Ankara sokaklarında yetim kalan anılar demeti
Yazar Eren Aysan-aykiriakademi.com   
Cuma, 22 Nisan 2016

 

 

Ankara sokaklarında yetim kalan anılar demeti artık. Tavukçu’da babam, Ahmet Say, Muzaffer Buyrukçu, Vüs’at O. Bener, Tahsin Saraç, Aziz Nesin’in yanında el sallayan çocukluğum. Meyhane pilavının şöhretine kapılıp rakıya başladığım on sekiz yaşım. Ustalar arasında güneşli gezintileri özlediğim geçmişim. Yıldızların yerine sokak lambalarına baktığım Pazar günleri. Masalarda çıkan kavgalardan çok kahkahaları hatırladığım kasvetli günler. Seksen sonrası… Ölümüne dostluğun ne demek olduğunu hiç unutmadığımız büyük zamanlar...

Sepya yüzler kaldı Ankara’da artık, giden hep giden...

 

Yazan: Eren Aysan

Ankara yalnızca “kan kokulu” bir şehir artık. Şimdilerde ne “cumhuriyet”in başkenti, ne de karanfil sokaktaki ıhlamur ağaçlarının yalınayak esintisi. Aklımda binlerce anıyla yaşamaya çalıştığım acı okulum benim. 

Ankara karaya oturan gemi artık. Sonbaharda yollardan atkestaneleri topladığım… Yarama tuz bastığım tenha. Kalabalıkta sıkıldığım, bunaldığım mesele. Hacettepe Hastanesi’nde doğduğum, ağzımda deli kuşlar büyüdüğüm, bir kış günü aşık olduğum, önce yirmi dört cenazeyle babamı gömdüğüm, daha sonra annemi toprağa verdiğim… Her gün yaramı kanattığım uzun yol.


Ankara anlayamadığım bir devlet artık. Başını kuma gömsen bile kaçamadığın. Arkadaşlarımın öldürülen babaları için her yıl düzenlenen mezarlık anmalarında gözlerimden süzülen yaş. Hangi birini sayayım da yanayım? İlhan Erdost’u mu? Uğur Mumcu’yu mu? Ahmet Taner Kışlalı’yı mı? Sakin ve onurlu konuşmalarla geçen bir ömür. Gaz bombaları arasında savunulmaya çalışılan haklar. İnsan Hakları Anıtı önünde savunulan değerler…

Ankara gençliğimin bittiği kara parçası artık. F Tipi cezaevine karşı ölüm oruçları. Bir zamanlar yan yana, kana kana dolaştığım arkadaşımın… Genç yaşta kendi elleriyle yaşamını bitiren bir şairin, Zafer Ekin Karabay’ın 95 /96 öğrenci hareketine adadığı dizeleri:

 

“kentin baskısı kaldı bize


ve ışıkları trafiğin ya da kazası



oysa biz hep bir düş kazasında


yitirdik arkadaşlarımızı



karşıdan karşıya geçerken

eli bırakılan çocuklardık



o insan kalabalığındaki


son gülümsemesiydi annemizin



 

sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!”

 

Ankara sokaklarında yetim kalan anılar demeti artık. Tavukçu’da babam, Ahmet Say, Muzaffer Buyrukçu, Vüs’at O. Bener, Tahsin Saraç, Aziz Nesin’in yanında el sallayan çocukluğum. Meyhane pilavının şöhretine kapılıp rakıya başladığım on sekiz yaşım. Ustalar arasında güneşli gezintileri özlediğim geçmişim. Yıldızların yerine sokak lambalarına baktığım Pazar günleri. Masalarda çıkan kavgalardan çok kahkahaları hatırladığım kasvetli günler. Seksen sonrası… Ölümüne dostluğun ne demek olduğunu hiç unutmadığımız büyük zamanlar.

Babamın İnkılap Sokak’taki muayenehanesi bile yerinde durmuyor artık. Kentsel dönüşümün sakıncalı kurbanlarıyız her birimiz. Peki muayenehanenin yanındaki Cumhuriyet gazetesi? Akşam saatlerinde gazeteden çıkan dostlarının mekanına dönüşürdü muayenehane. Kimler, kimler? Uğur Mumcu, Işık Kansu, Hasan Uysal ilk aklıma gelenler.  Sonra yağmurlu bir kış gününde gömdük Uğur Amca’yı… 

Herkes gitti, Ankara’da Express Birahane’sinde dağıldı masalar artık. Zaten birahane de el değiştirdi. Böylece duvarda asılı kelebeklere bakan altı yaşım geride kaldı, kırmızı kadife elbisem çoktan yırtıldı. O büyük ruhla, Osip Mandelştam, Sergey Yesenin, Mayakovski’nin izinde Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş, Adnan Azar, Adnan Satıcı’lı günlerin minesi soldu. Oysa ben, hiç unutmam, unutamam. Büyük Ekspress’te mermer masalardan yıldızlara bakarken bir anda Ramazioni görünürdü… Babamın, “sana İtalya’da birahane açacağım” diye kandırdığı Ramazan… “Takma adı Ramazan”, bembeyaz ütülü gömleğiyle gevrek gevrek gülerdi. Yan birahaneden at yarışı oynayanların gürültüsü yükselirdi. Bir çıksaydı! Öyle büyük hayallere yer yoktu mütevazı gönülde… Yannis Ritsos’la Atina sokaklarında dolaşılacak, Kazancakis’in El Greko’suna ağlanacak, Attila Josef’in mezarına gül bırakılacak!

