Yeni Oportünizm Ve Demokratik Cumhuriyet
Yazar M. Toros Gürkaya   
Salı, 05 Nisan 2005

Bilindiği üzere son zamanlarda ülkemizde Kürt meselesi yalnızca Türkiye solunda değil, aynı zamanda burjuva saflarda da dikkatleri çeken ölçülerde üzerinde tartışmaların yapıldığı belirgin bir durum kazandı. Bunun başlıca nedeni Kürt hareketinin ulusallaşmadan sınıfsallaşmaya doğru bir değişim içerisine giriyor bulunmasıdır. Kürt halkı, Türk halkıyla içselleşen tarihsel barışçıllığını yeniden bilinç düzeyine çıkarttıkça ve bunu daha da derinleştirmeyi düşündükçe, yoksul emekçilerden yana safını daha da belirginleştiriyor. Demokratik Cumhuriyet açılımının aynı zamanda ülke genelinde sınıfsal mücadelede yaşanan tıkanmanın önünün açılmasında sahip olduğu dinamiğin itici gücü ve ivmesiyle devrimci saflardaki tutku, istek ve çabaları daha bir artırıyor. Sadece bununla da kalmıyor, bölge coğrafyası üzerinde de bu demokratik öğe etkisini gösteriyor. Kürt halkı, bölge coğrafyası üzerinde kendi ulusal meselesini her ülkenin kendi iç meselesi olarak çözüme kavuşturulması istemini bilinç düzeyine çıkarttıkça sınıfsal dengeler sarsılmaya başlıyor. Demokratik Kon -federalizm sınıflar gerçekliğinde anlamlaşmaya başladıkça emperyalizmin Ortadoğu politikasında kontrol ve ittifak kurmakta zorlanmadığı Kürt aşiret yapıları üzerinde tezgahlamaya çalıştığı halklar arası barış ve kardeşliği düşmanlığa dönüştürmek isteyen gerici tehditkar baskısı da artıyor. Kaldı ki bu politikaya kısa zaman önce Talabani ile anlaşma basiretsizliğini göstermiş bulunan devlet yönetiminin alet olan korkak siyasetini de eklemek gerekiyor.

İşte ülkemizde Kürt hareketinin ulusallaşmadan sınıfsallaşmaya doğru bir değişim içerisine girdiği bu koşullarda bir yanda solda Avrupa’yı mekan tutmuş “bir avuç salon entelektüeli" sosyalist teoride sabotajlar düzenleyerek sol saflarda kargaşalık yaratmaya çalışırken, diğer yanda “ bu soldan adam olmaz “, “ ne varsa biz Kürtlerde var “ anlayışlarının hakim kılınmaya çalışıldığı aşırı milliyetçi eğilimler tozu dumana katmaya devam ediyor.

Özgür Gündem yazarı Demir Küçükaydın 02 Mart 05 tarihli “ Öcalan Öcalan’a Karşı “ makalesinde “ Öcalan’a karşı Öcalan’ı çıkartıp gerici ulusçuluğu savunmaktansa; Amerika’ya karşı Amerika’yı çıkararak devrimci ve demokratik ulusçuluğu “ savunmak gerektiğinin altını çiziyor. 16 Mart 05 tarihli bir başka makalesinde ise Öcalan’la “aynı devrimci demokratik programı savunduğunu “ belirtiyor. Şimdi D. K.’nın Öcalan’la aynı dili konuştuğunu iddia ettiği "devrimci demokratik programa" koyulan ulusçuluktan – yani Demokratik Cumhuriyet tezinden – ne anladığını KONGRA GEL Siyasi Komite Üyesine tavsiye anlamında mücadele edilmesi gereken ilkelerden bahsettiği kendi alıntısından özetleyelim : "..herkesin eşit bir yurttaşı olduğu; dilsiz, dinsiz, etnisiz; soysuz, tarihsiz , tıpkı ABD’deki gibi, insan ve yurttaşlık haklarıyla tanımlanmış demokratik bir devlet olması için mücadele ediyoruz.(…) ABD’nin bölgeyi sözde demokrasi adına , dillere, dinlere, etnilere göre tanımlanmış uluslara bölme planına karşı biz bizzat ABD’nin kendisinin dayandığı ilkelere dayanılarak karşı çıkılabileceğini söylüyoruz. Wilson’un sözde Ulusların kaderini tayin hakkı ile değil; Washington’ların, Jefferson, Tom Paine’lerin, Lincoln’ların insan haklarına dayanan ulusçuluklarının geleneğini savunuyoruz ve bölge haklarını bunları savunmaya çağırıyoruz."


