HÜKÜMET NE YAPIYOR?
Yazar Yavuz ALOGAN   
Cumartesi, 30 Temmuz 2016
 
AK Parti Genel Merkezi’ne Atatürk posteri ve Türk bayrağı asıldı

    AKP Genel Merkezi’nin ön cephesini kaplayan Mustafa Kemal resmini görünce, ne yalan söyleyeyim, çok gururlandım (bisiklet güzergâhımda olduğu için o binanın önünden sık geçerim). O resmi oraya astıran “tarihi mecburiyet”i düşündüm; “Atatürk Devrimi’ne teslim oldular” sözünü hatırladım.
Öteki “ayyaş”ın eseri olan Lozan Barış Antlaşması’nın 93. yıldönümü nedeniyle Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın verdikleri demeçleri okudum. RTE’nin, “Ne ördün, hiçbir şey örmüş falan değilsin” sözleriyle andığı 10. Yıl Marşı’nın Saray’ın önünde toplanan yurttaşlar tarafından koro halinde okunması ve  üzerlerine biber gazı sıkılmaması da bana gayet manidar geldi.
   
Ayrıca AKP’nin yeni anayasa ve başkanlık rejiminden hafifçe çark etmesi; FETÖ örgütüne karşı canhıraş bir mücadele yürütmesi; Rusya’dan dönen Mehmet Şimşek’in hemen CNN’e çıkıp Rusya’yla “yeni bir sayfa açılacak, fakat bununla yetinemeyiz” demesi; Başbakan’ın OHAL’in halka değil Devlet’e yönelik olduğunu ilan etmesi; şehir içinde bedava ulaşım, meydanlarda sandviç ve meşrubat servisi… Bütün bunlar  gayet olumludur.
“Toplumsal Sözleşme”
    Ancak, devrim olmuş/olacakmış gibi sevinmemizi gerektiren bir durum yok. On dört yıldır yönettiği devlete OHAL ilan eden hükümetin devletin içine yuvalanmış Amerikancı çeteyi AKP’li kadroların  arasından ayıklaması; ardından aynı ayıklamayı “sivil toplum”un, sendikaların, üniversitelerin, hatta TBMM’deki  siyasi partilerin içinde, sadece kendi gücüne dayanarak yapabilmesi neredeyse imkânsızdır.      AKP’nin cemaatleri ve tarikatları güçlendirerek, bütün laik güçleri   kamusal alandan sürerek böldüğü toplumu   laiklik ve ulus-devlet temelinde yeniden birleştirmek için Hükümet’in yeni  bir “toplumsal sözleşme”yle halkın karşısına çıkması  gerekir.  Binaya Mustafa Kemal resmi asmak yetmez.
İç savaş potansiyeli
    Saldırı altında ve akış halinde olan bölünmüş kitlelerin kendiliğinden emperyalizme karşı birleşip yurt savunmasında konumlandığı, yaşananlardan ders çıkararak yurttaşlık bilinci edindiği görülmemiştir.  Kriz zamanlarında tam tersi olur. Eğer birleştirici, güvenilir bir önderlik yoksa, toplumsal gruplar  kriz öncesinden gelen kendi konumlarını ve tutumlarını güçlendirerek karşı karşıya gelirler.
  Hükümetin kendisini savunmak için  yaptığı ajitasyon hedefsizdir ve çok tehlikelidir; asker kışlalarının kapısına belediye araçlarını yığıp oralarda nöbet tutmak, “Hainler Mezarlığı” açmak, meydanlarda kendi adamlarına heyecanlı ve dini içerikli nutuklar attırmak, iç savaş potansiyelini yükseltir.  CHP mitinginde iki bakanla boy göstermek, siyasi parti liderlerini Saray’da ağırlamak yetmez.
TSK’nin durumu
    Amerikancı darbe tehlikesini savuşturmak  için  silahlı bir güce dayanmak gerekir. Toplumda tarikat ve cemaatlerin  serbest kalmasının TSK’yi  ne hale getirdiğini herkes gördü. Hükümetin bu konuda yapabileceği tek şey, Balyoz ve Ergenekon davalarının bu kuruma verdiği zararı telafi etmek ve tasfiyeye uğrayan kadroları göreve çağırmaktır. Bunu kısmen yapıyorlar, çünkü TSK içinde Kemalistlerden başka güvenecekleri unsur kalmadı. TSK kendi geleneklerine göre, kendi   yargı sistemini kullanarak yeniden yapılanabilir.
Ama öte yanda, darbe olmasın diye (!) ordunun komuta yapısını bozmak, askeri okulları kapatmak,  kuvvet komutanlıklarını müsteşarlığa dönüştürmek, bugünün savaşan dünyasında tam bir aymazlıktır.  1974’te Albaylar Cuntası dağıldığında kurulan Karamanlis Hükümeti’nin ilk işi Silahlı Kuvvetler’i Savunma Bakanlığı’na bağlamak, orduyu neredeyse sivilleştirmek olmuştu. Fakat burası Yunanistan değil. “Demokrasi” aşığı bazı şahsiyetler,  sürekli biçimde “TBMM orduları” kavramını kullanırlarken, o TBMM’nin altı generalin önderliğinde açıldığını, korunduğunu ve ayakta tutulduğunu unutmasınlar. Orduyu hükümete bağlı bir  polis gücüne dönüştürmek, AKP’nin  FETÖ çetesiyle işlediği ihanet suçunu iki kat ağırlaştırır. Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır