Siyasette 'kitle manyağı' olmak
Yazar Osman Çutsay haber.sol.org.tr   
Salı, 12 Temmuz 2016


 

Başka bir şey bu, başka bir eksikliğin ürünü. İlginin yokluğundan, bilinçsizlikten, entelektüel kapasite eksikliğinden doğup kitlesizlik sendromuyla habisleşen, bu nedenle önü alınamayan bir korkunç hastalık. Turgut Özal’ın faşist darbeden sonra masasına oturtup yemlediği solcuların dokusu tutmuştur. Çeşitli kimlikler altında aralıksız çoğalıyor işte.

Nasıl mı?

Solu vurmak için ve solculuk kisvesiyle sahnededirler: Servet önerileri falan değil, kitle bunları yerle yeksan ediyor, esir alıyor. Yalnızlıktan bunalmış bir biçimde, entelektüel kapasiteleri bir ara nedense bulaştıkları sosyalist mücadeleye yetmediği için, önlerine açılan kapıları reddedemiyorlar. Kendilerine para değil, “kitle” sunuluyor. Yeni ortaçağımızdaki en tehlikeli silah, sola karşı. Dedik ya, bunu mutlaka para nedeniyle yapmıyorlar. Özellikle genç ömürlerine yayılan yalnızlık senfonisinden bir anda sıkıldıkları için, sosyalizm dışındaki tüm kapılara hücum ediyorlar. Kitle ve onay görmek istiyorlar. Hangi kitlenin neye ve neden onay verdiği değil artık onlar için önemli olan, sadece beğeni ve onay peşindedirler. İtiraf edemedikleri, muhtemelen farkında bile olmadıkları bir açlık bu. Ölümcül bir vitamin eksikliği, “K vitamini” eksikliği...  “K”itlesizlik, mücadele edenleri zaman içinde “K”omünizme karşı, üstelik solculuk, komünistlik adına atağa geçmeye çağırıyor. Böyle bir “K vitamini eksikliği” işte...

Arkalarında geniş yığınları, kitlesel desteği gördüklerine inandıkları anda, hayatlarının bir döneminde savundukları her şeyi “geçersiz” sayabiliyorlar.

Bizden ve dökülenlerimizden söz ediyoruz. Hiç bitmeyecek bir konudan.

“Paraya değil, kitleye teslim oluyorlar,  o nedenle ülkemizdeki sosyalist mücadelenin tarihsel birikimini kazımakta kararlılar” dedik madem, ekleyelim: Bu, çok başka bir şey.

Sola ve sosyalizm düşüncesine, daha doğrusu sosyalizmin bu ülke emekçilerinin ve aydınlarının gerçekleştirebileceği bir aşkınlık olduğu düşüncesine karşı saldırılarında, o kitlesel onaya ihtiyaç yatıyor. Düşkünlükleri, geçmişlerindeki kitlesizlikten kaynaklanıyor. Anlaşılamayacak bir ihtiyaç olduğunu kim söyleyebilir? Haziran İsyanı dışarıda tutulursa, 36 yıllık bir boşluk bu, etkisiz kalamaz ki...

Peki, nelerden veya kimlerden mi söz ediyoruz?

Siyaset arenasındayız, tek tek kişilerle ilgili değiliz. Onların temsil ettikleri siyasal kimliklerle ilgiliyiz. Bunu tekrar hatırlatarak ve abarttığımızın da altını çizerek örnek verelim: Tansu Çiller ve onun bugüne yansıyan iki gölgesinden, Meral Akşener ile Figen Yüksekdağ’dan hareketle yapalım bunu. Bakıldığı zaman, bunların birer siyasal çürümüşlük örneği veya birer siyaset karikatürü olduğu söylenebilir. Kuşkusuz fazla ciddiye alınmamaları gerektiği de ileri sürülebilir. Tamam, ciddiye almayalım, ama şunun altını çizmiş olalım: Bunlar, herkesten çok, bir siyasal kimlik olarak “hızla ıskartaya çıkarılmış” Tansu Çiller’in yakın akrabasıdırlar.  

Trajedi şurada: Tansu Çiller, siyasal bir proje ve portre olarak tam bir karikatürdü. Merkezden destek alarak oyuna girmişti. Ama sermaye rejimi bile fazla tahammül gösteremedi, hızla tasfiye etti. Şimdi sahne alanlar, onun, yani bir karikatürün iki parçalı karikatürü halinde “icra-i sanat eyliyorlar”...

İki çağdaş kadın politikacı, bir arada, en fazla geçmişin bir karikatürü edebiliyor yani.

İki “kadın lider”: Tansu gibi merkezden destek almayan, hatta köstek yiyen, MHP’nin muhalif lideri Meral Akşener ve HDP’nin eşbaşkanı Figen Yüksekdağ. Acı olan, Türkçülüğü ortada Akşener’in Tansu Çiller’le siyasal akrabalığı değildir. O, zaten çok açık. Acı olan, sol adına Figen Yüksekdağ’ın bu arenada çok daha düşük bir kalibreyle sosyalizmi ıskartaya çıkarma hırsıdır. Örnek mi? Yüreği kaldıran, aşağıdaki adresten Figen Yüksekdağ’ın siyasi ferasetine bir baksın. Erdoğan’ı “Mavi Marmara'da İsrail'e karşı kahramanca yola çıkanların ölümünü siyaset malzemesi yaptı” diye “eleştiren” Yüksekdağ’a. Önünde bulunduğu parti, üç yıl önceki büyük Haziran İsyanı’nda hemen ırkçılar tespit etmiş, resmen Erdoğan rejimine çalışmıştı. Türkiye’nin en yoksul halkının sırtından, kendisinde Türkiye soluna da solculuk dersi verme yetkisi görecek kadar “kitle manyağı” yapılmış “tam bir antikomünist siyasetçiden” söz ediyoruz. Kendisini nerede saydığının hiçbir önemi yoktur ve ille bir “komüniste” benzetmek gerekirse yetenekleri epey kırpılmış bir George Orwell’a benzetilebilir. Etkisiz mi? Dünya komünist hareketi içinde hangi antikomünist politikacı etkisiz kalabilmiş ki? Bunlar yıkmadı mı reel sosyalizmi ve Batı Avrupa’nın iktidar adayı komünist partilerini sıfırlamayı bunlar başarmadı mı? Klasik sağın değil, solun içine sızmış bir dönemin “yüksek dağ”larının başarısından söz ediyoruz.

Dedik ya, adres aşağıda, isteyen bakar.(*)

Derdimiz bir siyasal karikatür olarak Tansu Hanım ve onun güncel karikatürleri değil. Başka bir şey: Bu “tasfiyecileri” soldan saymamak  ve sol içinde etkisizleştirmek çok önemli bir görevdir. Sosyalizm düşmanıdırlar. Bizden hoşlanmamakta da çok haklıdırlar. Not edip geçelim.

Ancak, daha açığını söyleyerek tamamlayalım: Türk siyaseti o kadar çürümüştür ki, Akşener ile Yüksekdağ bile, iki parça halinde birleşerek geçmişin bir “kazip şöhreti” edemiyorlar. Yani, aslına bakarsanız, ikisinin toplamı Tansu Çiller gibi bir siyasal figür bile olamıyor. Tamamlayamıyorlar. Bu, etkisiz oldukları anlamına gelmez.

Tersine: Örneğin, solun içinden gelmiş, ama Türkiye devrim tarihinden bihaber, Türkiye devrim tarihine, aydınlanma ve ilericilik mücadelemize, özellikle de Türkiye’nin sosyalizmle feraha çıkabileceğini iddia edenlere düşman bir kimlikle karşı karşıyayız. Akşener’in bu tarakta zaten bezi hiç yok, tamam, ama Figen Hanım’ı ne yapacağız?

Böyle bir acımasızlığın sonunun nerelere varacağını düşünebiliyor mu? Düşünebilse, Altan Tan’ın yoldaşı olarak oralara kadar çıkmasına izin verilir mi?

Sabiha Sertel’ler, Suat Derviş’ler, özellikle de Behice Boran’lar mezarlarında dönüp duruyorlardır şimdi.

Tıpkı ve herhalde, İlhan Selçuk’un gazetesi Cumhuriyet’in bugünkü halini gördükçe döndüğü gibi.

Yıkımımız ortada. Bu kadın politikacılarla ve bu gazetelerle enkazın tam ortasındayız. Başka bir yerdeyiz.

Yoksa yanılıyor muyuz?

Akşener kendi bölgesinde kalsın, dokularımız uyuşmaz, ama biz soralım: Yüksekdağ, Türkiye solunun tarihsel kazanımlarından, mücadelesinden kendisini ne kadar sorumlu sayıyor? Behice Boran ve onun sosyalist Türkiye kavgasından haberdar mı ya da onun bir parçası kabul etmemiz gereken Mahir Çayan’ın ve Deniz Gezmiş’in, Türkiye’de sol bir cumhuriyet kurma, Türkiye’yi sosyalistleştirme kavgalarından ne anlıyor? Anlıyor mu? Bizi anlıyor mu? Bu toprakları, içerdiği büyük kavgayı, aydınlanma mücadelemizi, bir varlık-yokluk savaşından geçtiğimizi ve hepimizi Yugoslavya-Irak-Suriye arası bir kaderin beklediğini, bu kaderi sadece Kürt halkını da özgürleştirecek bir Türkiye sosyalizminin engelleyebileceğini hiç düşünmüş müdür?

Yoksa 200 yıllık ilericilik kavgasını görmezlikten gelince ve yok sayınca mı “kitleyle” buluşabiliyor?

İzlediği yolu doğru bulmayan komünist hareketin kapısını hiç çalmış mıdır? Sadece onun değil, elbette “Sosyalizm bu ülkede mümkündür!” diyen başkalarının da... Neden bazı kapıları çalmıştır? Neden bazı kapıların yanından bile geçmemiştir? Yoksa, Altan Tan’dan Yıldırım Türker’e kadar tüm yaşamları sosyalizme küfür ve ilericiliğimize düşmanlıkla geçmiş birilerinin aklına ve eline tutuşturduğu bildirileri okumakla politikacı olduğunu, güçlü olduğunu, arkasında Türkiye solunun çoktan unuttuğu bir kitle desteği bulunduğunu düşünerek bizlere “Hadi siz yolunuza, biz yolumuza!” mı demektedir.

Bir veda havasında mıdır?

Biz bir veda havasında mıyız?

Türkiye bitiyor, bu Türkiye’nin tarihsel solunu inkâr ederek bir yere geldiğini düşünen “kitleli politikacılar” olan bitenin farkında mı?

Türkiye solculuğu, Türkiye ve sosyalizm düşüncesini bu topraklarda birleştiren, ülkemizin ve halklarımızın bir Yugoslavya, Irak, Suriye, Libya, Ukrayna kaderi yaşamaması için çaba harcayan aydınlanmacı müfrezelerimiz, böyle siyasal karikatürleri kendisine hasım ilan etmek zorundadır. Bu karikatürlerin arkasında solculuk adına destek sırasına girmiş yarı tasfiyecilere acıyarak bakma hakkımız bakidir.

Neden mi?

Çünkü yolun sonundayız. Yoldaş yazarımız Durmuş Tiryaki’nin yeni bir çalışmasında belirttiği gibi: “Cumhuriyeti sosyalist cumhuriyetle taçlandırmadan ayakta tutmanın imkanı kalmamıştır. Sosyalist cumhuriyete giden yol, Türkiye'nin birliğini savunmaktan geçmektedir. Türkiye emekçi halkının önünde iç içe geçmiş ulusal ve toplumsal kurtuluşu sosyalist iktidarla muzaffer kılmak görevi durmaktadır.” Böyle bir ortamda Tansu Çiller’i bile aratacak piyonların sahneye sürülmemesi, tersinden mekanizmalarla, yani “merkezden aleyhine çalışarak” türetilmiş bir kimlikle emekçilerin gündemine sokulmaması mümkün değildir. Denemek zorundalar. Biri olmazsa diğeri olacaktır.

Maalesef...

Sormak zorundayız: Sadece siyasal yaşamımızı değil, tüm tarihsel kimliğimizi, 200 yıllık ilericilik mücadelemizi düşman sayan, o benzersiz çabaları tüm izleriyle bu coğrafyadan silmekte kararlı “kullanışlılar” ile Türkiye’nin sosyalistleri arasında bir dostluk bağı kalmış mıdır? Tamam, siyaset sonuçta bir güçler dengesi oyunudur. Ama, buna rağmen, Tansu’nun karikatürleriyle devrimcilik oynayabileceğini düşünenlerden başka kimse bu tür tasfiye operasyonlarında kendisine bir yer aramamalıdır.

Türkçüler ile Türkiye ve sosyalizm düşmanı “solcuların” hep birlikte, el ele, İslamcılık rüzgarını arkalarına alarak, resmen ipimizi çektiğine tanık oluyoruz.

Nereden nereye... Oysa, bu hafta, son kitabı “Allzeit bereit”, Yazılama Yayınevi tarafından “Her Zaman Tetikte” başlığı altında kısa süre önce yayımlanan Jörg Kronauer’in, bu ayki bir yazısında dikkat çektiği o ilginç paralellikten, “Erdoğan Ankara’sının azınlıklar meselesinde nasıl Bonn-Berlin politikalarını model aldığından” falan söz edecektik. Olmadı. Ama yaparız.

Büyük çöküşümüzün böyle yan ürünleri de oluyor. Bilgidir; bulunsun.  

______________________________

(*)  https://twitter.com/140journos/status/748759298126196741