SEYAHATNAME-İ RAHMİ ÇELEBİ (3)
Yazar Ömer Gürcan   

BERLİN BERLİN
Berlin’i keşif gezintisinin ikinci günündeyiz.
Berlin, Kuzey Avrupa düzlüğünün ortasında kurulu bir kent. Tarihi 750 yıl öncesine uzanıyor. 15’inci yüzyılda Brandenburg beylerinin başkenti olmuş. 1871 yılında Alman birliği kurulunca imparatorluk başkentliğine terfi ederek dünya çapında önem kazanmış.
İkinci Dünya Savaşı’nda çok ağır tahribata uğrayan Berlin, Almanya gibi ikiye bölündü. Doğusu Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin başkenti oldu. Berlin’in politika, kültür ve sanat yapıları doğuda kaldı. Kapitalist ve sosyalist bloklar arasındaki Soğuk Savaş’ın en kritik muharebelerinden birini oluşturan bölünme, 1961 yılında Doğu Alman yönetimi tarafından yükseltilen duvarla pekiştirildi. İki blok arasındaki mücadele Batı kapitalizminin zaferiyle sonuçlanınca duvar 1989 sonbaharında yıkıldı. Alman birliği yeniden kuruldu, Berlin’in bölünmüşlüğü de sona erdi.
Yeniden Almanya’nın başkenti olunca Berlin’in müzeleri, festivalleri, sanat galerileri ve üniversiteleriyle tarihsel, politik ve kültürel kimliği de yeniden ön plana çıktı

.
Nüfusu üç buçuk milyon dolayındaki Berlin’in politika, bilim ve kültür merkezi kimliği yeniden öne çıksa da, şantiye görüntüsü insanın dikkatini çekiyor. Duvarın yıkılmasının üstünden 22 sene geçtiği halde, neredeyse her caddede dev inşaat vinçleri göze çarpıyor. Ancak, şantiyeler mezbelelik görüntüsü vermiyor.
***
 
Berlin’in ikinci gün keşfine Alexanderplatz’dan başladık. Burası Berlin’in en büyük meydanı. İstanbul’un Avrupa yakası için Taksim, Anadolu yakası için Kadıköy, Ankara için Ulus ve Kızılay neyse, Berlin için de Alexanderplatz öyle bir yer. Doğu Almanya döneminde prestij projesi olarak inşa edilen, bugün de kentin simgesi sayılan, Avrupa’nın en yüksek ve gösterişli televizyon kulesi Fernsehturm bu meydanın bitişiğinde göğe uzanıyor. 365 metre yüksekliğindeki kulenin 265’inci metresinde, bütün Berlin’in görülebildiği döner restoran var.
Meydan, Karl-Marx-Allee ve Karl-Liebknecht-StraBe bulvarlarıyla çevrili. Doğu Almanya dönemindeki gösterişli geçit törenleri bu caddelerde yapılmış. Caddelerin iki yanında resmi bina ve hastane görüntüsü veren dev binalar dizili. Ancak resmi bina ya da hastane değiller. Almanya’daki konut ve yerleşim anlayışı Türkiye’dekinden çok farklı. Bitişik nizamdaki dev binaları dengeleyen bakımlı yeşil alanların varlığına da işaret etmeli.
İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Stalin Allee gibi Rus tarihine ait isimler silinmiş; ama komünist de olsalar, Alman tarihine ve kültürüne ait sayılan isimler silinmemiş. Hatta ünlü duvar bile tamamen yıkılmamış. Karl-Marx-Allee’nin sonunda Spree nehrine doğru yüründüğünde duvara varılıyor. Ancak, duvarın kalan bir buçuk kilometre uzunluğundaki bölümü artık sadece turistik değer taşıyor; üzeri grafitilerle kaplı.
Birleşmenin ardından Lenin heykelleri kaldırılırken, komünizmin kurucu babaları Karl Marx ve Friedrich Engels’in yan yana oldukları ünlü heykel yıkılmamış. 2010 yılında metro inşaatı gerekçesiyle yeri değiştirilmiş, belediye binasının önündeki parkın bir köşesine alınmış. Marx oturmuş, Engels ayakta duruyor. Rivayete göre Engels’e göre ufak tefek olan Marx, Engels ile boy farkını saklamak için oturmuş! Babaların kendilerine ve fikirlerinin sağlamlığına güvenlerini heykellerinde bile görmek mümkün. Sadece biraz sitemkârlar gibime geldi. “Bizi anladınız ama yanlış anladınız, kıymetimizi bilmediniz” der gibiler. Heykelin önünde fotoğraf çektirmek güzel olurdu. Ancak fotoğraf çektiremedik. Çünkü, heykel bakım gerekçesiyle tel örgü içine alınmış, densizin biri de Marx’ın boynuna “for sale” (satılık) yazılı bir pankart asmış. Tel örgünün gerisinde uzaktan fotoğraf çekmekle yetindik.
***
 
