Modern Devrimci Düşüncenin Oluşumunda Jakobenler’in Yeri
Yazar Serhat Nigiz- franksiyon.org   
Perşembe, 24 Mart 2016

SERHAT NİGİZ | Liberallerden Anarşistlere, hatta bazı devrimci çevrelere kadar bir “Jakobenlik” stigmatizasyonuyla karşı karşıyayız. Oysa Jakobenler halkçı ve anayasacı bir hareketti ve şiddeti kullanmalarının bir nedeni vardı. Lenin boşuna “Proletaryanın yöntemi Jakobenizm olacaktır” demiyor.

Serhat Nigiz

 
Türkiye’de Jakoben kavramının çeşitli devrimci çevreler tarafından tarihsel ve politik bağlamından koparılarak kullanılması adeta sıradanlaşmış durumda. Özellikle de herhangi bir siyasi-ideolojik akıma ilişkin olumsuz bir kanaat geliştirilecekse, o akım hemen “Jakoben” olmakla itham edilebiliyor.* Elbette bu olguyu sosyalist sol içindeki “derin liberalizm”in etkisine de bağlayabiliriz; ya da sosyalist hareketin kendi teorik ve tarihsel mirasına yabancılaşmasının bir sonucu olarak da okuyabiliriz.


Bolşevikler ve Jakobenler

Ne tuhaftır ki kendisine sosyalist diyen pek çok kişi ve grup, bu çoksesli liberal koroya katılmış durumda. Halbuki Marksist gelenek içinde, radikal devrimci burjuva bir akım olarak kabul gören ve bilimsel-maddeci bir eleştiri temelinde sahiplenilen Jakoben hareketine ilişkin, Lenin ve Troçki’nin daha önce yapmış olduğu bazı tespitler bugünlerde bütünüyle unutulmuş gözüküyor. Devrimci Marksist geleneğin Jakobenleri geçmişte nasıl ele aldığına kısaca bir göz atmakta fayda var:

Burjuva tarihçiler Jakobenizmi bir düşüş (“alçalma”) olarak görüyor. Proletaryanın tarihçileri onu ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin en yüksek doruklarından biri olarak görür. Jakobenler Fransa’ya, bir demokratik devrimin ve cumhuriyete karşı çıkan bir hükümdar koalisyonuna direnişin en iyi örneğini armağan etti. Jakobenlerin kaderinde mutlak zaferi kazanma olmadı, en temelde 18. yüzyıl Fransası kıtadaki bir çok geri kalmış ülkeyle çevrili olduğu ve Fransa sosyalizm için maddi bir temele sahip olmadığı -bankaların, kapitalist kartellerin, makine sanayinin ve demiryollarının yokluğu- için.

Yirminci yüzyılda Avrupa’da ya da Avrupa ve Asya’nın sınır hattında, devrimci sınıfın, yoksul köylülük tarafından desteklenen ve sosyalizme ilerlemek için mevcut maddi temelden yararlanan proletaryanın yöntemi Jakobenizm olacaktır. (…)

Burjuvazinin Jakobenizmden nefret etmesi doğaldır. Küçük burjuvazinin ondan ödünün kopması doğaldır. Sınıf bilinçli işçiler ve genel olarak emekçi halk, iktidarın devrimci, ezilen sınıfa geçişine güvenmektedir ki bu Jakobenizmin de özüdür. Şimdiki krizden çıkışın tek yolu ve ekonomik tükenişin ve savaşın biricik çaresidir (Lenin). [1]

“Jakobenizm bugün “utanç verici bir şey” olarak bütün liberal ukalaların dilinde. Burjuvazinin devrim düşmanlığı, kitlelere yönelik düşmanlığı, sokakta yapılan tarihin gücüne ve azametine düşmanlığı tek bir öfke ve korku çığlığında yoğunlaşıyor -Jakobenizm! Biz, komünizmin dünya ordusu, Jakobenizmle tarihsel hesabımızı çok önce gördük. (…)

Ama biz kansız ve ruhsuz liberalizmin saldırı, karalama ve aptalca küfürlerine karşı Jakobenizmi savunuruz. Burjuvazi utanç verici bir şekilde kendi erken döneminin tüm geleneklerine ihanet etti (…)

Liberalizmi çekici kılan Büyük Fransız Devriminin gelenekleri değilse nedir? Başka hangi dönemde burjuva demokrasisi 1793’ün Jakoben, sankülotlar, terörist Robespierci demokrasi döneminde olduğu kadar insanların gönüllerinde öylesine büyük bir parıltı ve yüksekliğe erişti? (Troçki) [2]

“Komünistler jakobenleri eşitlikçi bir ütopyanın yaratıcıları ve sıradışı devrimci örgütçüler olarak görürler. Bu bağlamda soyağacı genellikle Babeuf’ten Blanqui’ye, sonra da Lenin’den Gramsci’ye uzanır.” [3]

Lenin ve Troçki’nin alıntılarından da anlaşılabileceği gibi, esas olarak Jakobenizm korkusu, burjuvazinin, kapitalizmin tekelci rekabet (emperyalizm) dönemine geçmeden önceki “devrimci köklerine” duyduğu nefretten kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, Jakobenler burjuvaziye sürekli unutmak istediği “radikal” geçmişini hatırlatır. Zira Jakobenler, kendi ideallerine o kadar bağlıdır ki Fransız Devrimi’nde cisimleşen eşitlik, özgürlük ve kardeşlik -bu listeye adalet ve erdem kavramını da eklemek gerekir- ideallerini sürdürmesi mümkün olmayan büyük burjuvazi ile onların zoraki işbirliği tarihinin bir noktasında tamamen kopmuştur.

