yanısıra, Cornell West, Bill Moyers, Norman Finkelstein, Chris Hedges gibi Amerika’nın en önde gelen aydınları Sanders’ı desteklediler.

Clinton cephesi, Sanders'ın "fazla idealist" gördüğü söylemlerinin tutmayacağını düşündü. Sanders yüksek sesle "16 trilyon dolarlık ekonomimizin 10 trilyonu 6 bankanın elinde. Bu ülkenin ihtiyacı siyasi bir devrimdir ve ülkemizin bir avuç milyardere ait değil, hepimize ait olduğunu haykırmaktır!" diyordu. Söyledikleri beklenmedik yankı uyandırdı. Hillary-Sanders tartışmaları Trump Şov'a dönüşen Cumhuriyetçi açık oturumlardan çok daha içerikli geçti. Tartışmanın içeriği arttıkça Sanders'ın şansı arttı. Hillary de Donald Trump olmadıgı için tartismayı sığlaştırma yoluna gidemezdi.

Sanders, Hillary’nin Wall Street’ten konuşmacı ücreti aldığını ve bu yüzden güvenilir biri olmadığını, Irak’ın işgaline oy verdigini, ama savaşın hata oldugunu kabul etmesine rağmen hâlâ savaş çığırtkanlığı yaptığını, NAFTA’nın çalışan kesime zararlı olduğunu söylüyor ve Obama sigortasına rağmen evrensel sağlık sigortasının gerekliliğini anlatıyordu. “Amerikan halkı Wall Street’i sübvanse etmekle gereğinden fazlasını yaptı, artık sıra Wall Street’in Amerikan halkını sübvanse etmesinde” diyor, ardından küresel ısınma ve ilkim değişikliğine de işaret ediyordu. Üstelik Hillary'ye her konuda saldırmama taktiğiyle Clinton cephesini tereddüte düşürdü. Bir ara Hillary, bariz bir şekilde ağız değiştirip Sanders gibi konuşmaya başladı!

Hillary Cumhuriyetçi aday adayları gibi çıkar gruplarıyla müzakere ederken Sanders, ortalama 26 doları bulan bağışlarla bir ara daha fazla para toplamıştı. Sanders, Iowa [Ayova] gibi önemli bir tarım merkezinde beraberliği yakalarken, Michigan gibi ağır sanayi bölgesinde kazanıyordu. Önseçimlerde 13 milyon oyla 22 eyaleti aldı. Hillary, cepte hazır güneyli zenci oylara rağmen fark atamıyordu.

(devamı son bölümde)
Son Güncelleme ( Pazar, 22 Ocak 2017 )