 

Siz, soğuk biranızı yudumlarken Büyük Ekspress’in önünde ip atlardım… Ya da peçetelerin üstüne resim çiziktirirdim… Oysa “Büyük Ekspres Kuşağı”nı en güzel sen yazdın Ahmet Abi ( Erhan)

 

“Büyük Ekspres Kuşağı’na

 

Sula Beni Ramazioni- takma adı Ramazan

Donat şu sofrayı bakalım cebim ne diyecek

Bir kadın bakar sanki atlasların bütün kıyılarından

Oysa içimi çeksem duyup da ağlayacak

 

Sen benim kuşağıma yataklık etmedin mi – yalan mı

Yatalak bir hüzünle biralara kulaç atarak

Akif’e sormalı bu kaçıncı cürme girer

Yatılı okumadan yatakları hep buruşuk bırakmak

 

Ramazioni! Bayındır Sokaktaki o akasyaya bir çentik de benim için at!”    

 

Sepya yüzler kaldı Ankara’da artık, giden hep giden. Hastanede hep gördüğüm, nefret ettiğim mavi duvarların üstümüze saldığı kasvet. İşte Bilge Karasu’yu böyle bir zamanda annemle ziyarete gidişim. Onun ince uzun parmaklarını son görüşüm. Bir yarım gülüş kaldı şimdi bende. Ne zaman sokakta bir kedi görsem, acaba Bilge Amca’nın kedilerinden midir diye bakındığım…

Sabaha karşı gidilen barların hüznü kaldı Ankara’da artık. Marjinal’i Tolga Çandar’ın eşi Gülşen Abla, Nostalji’yi Nalan ve Nilgün kardeşler işletirdi bir zamanlar. Ve Naşide buğulu sesiyle şarkılar söylerdi. Şimdi çok hastaymış canım. Çok öpüyorum onu…

Geçen otuzlu yaşlarımın neşeli ilk yarısı Ankara artık… Erhan Tezgör, Ayhan Erel, Mümtaz Soysal, Ulus Baker ve Ünal Nalbantoğlu’lu güzel masalar. Yaz akşamları sabaha karşı söylenen Ege türküleri. Mülkiyeler Birliği’ndeki kum havuzunu hatırlayan bir tek ben kaldım şimdilerde… Bir de yedi aylıkken orada nasıl unutulduğumu bilenler bile göçtüler  dünyadan… Yazdığım şiiri aşağıdadır:

 

“herkes bir hatadan mı doğar 

kusuru kendi içinde saklı

benimki sararmış Türkiye fotoğrafı, 1976

elinden serçe gibi tutuyorum babamın

hapisten yeni çıkmış sinekkaydı tıraşlı

basit bir yüz arıyorum serin, kimsesiz boşlukta

gerçek rutubet kokan bir kuyuya dönüşüyor sonunda  

 

yalnızca altı harfli sözcüktür devlet

ezer geçer önüne çıkanı derinden heybetiyle

hal böyleyken kapandım istiridye içine 

denizi çekersek karanın üzerinden

binlerce kum tanesi kalır geriye

nefes alamıyorum alana

on puan bonus hediye  

 

üstümde geçen sezonun malı, % 50 indirim yazılı

modası geçmiş hevesle etiketi duruyor öylece  

bir kaşık boyunda, kara saçlı, kara gözlü

alkollü, sadakatsiz, kendinden menkul hüzünlü

her dakika çoğalan kalabalıkla 

dönüşsüz yollarda sakladığı geçmişini avutarak      

bekliyor pis bir su birikintisinin içinde

 

insan doğarken de yıkanır ölürken de

kendine bakanları nasıl biriktirirse aynalar 

öyle doldurdum bütün canlıları mağaramın içine

daha yedi aylıkken unutulmuşum

kar gibi eriyen gülümseyişimle

bir meyhane masasının üzerinde

ulaşmak isteyenlere adresim

-com.tr/ com.tr. / com.tr.”  

 

Hep sonsuz aramaların, bulamamaların hüznü kaldı Ankara’da artık. Çünkü Adnan Azar diyor ki,

“Paul Celan

ve

ben

bir sokağı arıyoruz

Ankara’da

 

biri diyor ki

yeni bir sokak

yok

Ankara’da

 

biri diyor ki

saçlarımdadır

her şey

 

biri diyor ki

say saatleri

bademleri say

beni de koy

onların içine”

  

Ah be Adnan Abi… Beni de koy, beni de koy. Acının içine. Kederin.

Yitip giden her şeyin.

Bir tek Ankara kalsın geride.

Son Güncelleme ( Cuma, 22 Nisan 2016 )