Jakobenlerin feodal sınıfları ve monarşiyi tasfiye etme noktasında kullandığı devrimci şiddet yöntemlerini proletaryanın örnek almasından her daim korkmuş olan burjuvazi, bir dönem göklere çıkardığı Jakobenleri, bugün birer “aşağılık katil” olarak göstermek için her yolu denemektedir. Halbuki bugün burjuvazi tarafından demokrasinin ve barışın abidelerinden biri olarak sunulan Jean Jaures bile, “terörün sembolü” haline getirilmek istenen Jakoben lider Maximillien Robespierre’e hayrandı.  Jaures bir keresinde “Jakoben Kulübüne devam etseydim, Robespierre’in yanında otururdum” demişti. [4] Ona göre, “halka olan derin ve ince saygısı dolayısıyla Robespierre büyüktü”. [5]

Liberallerin Jakoben Düşmanlığı

İşçi sınıfına ve ezilen kitlelere, iktidarın zaptı ve savunulması noktasında, devrimci şiddetin kaçınılmaz bir yöntem olduğunu gösteren Jakoben siyaset felsefesi, günümüz dünyasında liberal aydınlar tarafından baskı ve cebre dayalı otoriter ve totaliter rejimlerin çıkış noktası olarak da lanse edilmektedir. Halbuki geçmişte Jakobenleri destekleyen liberal burjuva aydınları bugün sermaye düzenine son verebilecek her türden proleter diktatörlük -Engels’in diliyle konuşursak “Komün”- girişimini (ezilen kitlelerin sömürüye karşı her ayağa kalkışını) bilinçli olarak Jakoben terörü ile özdeşleştirmekten geri durmamaktadır. Kısacası, burjuvazinin Jakobenlere ilişkin anıları üzerinden iki yüzyıl geçmiş olmasına karşın hala çok tazedir.

Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels, proletarya diktatörlüğü fikrini sadece Paris Komünü’nden etkilenerek değil, Jakoben diktatörlüğünden de etkilenerek geliştirmişlerdir. Hatta Fransız Jakobenlerinden Rus Bolşeviklerine -Leninizm’e- geçen bu gelenek, geçmişten günümüze kadar ezilen devrimci sınıfların burjuvaziye karşı temel mücadele araçlarından biri olmaya devam etmiştir. Bu gerçeklik kabul edilmeksizin, Engels’in Tıkaçev’le yaptığı “diktatörlük tartışması” da anlamlı bir yere oturtulamaz. Öte yandan, Jakobenizm’in Sovyet Rusya’daki devrimci pratik içinde yeniden ele alınması, Leninizm’in Marksist devlet ve devrim teorisine yaptığı en büyük katkılardan biri olmaya da devam etmektedir; zira 1917 Ekim Devrimi aynı zamanda demokratik görevler ile iç içe girmiş sosyalist devrimin, çeşitli aşamaları geçerken kullandığı zorunlu “Jakoben yöntemlere”de işaret etmektedir.

Burjuvazinin Jakobenizm düşmanlığı özünde devrime ve emekçi kitlelere duyduğu düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. Sermaye sınıfı, işçi sınıfının kendi öz gücünün farkına varmasından -bağımsız bir sınıf olarak hareket etmeye başlamasından- ve bu sayede kendi köhnemiş düzenini ortadan kaldırmaya girişmesinden fena halde korkmaktadır. Aslında Jakobenizm, büyük kitlelerin tarihin öznesi olma gayretinin bir parçasıdır; tarihte eşine az rastlanır bir biçimde, 1793’ün Robespierre’ci demokrasisi, ezilen kitlelerin gönlünde temsili burjuva demokrasisinin dar sınırlarını aşan, aşağıdan yukarıya doğru gelişen, Sans-Culotte’cu devrimci demokrasi pratiğinin canlı bir örneği olarak hafızalara kazınırken, aynı dönem burjuva tarihçilerinin belleğinde kana susamış canilerin “terör dönemi” olarak yer etmiştir. Halbuki 1840 ile 1852 arasında (Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i ve Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitaplarında) Fransız Devrimi’ni yakından inceleyen Marx, Jakoben Cumhuriyeti’nin demokratik yönlerine, yani halkçı, ilerici bir devrim olarak burjuva devriminin özüne dikkat çekmiştir. Fransa’da Sınıf Mücadeleleri kitabında Marx şöyle demişti: “Monarşist gericiliğe karşı bonapartist jakobenlik ilericidir ve devrimcidir.” Jakoben terör, Marx tarafından, köylü ve pleb temelli toplumsal içeriğinden dolayı “Bonapartist” olarak tanımlanmıştır. [6]

