NASIL YAPMALI?
Yazar Yavuz ALOGAN-Aydınlık   
Pazar, 07 Ağustos 2016

 

Siyasi iktidarın devletin tamamını ele geçirerek kurumları kendi ideolojisine göre yeniden biçimlendirmesi, halk kitleleri üzerinde ideolojik hegemonya kurması; başka deyişle, seçimle iktidara gelen siyasi partinin devleti ve toplumu kendi suretinde yeniden örgütlemeye kalkışması halinde, muhalefetin bütünsel, kitlesel ve eylemsel olması gerekir.
Böyle bir durumda yarım muhalefet (yani, “iktidar aslında kötü ama şunu da iyi yapıyor” gibi) ya da vatanın selameti için yapıcı muhalefet (“iktidarın hatalarını düzeltmeli ona yol göstermeliyiz” gibi) yapmak, iktidarın azami programına (rejimi değiştirmek, tam bir hegemonya kurmak) katkıda bulunmaktan başka hiçbir anlam ifade etmez. Faşizme karşıysanız; Hitler’in otobanlarını, işçileri tekne turuna çıkarmasını, halk için ucuz otomobil üretmesini, Ruhr Havzası’nı Alman ekonomisine kazandırmasını ya da Cermenleri birleştirmesini övemezsiniz.

TALEPLER

Bu bağlamda güçler dengesinin rolü elbette inkâr edilemez. Muhalefetin, bütünsel, kitlesel ve eylemsel olabilmesi için öncelikle güçlenmesi gerekir. Muhalefetin güçlenmesi ancak halk kitlelerinin benimseyebileceği belirli talepler etrafında örgütlenmekle mümkündür. Bütün büyük devrimlerde, “özgürlük eşitlik kardeşlik” ya da “ekmek ve barış” gibi basit sloganların halk kitlelerini birleştirmesi rastlantı değildir.
Darbe girişimi ve ardından ortalığa saçılan gerçekler, Cumhuriyetin ilanından bu yana toplumu bir arada tutan temelin laiklik olduğunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gözler önüne serdi. Bu temeli kaldırdığınız için etnik ve mezhepsel grupların kendi kural ve yasalarına göre toplumsal hayatı parçaladıkları bir kaos elde etmiş ve gericiliğin her türlüsünü serbest bırakmış oldunuz. İmam Hatip okullarını kapatamazsanız, Harp Akademisi’ni kapatırlar; tarikatları ve cemaatleri “sivil toplum örgütü” ya da “kültür grupları” olarak görürseniz, General’in imam-çavuştan emir almasını da normal karşılarsınız.
Demek ki laiklik, AKP’nin ulus-devlet karşıtı ümmetçi ideolojisine muhalif olan herkesi, sağcıları solcuları, bütün hareketleri birleştirecek ortak noktadır. Laikliğin temeli de 1924 tarihinde çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur. Bizim aydınlanmamızın temeli bunlardır.

CUİ BONO?

“Demokrasi nöbetçiliği” atfettiğimiz kitlelere nutuk atacak, insanların toplandıkları yerlerde bayrak sallayıp bağıracak yerde, “laiklik ve öğretimin birliği” talebinde bulunmak ve bunu sistematik biçimde, ısrarla yapmak daha faydalıdır. Gündemin peşinden sürüklenmenin, herkesin bildiklerini herkese anlatmanın, bilinen temalar üzerine çeşitlemeler yapmanın hiçbir faydası yoktur.
Olağanüstü Din Şurası’nda RTE şöyle dedi: “Hayır hasenat için olan her grubu desteklediğimiz gibi, bu grubu da destekledik; dışlanmış kesimleri merkeze taşıdık.” Modern devlette, iktidar eliyle “hayır hasenat grubu” desteklenmez. “Dışlanmış kesimler”i merkezden ve siyasetten uzaklaştırıp toplumun içindeki doğal yerlerine iade etmedikçe bütün bu anormalliklerin sonu gelmez. Merkezi yeniden inşa etmek için “laiklik” talebiyle örgütlenmek gerekir. Cumhuriyet ve onun bütün kazanımları gericilerin kanlı deneme tahtasına dönüştü. Zat-ı şâhane’nin özeleştirisini kabul edemeyiz. Dökülen kanın baş sorumlusudur, istifa etsin!
Darbe girişiminden sonra bütün dünya, “cui bono?” (bu olaydan kim kârlı çıktı) diye sorarken, silahlı kuvvetlerimizi emperyalizme feda ederek var olmayan demokrasimizi kurtardığımız için daha ne kadar sevineceğiz? 2012 yılında, “Biz burada 150 yıllık köhne bir zihniyetle mücadele ediyoruz” denilmişti. Şimdi biz bu mücadelenin neresindeyiz?