Biz buna layık mıyız?
Yazar Yavuz ALOGAN-Aydınlık   
Pazar, 21 Ağustos 2016
 
Tarihi günler yaşanırken teorik ahkâm kesmek yakışık almaz. Aslında mümkün de değildir. Zira “tarihi günler” dediğimiz zaman, tanımı gereği, bütün ezberlerin bozulduğu, bazı gerçeklerin ancak akış halinde ve kısa süreliğine belirdiği, anlık çekilen fotoğrafın ayrıntılarından sonuç çıkarmaya pek elverişli olmayan, arkası belirsiz bir dönemi kastetmiş oluyoruz.
Bu yüzden imgelere ve simgelere sığınmak gerekir. Simge işi kolay; Haziran Ayaklanması sırasında milyonlarca yurttaşın elindeki genç Mustafa Kemal resimli bayrak hazır. Fakat iş imgelere gelince çeşitlilik oluyor.
Mesela hükümet öldüğünü fark etmeden çılgınca koşmaya devam eden tuhaf bir yaratığı andırıyor. Sadece tek yüzü (siyasi İslam) olan bir “mobius şeridi” üzerinde FETÖ’cü kovalayan hükümet sürekli kendisiyle karşılaşıp kaçmaya çalışarak dönüp duruyor. Kuyruğundan başlayarak kendisini yutmaya başlayan bir boğa yılanını; uçurumdan aşağı düşerken tutunabileceği tek dalı (TSK) meleklere güvenerek kesmeye çalışan birini andırıyor.


VAZGEÇİLMEZ PROGRAM
Saray’ın bu darbe girişimini bir karşı-darbeye dönüştüreceğini, tarihin şaşmaz diyalektiğini izleyerek Cumhuriyet’le hesaplaşmasını tamamlamaya, yeni bir anayasayla rejimi değiştirmeye çalışacağını daha önce burada yazdım. Saray’ın vazgeçilmez programı budur. Bu programı uygularken Atlantik’e ya da Rus oligarklarına ya da her ikisine birden yanaşmasının kendi açısından hiçbir farkı yok. Tarihi sonuçlarını hesap etmeksizin ve bizim olaya yüklediğimiz tarihi ve jeopolitik derin anlamlardan tamamen bağımsız olarak, bu ilişkileri kendince günübirlik taktik manevralar olarak görüyor. Rejimi değiştirip istikrarı sağladıktan sonra dış politikayı o anki konjonktüre göre dilediği gibi yeniden düzenleyebileceğini sanıyor.
Hükümet boşlukta dönüyor... Bir hâkim sınıf zeminine dayanmadığı gibi, kendi gücünü oluşturan zenginler sınıfının ve devlet bürokrasisinin önemli bir bölümünü cemaat kavgasıyla kaybetmiş durumda; orduya ve polise hâkim değil, dolayısıyla diktatörlük kurmak için gerekli baskı aygıtlarına sahip değil. Bu anlamda ölmüş, fakat yaptığı tahribat muazzam.
“Devleti sıfırdan kuracağız” diyen bir cehalet abidesi ne yazık ki KHK’lerle panik halinde her şeyi kırıp döküyor, “fırsattır” diyerek Devlet Tiyatroları’nı ve Tarih Kurumunu satılığa çıkarıyor. Her şeyi yapabileceğini sanan tuhaf bir oluşumla karşı karşıyayız. Ne isterse yapabilir. SADAT’ın başındaki esrarengiz generali fahri genelkurmay başkanı yapmış olabilir mesela, haberiniz olmaz. Dışarıdan paralı savaş uçağı pilotu getirse, Kara Kuvvetlerini özelleştirse, Anıtkabir’i AVM olarak yeniden düzenlese kim ne diyebilir?

DEVLETİ KUSTURMAK
Bazı İslamcı yorumcular televizyon ekranlarından tehlikede olduklarını, FETÖ üzerinden bütün cemaatlerin ve tarikatların vurulabileceğini söylemeye başladılar. Çok yerinde bir kaygı, çünkü bu işin sonu yok. FETÖ cemaati kötü de, menzil, nur ya da bilmem ne cemaati çok mu iyi; onlar sızmıyorlar mı, ihale kapıp zenginleşmiyorlar mı, “bizim de generallerimiz olsun” demiyorlar mı? Bunların hepsini yerleştirmişler, devlete yedirmişler, şimdi sadece birini kusturup diğer “hayır hasenat grupları”nı yerinde tutmak istiyorlar. Mümkün mü? Ülkenin tarihini inkâr ettiler, bütün ulusal kurumları yozlaştırdılar. “Ulus devlet”le gerçekten de çok iyi hesaplaştılar; din kisvesi altında parayla ve sopayla her şeyi çürüttüler.
Devrim Kanunları uygulansın, AKP kapatılıp yeşil sermaye kamulaştırılsın, hemen cumhuriyetçi cephe kurulsun diye atıp tutmak istemem. Kesin çözümün ne olduğunu bilmiyorum, fakat böyle devam ederse ne olacağı belli: çeteleşmiş, mafyalaşmış, cemaatleşmiş, hayatın her alanında kör şiddete maruz, kültürsüz bir “kurtlar vadisi” toplumuna, şirketleşmiş bir devlete dönüşeceğiz. Padişah’ın her hareketinde bir keramet arayanlar ise sonunda hem onun hışmına, hem de hayal kırıklığına uğrayacaklar.
II. Dünya Savaşı’ndan önce Winston Churchill, Nazi Partisi’nin Almanya’da kazandığı seçim başarısı için şöyle demiştir: “Her millet layık olduğu şekilde yönetilir.” Şu tarihi günlerde, sağcı, solcu, burjuva, esnaf, işçi, köylü, memur, asker, öğrenci, sosyal demokrat, dindar, ateist, ülkücü, sosyalist, anarşist, hatta bolşevik-leninist, bütün yurttaşların sabah aynaya baktıklarında sormaları gereken soru şudur: “Biz böyle miydik, biz buna layık mıyız?”