Devamlı Jakobenlerin “insanlık dışı” uygulamalarından bahseden liberal gevezeler ne hikmetse aynı siyasi hareketin demokratik yönü hakkında tek bir kelime dahi etmemektedir. Halbuki 1789’la 1791 arasında bin kadar Jakoben kulübü ortaya çıkmıştır. 1794’te kaç Jakoben kulübü olduğuna ilişkin kesin bir bilgi olmayıp, tahminler 3097 (L. Cardenal) ile 6000 (C. Brinton) arasında değişmektedir. [7] Başlangıçta (1789) “Anayasa Dostları Derneği” (La Societe des Amis de la Constitution) adını taşıyan Jakoben kulüplere daha sonra bazı bölünmeler sonucu, “Özgürlük ve Eşitlik Dostları” da eklenmiştir. Özgürlük ve Eşitlik Dostları Derneği, Fransa’da 21 Eylül 1792’de monarşinin resmen ortadan kalkması (feodalizmin tasfiyesi ve köylüler için toprağın özgürleşmesi) ile sonuçlanan “ikinci devrimi” takiben kurulmuştur. 1793’e gelindiğinde Jakobenler-Montagrad’lar (Dağlılar-Sol tandanslı grup) 1831 halk derneği ve 798 şube içinde kesin bir egemenlik sağlamıştır. [8] Mazauric göre ise, bu Jakoben derneklerin minimum sayısı 2000 civarındadır. [9] Fransa’daki tüm Jakobenleri, C. Brinton 1793’de 500.000 kişi olarak değerlendirmiştir. Araştırmacıya göre bunların %45’i küçük burjuva (zanaatkar ve dükkan sahibi); %24’ü memur, hukukçu, %10’u bağımsız köylü idi. Aralarında az miktarda tüccar ve işçi bulunuyordu. [10] Brinton, Jakobenlerin toplumsal bileşimi üzerine yaptığı bir başka araştırma sonucunda ise şu rakamlara ulaşmıştı: 1789-1792 aralığında orta sınıf (din adamları, serbest meslek mensupları, iş adamları) %66, zanaatkarlar-askerler % 26, köylüler %8’iken, 1793-1795 aralığında orta sınıf (din adamları, serbest meslek mensupları, iş adamları) %57, zanaatkarlar-askerler % 32, köylüler %1’dir. [11]

Jakobenler ve Halkçılık

Jakobenlerin taşra örgütleri üzerine bugüne kadar yazılan kitap sayısı üç yüzü geçmiştir. [12] Bu dönemde Jakoben ilkeleri benimsemiş yalnızca 500 taşra derneği vardı. [13] Gerand Maintenart’a göre, “Kulüpler, yurtsever ve halkı dernekler aracılığıyla sözcüğün bugünkü anlamında siyasi bir parti oluşturmamışlardır ama halkı, Dufourny’in deyimiyle (1789) “dördüncü gücü” siyasi yaşama girmeye teşvik etmişlerdir. (…) Her halükarda “kulüpçü pratik, Jakoben tarihinin temel unsurlarını oluşturduğundan Jakoben kulüplerinin kökeni sorununu irdelemek gerekir.” [14] Jakobenler için Kulüpler bir anlamda “Bir tür kamuoyu inisiyatifi” olma özelliğine sahiptir. [15] Dernekler, “Cumhuriyet hükümetinin ayrılmaz bir parçasıydı.” [16] Öte yandan, Jakoben kulüplerin toplantı yeri olarak kilise ve manastırları seçmesi -özellikle din ve devrimci mücadele ilişkisi açısından**- başlı başına irdelenmesi gereken bir konudur. [17] O derece ki Jakobenler “ikinci devrim” sırasında halk kitlelerini merkezileştiren Piskoposluk Komitesi ile bütünleşmeyi başarmış ve bu komiteye bildiri kaleme alması için düzenli komiserler yollamıştır. [18] Sadece bu olgular bile, Jakobenler hakkında bugüne kadar uydurulmuş olan “tepeden inmecilik”, “aydın despotizmi” ve “dayatmacılık” vb. iddiaların ne derece içi boş iftiralar olduğunu kanıtlamaktadır.