Keşif gezintimizin Alexanderplatz’dan sonraki durağı, şehrin başka bir tarihsel ve turistik sembolü Brandenburg Kapısı. Gezintinin bu bölümünde Utrecht’ten gelen Harbiye 1981 mezunu Namık Kemal Sayın’la da birlikteyiz.
Unter den Linden caddesinden kapıya doğru yürürken, soğuk bir polen rüzgârı yüzümüzü yalıyor. Almanya’da polen mevsimi ne kadar da erken başlamış diye hayret ederken, havadaki polen miktarı, yürüdükçe yoğunlaşıyor, nefes alıp vermeyi güçleştiriyor. Brandenburg Kapısı önündeki Pariser Platz’a vardığımızda ne görelim, meydanda binlerce kişi yastık kavgası yapıyor, patlayan yastıklardan dökülen pamukçuklar ve kaz tüyleri polen gibi havaya dağılıyor. Herhalde yastık festivali günü deyip yürüyüşümüzü hızlandırıyoruz.
Brandenburg Kapısı, on iki sütun, altı giriş çıkış kapısı olarak 1788 yılında yapılmış. Kapılar asalete göre tahsis edilmiş. Ortadaki yol kraliyet ailesinin, aradaki yollar soyluların ve burjuvaların, dıştaki iki kapı da vatandaşların ve ayak takımının. Kapının en üstünde doğuya yönelik bir Quadriga, yani dört atlı savaş arabası heykeli var. Olimpiyat Oyunlarında ve diğer oyunlarda yarıştırılan, yan yana koşulmuş dört atın çektiği araba Quadriga olarak adlandırılıyor. 1806’da Jena savaşında  Napolyon komutasındaki Fransız ordusu Prusya ordusunu yenince, Quadriga Paris’e götürülmüş. Quadriga, 1814  yılında Napolyon yenilince evine dönebilmiş.
Nazilerin de sembol olarak kullandıkları Brandenburg Kapısı İkinci Dünya Savaşı’nda ağır tahribata uğramış; savaştan sonra Doğu ve Batı Berlin hükümetleri kapıyı birlikte restore etmişler. Ünlü duvarın yıkılmasıyla sonuçlanan gösteriler bu kapı önünde başlamış. Kapı artık, birleşik Berlin’in simgelerinden biri.
***
 
Brandenburg Kapısı’ndan geçtikten sonra sağ tarafta iki sokak kuzeyde hakikaten görkemli Reichstag binası yükseliyor. 1933’deki ünlü yangında kullanılamayacak hale gelmiş. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra restore edilmiş ve 1999’da tekrar parlamento binası olarak hizmete açılmış. Tepesinde camdan bir kubbe. Şeffaf yönetimin simgesiymiş, kubbenin tam altında Reichstag’ın genel kurul salonu varmış. Reichstag binasının bitişiğindeki dev modern eklenti, geleneksel ile moderni birleştirme çabasının eseri. Klasik mimarinin yanında yabancı gibi dursa da yeterli estetiğe sahip.
Reichstag’ın önünde uzanan Treptow Parkı’nda, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler tarafından dikilen Meçhul Asker Anıtı yerli yerinde duruyor. Birleşmeden sonra Almanlar, Rus tarihine ve kültürüne ait saydıkları isimleri silmişler; ama hem sanat değeri taşıdığı için hem de Nazilere karşı çok can veren Kızıl Ordu’ya vefa duygusuyla anıtı yerinde bırakmışlar.
Daha ileride solda Berlin’in en büyük parkı Tiergarten uzanıyor. Şehrin tam ortasındaki Tiergarten adeta kentin akciğeri. Cumhurbaşkanlığı sarayı da Tiergarten’deymiş. Parkın ilerisinde de dünyaca ünlü, en fazla sayıda canlı hayvan türünü barındıran Berlin Hayvanat Bahçesi. Vakit ayıramadığımıza hayıflanıyoruz. Göz alabildiğine uzanan yeşil alana imrenmemek hakikaten mümkün değil. Berlin kadar geniş yeşil alana sahip kaç metropol kent vardır acaba?
***
 
Dönüşte tekrar Brandenburg Kapısı’ndan geçiyoruz. Kapının kuzey yanı başında Fransa büyükelçiliği binası, hayli geniş Pariser Platz’a bakıyor. 1814 Waterloo savaşında Napolyon’u yenip Paris’i işgal eden müttefik ordu içinde Prusya askerinin de bulunmasının anısına meydan Pariser Platz olarak adlandırılmış. Adlon Oteli, Berlin Sanat Akademisi, Kennedy Müzesi ve kapının güney yanı başındaki ABD Büyükelçiliği yerleşkesi de Pariser Platz’a bakıyorlar. Yerleşkenin tepesindeki Amerikan bayrağı, Soğuk Savaş’ı kazanmış olmanın gururuyla dalgalanıyor.
Meydanı geçip Adlon Oteli kafeteryasında mola veriyoruz. Mustafa Kemal, 1917 Aralık ayında, Veliaht Vahdettin Efendi’nin refakatçisi olarak Berlin’e geldiğinde bu otelde kalmışlar. Ne de olsa Harbiyeliyiz. En büyük Harbiyeli’nin kaldığı otelin kafeteryasında yorgunluk kahvesi içtik.
Kahveleri getiren garsona meydanda yastık kavgası yapanları işaret ederek, bugünün yastık festivali günü olup olmadığını sorduk. Meğer, facebookta toplaşan bir grupmuş. Aralarında sözleşmişler; belirledikleri günde yastıklarını alıp Brandenburg’ta buluşmuşlar. Yastıklarla birbirlerine yer misin yemez misin!
***
 
Berlin’de görülmesi gereken o kadar çok yer var ki. Metin Ağaçgözgü saya saya bitiremiyor: Savaşta katledilen Yahudiler anısına yapılmış Holokost Anıtı, Siegessäule (Zafer Anıtı), Potsdamer Platz, Charlottenburg Sarayı, Berlin Botanik Bahçesi…
Ne yazık ki, ikinci günü de akşam ettik, vakit ayıramadık. Gökkuşağı Kitabevi’ndeki “Rahmi Yıldırım’la Ordu-Medya-Siyaset Üzerine Söyleşi”nin ardından Prag’daki dostlarla buluşmak üzere Berlin’deki dostlarla vedalaştık.
Not: Söyleşinin haberi aşağıdaki adreste okunabilir:
http://ha-ber.net/index.php?option=com_content&task=view&id=12068&Itemid=0
Rahmi Yıldırım