Geniş bir toplumsal yapı üzerinde yükselen devrimci bir program sayesinde Jakobenler, giderek demokratikleşen ve sonunda “genel oy” ilkesini tüm halka mal etmeye çalışan bir konuma gelmişlerdir. Jakobenler, şimdilerde liberal ve postmodernist aydınlar tarafından “Zorbalığın fikir kaynağı” sayılan aydınlanma düşüncesinin, henüz dar bir aydın tabakanın sınırlarını aşmadığı köylü bir toplumda, özgürlük, eşitlik ve adalet ilkelerini geniş kitleler içinde yaymayı başarmışlardır. Onlar sayesinde toprağa dayalı aristokratik unvanlar kalkmış ve vatandaş/yurttaş kavramları genel bir hitap biçimi haline gelmiştir. Kızlara ve erkeklere açık, zorunlu, parasız ve laik-seküler eğitim kurumlarını -ilkokulları- ilk onlar açmaya teşebbüs etmiştir (11 Aralık 1793 kararnamesi). “Sosyal güvenlik” ilkesini hayata geçirerek, parasız tedavi, yaşlılara ve annelere yardım vb. bir çok yeniliğe imza atmışlardır. Devletin ve Kilise’nin birbirinden ayrılmasını savunmuşlardır. Yine onlar sayesinde Fransa’da rejimin ancak bir Cumhuriyet (Rousseau’cu anlamda Halk egemenliği) olabileceği fikri toplum nezdinde bir uzlaşma (Consensus) halini almıştır. Monarşi yanlısı çok küçük bir azınlık (Jirodyenler) dışında Jakobenlerin temel sloganı “Cumhuriyetçilik”, bugün Fransız siyasi kimliğinin temel ilkelerinden biri haline gelmiştir. İktidardan kanlı bir şekilde uzaklaştırılmış olsalar da (1794 Termidor dönemi) Jakobenlerin programı özellikle III. Cumhuriyet’le birlikte ete kemiğe bürünmüştür.

Bütün bunlar Jakobenlerin son ana kadar savuna geldiği temel bir ilke olan “Eski rejime ve aristokrasiye karşı mücadele” [19] prensibi sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Jakobenler arasında bu duygu o kadar etkiliydi ki Jakoben liderlerden Alençon Eylül 1793’te yeni kurulan bir derneğin görevlerini şu sözlerle tarif etmişti: “Krallardan, alçak katillerden nefret etmeyi, tiksinmeyi (yani onları tanımayı) öğrenmelidir ve tüm eski zorbaların cehennemini tanıtmalıdır halka; nihayet bütün hainlerin maskesini düşürmeli, komplocuların tüm oyunlarını bozmalı, halkın düşüncelerini zehirleyecek tüm önyargılarla mücadele etmeli ve yok etmelidir onları.” [20] Oysa 1789 Fransası’nda Cumhuriyetçilik neredeyse yok gibiydi. Camille Desmoulins, “12 Temmuz 1789’da Paris’te belki biz Cumhuriyetçiler on kişi bile değildik.” diyordu. [21] 1791 Haziranı’nda Kral Varennes’e kaçınca dahi “Cumhuriyet”in adı geçmemiş, kralın kaçırıldığı söylentileri yayılmıştı. Bütün Bunlar Jakobenlerin Fransız Devrimi yıllarında demokratik ve Cumhuriyetçi ilkeleri nasıl yaydıklarını ve çağdaş Fransız kültürünü ve dünya tarihini nasıl köklü bir biçimde etkilendiklerini göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, son iki yüzyıl içinde tıpkı bir koro halinde Jakobenleri hedef alan ideolojik saldırıların tümü, özünde, toplumsal devrim tehlikesini karşı tetikte bekleyen mülk sahibi sınıfların ve küçük burjuvazinin korkularından beslenmektedir.

Öte yandan, burjuva tarihçileri Jakoben tarihini, 5 Eylül 1793’te terörün gündeme gelmesinden 9 Temmuz 1794’te Robespierre’nin -100’e yakın arkadaşı ile birlikte- giyotine gidişine ve 1794 sonunda Jakoben kulübünün kapatılmasına kadar süren “karşı-terör dönemi”ne indirgemek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Halbuki Fransız Devrimi’nin başlangıcından itibaren terör ortamını yaratan siyasi ve toplumsal nedenler -monarşist güçlerin karşı devrimci faaliyetleri- bilinçli olarak yok sayılmaktadır. Daha 1789 Eylül’ünde Toulon’un İngilizlere teslim olarak bir ihanete imza atması, daha sonra da hanedanın ve aristokrasinin bir kısım köylülüğü peşinden sürükleyerek bir komplo cephesi oluşturması, Fransız halkını son derece kızdırmış ve tahrik etmiştir. Bu açıdan, başta Robespierre olmak üzere, Danton ve Saint-Juste gibi Konvansiyon’a (Yasama Meclisi’ne) egemen olan jakoben liderler, aslında, terörü “legalleştirerek” ve “radikalleştirerek” çok daha korkunç olacak bir halk terörünün önüne geçmek istemişlerdir. [22] Jakoben karşıtı burjuva tarihçilerinin görmek istemediği en önemli gerçeklerden biri de budur.

Fransız Devrimi’nin terör dönemini inceleyen bir İngiliz araştırmacıya D. Greer’e göre, bu süre zarfında 40.000 kadar kişi ölmüştür. [23] Bu rakam bizzat halkın yaptığı terörün kurbanlarını da içermektedir. Jakobenlerin “kanuni terör”ü, yani mahkemelerde yargılanıp asılanların sayısı ise, aynı incelemede 16.594 olarak gösterilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu idamlar yalnızca devrimi ve cumhuriyeti tehdit eden gerici monarşist koalisyonu hedef alıyordu. Bu rakamların, Jakoben Cumhuriyet’i (1794) sonrası karşı devrimlerin yaptığı kıyımlar ile mukayese edildiğinde epeyce “ölçülü” olduğu bile söylenebilir. Ancak Fransız burjuvazisinin devamlı yaydığı sosyal devrim korkusu ortamında bu rakamlar, genellikle Fransa’da mutlakiyetçi rejimlerin yaptığı zulümleri ve kurdukları despot rejimleri meşrulaştırma işlevi de görmüştür.

Gerçekte burjuvazinin işçi sınıfına ve emekçilere karşı işlediği suçlar (örneğin, ekonomik krizler, dünya savaşları, etnik soykırımlar vb.) düşünüldüğünde, Jakobenlerin halktan beslenen kitle terörü, burjuva tarihçilerinin iddia ettiği gibi onların kana susamışlığının ya da zorba bir yönetim kurma isteğinden değil, o dönemin toplumsal ve siyasi koşullarının bir sonucudur. Şayet Jakobenler bu terör dalgasına önderlik etmeseydi -ve onu açıkça “frenlemeseydi”- terörün boyutları kesinlikle daha fazla olacaktı. Bir Jakoben olan P. Viola’nın 1793 ilkbaharında hareketin gelişimi konusunda yaptığı değerlendirme bu döneme hakim olan ruh halinin anlaşılması açısından önemlidir:

Kulübü yöneten grubun, terörist çözümü, aşırı devrimcilerin spontan uygulamalarına bırakmadan ve kurumlar düzeyinde bir devlet reformu gibi göstererek açık seçik üstlenme kapasitesi, Jakoben hegemonyanın zaferini açıklamanın en önemli noktası gibi geliyor bana. Bu, halk hareketi içinde mümkün olabilecek en üst düzeyde birlik ve etkinliğin gerçekleşmesine olanak vermiş ve bu hareketin enerjisini hedefi ve amacı çok açık olan bir siyasal mücadeleye kanalize etmiştir. [24]

Devrim ve Şiddet

Hem liberallerin hem de her türden küçük burjuva sol akımın kabul etmek istemediği asıl gerçek, şayet keskinleşmiş bir sınıf mücadelesinden bahsediyorsak, her sorunun diyalog ve uzlaşı yoluyla çözülemeyeceği, bazen çözümün sadece zor yoluyla mümkün olduğu gerçeğidir. Toplumsal güçlerin ilerlemesi için zor kullanmak tek çözüm yoluysa, şiddet yöntemleri belirli şartlar altında siyasi mücadeleyi kazanmak isteyenler için geçici bir araç olarak görülebilir. Tarih bunun sayısız örnekleri ile doludur. Gerard Maintenant Jakobenlerin “içine düştüğü” bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “Jakobenler-Montagnard’ların iktidara gelişi özellikle zor koşullarda gerçekleşti. Fransa büyük bir bölünme içindeydi ve karşıdevrimci hareketler ülkeyi sarsmıştı. Üstelik Jakobenler ilk kez, hegemonik bir biçimde, tek başlarına iktidara geliyordu. Hiç kuşkusuz parlamenter çoğunlukların desteklediği hükümetlere ortak olmuşlardı. Ama bu kez ellerinden devlet aygıtı vardı ve özellikle mahvolmuş bir ülkeyi yönetmeleri gerekiyordu. Ülkeyi “yeniden fethetmek” için tek yöntem terör uygulaması oldu.” [25]

Robespierre, Jakobenlerin monarşist karşıdevrim tehlikesi karşısında savunduğu -çok açık bir biçimde Jean-Jacques Rousseau etkisi taşıyan***- “hükümet programı”nı şu sözlerle açıklamaktadır: “Halk hükümetinin barış zamanında dayanağı erdemdir… halk hükümetinin devrim zamanında dayanağı ise hem erdem hem terör’dür: Erdeme dayanmayan terör yararsızdır; terörsüz erdem de güçsüzdür. Terör hızlı ve çabuk, acımasız, sert, kırılmayan adaletten başka bir şey değildir; dolayısıyla erdemin yansımasıdır; özel bir ilkeden çok vatanın acil gereksinimleri için uygulanan genel bir demokrasi ilkesinin sonucudur.” [26] Örneğin, Jakobenler bu politikanın da bir uzantısı olarak, 26 Temmuz 1793’de Collot d’Herbois’nın raporu doğrultusunda Konvansiyon’da stokçulara (tefecilere) karşı ölüm cezası getiren bir kararname imzalamıştır. [27] Robespierre’e göre bu, “demokrasinin” ve “erdemin” bir yansımasından başka bir şey değildi.

1789 Sonbaharında yurtsever bir burjuva hareketi olarak filizlenen Jakobenler daha en başta kendisine iki temel ilke belirlemişti: Anayasal kararlara uyma ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne saygı. Paris’te kurulan ilk Jakoben Kulübü’nün adı bu yüzden “Anayasanın Dostları Derneği” ismi taşımaktadır. Aynı dönemde yalnızca Fransa’da değil, 17. ve 18. yüzyıl’larda, ulusçu akımların güçlendiği her yerde feodal ve monarşist güçleri geriletmek isteyen anayasalcı hareketler de güç kazanmaktaydı. O dönemde Jakoben Derneği’ne üye olmanın kriterleri, bugünden bakıldığında bir çok insana çok naif gelebilir: “eşitlik ve insan haklarına sevgi”, “karşılıklı saygı”, “iyi niyetli yurttaşlar arasında amaç, ilke ve tavır birliğe oluşturma” vb. temel ilkeler. [28] Robespierre şöyle diyordu: “Herkes yurttaşlık haklarının sağladığı eşitlik ve özgürlükten yararlanmalıdır; bütün yurttaşlar erdem ve yetenek dışında bir ayrımcılık gözetilmeksizin her işe girebilmelidir.” [29] Bugün için şu soruyu sormak gerekiyor: İşçi sınıfı ve Marksist hareket bugün de -sosyalist eşitlik anlamında-, bahsi geçen bu evrensel(leşmiş) değerlerin tüm insanlığa mal olması -yani uluslararası komünizm hedefi- için mücadele etmiyor mu?

“Proletaryanın yöntemi jakobenizm olacaktır”

Lenin, “Proletaryanın yöntemi jakobenizm olacaktır” derken, elbette bunu 20. yüzyıl’ın başında Sovyet Rusya’nın özgün siyasi ve ekonomik şartlarına -Beyazların başlattığı iç savaş ve emperyalist kuşatma koşullarına- bağlı olarak dile getirmiştir. Yine de Lenin’in bu sözleri, kapitalist barbarlık karşısında omuzlarında siyasi iktidarın alınması ve dünya çapında sosyalizmin inşası gibi zorlu görevler olan işçi sınıfı için “jakoben yöntemlerin” ne derece güncel olduğunu da ortaya koymaktadır. Burjuva sınıfının direncinin kırılması ve ezilen devrimci kitlelerin iktidarının pekiştirilmesi için gerektiği zaman ve yerde “jakoben cesaretini” gösterebilmek, sosyalizm davasının dünya çapında başarılı olabilmesi için gerekli olan temel bir ilkedir. Diğer bir deyişle, sosyalist hareket, tıpkı Bolşeviklerin geçmişte yapmaya çalıştığı gibi, Jakobenizm’in mücadeleye bağlılık, devrimci politikada ısrar ve örgütlenme iradesi gibi olumlu yönlerini kesinlikle bugüne taşımalıdır. Geleceğe taşınması gereken sadece bunlar da değildir; özellikle de Robespierre’nin, o eşsiz devrimci üslubu, en karmaşık meseleleri en sade dille anlatma özelliği, sosyalist kuşaklara gelecekte de ilham kaynağı olacaktır: “İnsanlar iki sınıfa ayrılır: özgürlük ve eşitlik Dostları, mağdurların Dostları, yoksulların Dostları ve haksız zenginliğin ve zorba aristokrasinin savunucuları.” [30]

Gerard Maintenant, içinde yaşadığımız dönemde Jakoben kavramına yüklenen bütün olumsuz anlamlara karşın, bu kavramın hak ettiği biçimiyle, gerçek içeriğine sadık kalınarak kullanılması gerektiğini söylemektedir:

Son tahlilde Jakobencilik ancak tarihsel olarak varolabilir. Halka dayalı bir consensus yaratabilen en devrimci Fransız burjuvazisi pratiğini ve siyaset felsefesini temsil etmiştir. (…) Günümüzde her şeyden önce merkeziyetçi hatta kimilerine göre otoriter dolayısıyla da aşağılayıcı ve küçümseyici bir anlam taşıyan Jakoben sözcüğünden türetilmiş aşırı, uygunsuz kullanımı desteklemek söz konu olamaz. [31]

Ancak yine de “lanetli bir kelime” olmaya devam eden Jakobenizm’in uygunsuz -tarihsel bağlamından kopuk- kullanımı geçmişte de bugün de sık sık görülen bir durumdur. Örneğin, önde gelen anarşist düşünürlerden Kropotkin bile Bolşeviklerin siyasetini eleştirdiği bir yazısında aynı hataya düşmekten kurtulamamıştır. O, şöyle diyordu:

Bugünkü düzensizlikten kurtulmak için, Rusya, görüşümce yeni bir yaşamın yaratılmasında bir etken olabilecek, yerel güçlerin yaratıcı niteliklerine geri dönmelidir. Ve bu yolun gerekli olduğu ne kadar erken fark edilirse, o kadar iyi olacaktır. İnsanların o zaman (yeni) toplumsal yaşam biçimlerini kabullenmesi çok daha olası olacaktır. Eğer bugünkü durum sürerse, “sosyalizm” kelimesinin bizzat kendisi bir küfre dönüşecektir. Jakobenlerin kırk yıllık yönetiminin ardından Fransa’da “eşitlik” kavramının başına gelen şey buydu.

Kropotkin, topu topu 1 yıl (1793) kadar iktidarda kalmış olan Jakobenlerin Fransa’da eşitlik kavramını yok eden “kırk yıllık” bir diktatörlük kurduğunu iddia edebilmiştir.

Jakobenizm, her türden küçük burjuva solcusunu ve liberal aydını ürküten yöntemleri içeriyor da olsa, bu yöntemler, Jakobenizm’in ve onun devrimci mirasının üzerinde yükselen Marksizm’in kendi öznel tercihlerinin bir ürünü değildir. Kapitalist sistemin işçi sınıfına dayattığı sömürü düzeni devrimci emek hareketinin mücadelenin kritik aşamalarında kaçınılmaz olarak Jakoben yöntemleri çekinmeden uygulamasını zorunlu kılmaktadır. Mülk sahibi sınıfların direncinin kırılması ve iktidardan tümüyle uzaklaştırılmasının hala “Jakoben yöntemlerin” hayata geçirilmesiyle mümkün olduğu bir çağda yaşamaktayız. Son tahlilde, bugünkü anlamıyla Jakobenizm’in -Marksizm açısından- “özü” iktidarın ezilen devrimci sınıfa (proletaryaya) geçişini sağlamaktan ve sosyalizmi inşa etmekten başka bir şey değildir.

Yazıyı Fransız Jakoben liderlerden Marat’nın bir sözüyle bitirmek uygun olacaktır: “Özgürlüğü sağlamak için şiddet kullanmak zorunludur ve kralların despotluğunu ezmek için özgürlüğün despotluğunu geçici olarak örgütlemenin zamanı gelmiştir.

@serhatngz

Notlar

Numaralı Notlar

[1] Vladimir Lenin, Can “Jacobinism” Frighten the Working Class?, Lenin Collected Works, Progress Publishers, 1977, Moscow, Volume 25, pages 121-122.

[2] Leon Trotsky, Results and Prospects, Chapter: 3, III. 1789 – 1848 – 1905

[3] Gerard Maintenant, Jakobenler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s.145.

[4] Jean Jaures, Histoire Socialiste de la Revolution Française, Paris, 1970, cilt 3, s. 371.

[5] Age, s. 371.

[6] A. Soboul, Dictionnaire Critique de la Revolution Française, Paris, PUF, 1989, s. 1024.

[7] Michael L. Kennedy, The Jacobin Club in the French Revolution, Princeton, Univ. Press, 1982, s. 299.

[8] Gerard Maintenant, Jakobenler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s.77.

[9] Age, s. 80.

[10] A. Soboul, a.g.e, s. 590.

[11] Gerard Maintenant, Jakobenler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s. 82.

[12] M. L. Kennedy, a.g.e., s.VII

[13] Gerard Maintenant, Jakobenler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s. 49.

[14] Age, s. 14-15.

[15] Age, s. 115.

[16] Age, s. 139.

[17] Age, s. 87.

[18] Age, s. 107.

[19] Age, s. 21.

[20] Age, s. 86.

[21] R. Badinter, La Longue Marche des Citoyens, Le Nouvel Observateur, 15 Nisan 1993, no: 1484.

[22] Jean Jaures, a.g.e., cilt 6, s. 502.

[23] Donald Greer, The Incidence of the terror during the French Revolution: a Statistical study, Cambridge, 1935.

[24] Gerard Maintenant, Jakobenler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2005, s. 100.

[25] Age, s. 113.

[26] Age, s. 117.

[27] Age, s. 126.

[28] Age, s. 24-25.

[29] Age, 2005, s. 35.

[30] Age, s. 108.

[31] Age, 2005, s. 143-144.

Açıklayıcı Ekler (yıldızlı notlar)

* Tartışmanın bu yazının doğal sınırlarını aşacak bir şekilde, Cumhuriyet rejimi ve burjuva-milliyetçi bir siyasi akım olarak Kemalizm’e yöneltilen “Jakobenizm” eleştirisi ile yakından ilişkisi vardır. Türkiye’de jakobenizm kavramı Kemalizm tartışmalarından dolayı genellikle negatif bir anlamda kullanılır. Bu kavrama ilişkin akla gelen ilk soyutlamalar çoğunlukla, “tepeden inmecilik” vb. tanımlamalar olmaktadır. O dönemde yapılanlar, yapılmayanlar, yapılması gerekenler, yapılmaması gerekenler bugün de sürekli tartışma konusu olmakta ve o döneme ilişkin çeşitli hükümler verilmektedir. Bu mesele sıradan bir tarih tartışması olmanın ötesinde bugün artık siyasi ve ideolojik bir mücadele alanı haline gelmiş durumdadır. Bu konuya ilişkin olarak alınan her tutum, tutumu alanın politik yelpazedeki yerine de işaret etmektedir.

** Çoğu tarihçi açısından Robespierre yalnızca fanatik bir siyasi eylemcidir. Halbuki böyle düşünenler, onun ne kadar güçlü bir gözlem yeteneğine sahip olduğunu anlayamamış olanlardır. En basitinden, Robespierre’in din üzerine yaptığı tespitler, onun “sezme yeteneği”nin ne kadar güçlü olduğunun bir göstergesidir. O, şöyle diyordu: Ateizm aristokratiktir; baskı altındaki masumiyeti gözeten, egemen suçu cezalandıran büyük bir varlık fikri bütünüyle halka özgüdür… Tanrı olmasaydı yaratmak gerekecekti onu.” Robespierre kendi çağdaşı olan aydınlanma düşünürlerinden ve Fransız ansiklopedistlerden fazlasıyla etkilenmiştir; ancak onların aksine, o dinin toplumu bir arada tutan bir işlev gördüğü düşüncesine sahipti. Bu yüzden genellikle burjuva ve küçük burjuva aydınlar arasında yaygın olduğunu düşündüğü ateist fikirleri “aristokratik” -burada kavramı seçkincilik anlamında kullanıyordu- buluyordu ve bu eğilimi açıktan desteklemiyordu. Robespierre, tıpkı yurtseverlik öğretisinde olduğu gibi, dinin de ulusu birleştiren etkenlerden biri olduğu kanaatindeydi. Bu yüzden o, dini “baskı altındaki mazlumların insan üstü bir varlıktan (Tanrıdan) adalet talep etmesi” olarak tanımlamıştır. Diğer bir deyişle, ona göre, adaletsizliğin kaynağı din değil, dinin kaynağı adaletsizliktir. Yani Robespierre’nin dine yaklaşımı sanılanın aksine bütünüyle materyalisttir. O, -tıpkı Marx gibi- bu dünyada acı çeken insanların adalet arzusunu gidermek için dine sığınma ihtiyacı duyduklarını görmüş ve bu yüzden de dinin “gerekli” (işlevsel) olduğunu savunmuştur.

*** Jakobenlerin “toplum ideali” bağımsız ve özgür üretici kavramına odaklanmıştır; ve 19. yüzyıl sanayi kapitalizmden çok 18. yüzyıl feodal ticaret ve tarım kapitalizmine yönelmiştir. Öte yandan, eşitlikçi bir cumhuriyette emeğinin ürünüyle yaşayan Rousseau’cu “yurttaş” argümanı Jakoben toplum idealine büyük oranda temel oluşturmuştur. Jakoben öğreti özünde, küçük burjuvazinin temsilcisi konumundaki Rousseau’nun eşitlikçi fikirleri ile anayasalcı burjuva fikirlerin harmanlanmasından meydana gelmiştir. Bu öğreti hiç bir zaman sermaye ve emeği birbirinden ayırmadığı için, disiplinli siyasal eylemin aracı olarak bir “sınıf partisi”ne dönüşememiştir. Fakat yine de Jakoben miti (efsanesi) bir Jakobenler kulübünün varlığını sürdürdüğü ve bu kulübün Paris Komünü’ne katıldığı 1871 tarihine kadar sürmüştür. Bir başka deyişle, Versailles’lılar tarafından ortadan kaldırılan Komün, Jakobenlerin de son sığınağı olmuştur. Jakobenler kulübü ve Paris Komünü üyesi Charles Delescluze’ün kahramanca ölümü hiç kuşkusuz Jakoben efsanesinin gerçek anlamda “sonuna” denk düşmektedir. Lissagaray, Komün’ün son temsilcisi Delescluze’ün 25 Mayıs 1871’deki ölümünü söyle anlatıyor: “Delescluze her zamanki kıyafeti içinde, redingotu ve siyah pantolonu, belindeki Kırmızı atkısıylaydı… silahı yoktu, bir bastona dayanıyordu. Chateau-d’Eau’da bir panik durumundan korkarak temsilciyi izledik… Güneş meydanın arka tarafından batıyordu. Delescluze, arkasında kimsenin olup olmadığına aldırmadan ve adımlarını bozmadan ilerlemeye devam ediyordu; Voltaire bulvarındaki tek canlı varlıktı. Barikata vardığında sola saptı ve kaldırım taşlarının Üstüne çıktı. Beyaz, kısa bir sakalın çevrelediği bu hüzünlü ve soğuk yüz ölüme bakıyordu sanki. Delescluze birdenbire kayboldu. Chateau-d’Eau meydanında birdenbire düşmüş, yok olmuştu…” (Bugünkü Republique meydanı).

 

(Görsel: Stanford Üniversitesi ve Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin yıllar süren işbirliği sonucunda hazırlanan Fransız Devrimi Dijital Arşivi)