“Amerika’ya karşı Amerika’yı çıkarmak “!..”Amerika’yı dayandığı ilkelerle alt etmek”!..

Sınıflar mücadelesini bir karikatür haline dönüştürmeyi amaç edinen bir felsefe fukarasının Demokratik Cumhuriyet açılımını "en iyi kavrayan" kişi edasıyla önerdiği şey bu.

Fakat, Demokratik Cumhuriyet açılımının içerdiği sorunlar, ancak en somut biçimde D.K.’ nın yaptığı gibi yalnızca kapitalizmin eskimiş serbest rekabetçi yapısının filizlendirdiği uluslaşmasını tamamlamış ABD gibi ülkeler nezdinde örneklenebilecek ilkeler düzeyinde mi ortaya konulmalı, yoksa yaşanılan çağın bugünkü yapısı çerçevesinde mi sorun aydınlatılmalıdır. D.K.’nın asıl yanıtlamaktan çekindiği şey bizler gibi düşünenler açısından ikincisidir. Kürt halkının ulusal tercihinin ortaya konuluş biçimi olan Demokratik Cumhuriyet tezini O, ulusal devletlerin o eski kuruluş çağında, üretici güçlerin o zamanki düzeyinde geliştirilmesinin en iyi biçimi olan Amerikan ilkeleri örneğini vererek, bu ilkeler üzerinde Amerika’ya karşı verilebilecek mücadele olarak görüyor. Ama, diğer gelişmesini tamamlamış ulusal devletler gibi, Amerika’nın da üretici güçlerin gelişmesinin engellendiği bir sistemin parçası olduğunu nedense unutmuş görünüyor. D.K.’nın "lanetler" yağdırdığı ülkemizin 68 ve 78 kuşağının devrimci gençleri Amerika’nın üretici güçler önündeki engelinden ve kendisini kuran ilkeleri bile ayaklar altına almasından söz ederlerken neyi kastetmiş olduklarını unutmuş görünüyor.Hatırlatalım. Bizim "lanetlenmiş" "Kurtulmuş uluslar, baskıcı uluslar, emperyalist yağmacı uluslara, kapitalizmin çöküşü arifesi’nden geçmekte olan uluslara dönüşmüşlerdir." Bu yüzden bizim gibilerle D.K. gibileri ayıran fark anti-ABD’cilikle anti-emperyalist olmak arasındaki farktır. Bu fark aynı zamanda "en iyi anlayan" olarak ifade ettiği Demokratik Cumhuriyet tezinden de hiçbir şey anlamadığını ortaya koymaktadır.

D.K. için Anti-ABD’ci olmak Anti-Emperyalist olmaktan daha yeğ tutulacak bir şeydir. Üstelik bu ona bir şekilde sebeplendiği Avrupa’nın kapitalist devletlerinin "modern güçlerini" yani kelimenin daha açık bir deyişiyle "hayırsever kurumlarını" gizliden gizliye kutsama ve koruma olanağını da vermektedir. Bu mudur Öcalan’ın Demokratik Cumhuriyetten ne anlaşılması gerektiğini söylediği şey ? D.K. Amerika’ya karşı Amerika’nın kendi ilkeleriyle bir mücadeleyi öğütlerken emperyalizm denen bir olguyu da yerine koymak zorunda değil midir? Fakat onda yemin etmişler gibi ne emperyalizm ne de anti-emperyalizm adına bir şey görebilmek mümkün değildir. O üstelik anti-emperyalizmi ülkemiz açısından daha önceki eleştiri yazımızda belirttiğimiz gibi "ulusallık" anlamında tehlikeli olarak görüyor ve üstüne üstelik bunun için 68 gençlik eylemlerini bu "kisveye büründüğü" için TİP’ in işlediği sevaplara karşın “ günahkar” ilan ediyor. Fakat konu Kürt meselesi olduğunda eleştirdiği “ulusalcılığı” çok iyi anladığı (!) Demokratik Cumhuriyet bağlamında "devrimci-demokratik ulusçuluk" olarak Kürt yurtseverlerine değil de aşırı narsizmi ile kendine övgüler yağdırıyor. Anti-emperyalist olarak değil anti- ABD’ci olarak, bu kadarına pes doğrusu…D.K.’nın anti-ABD’ciliğinin Wilson’un ulusların kaderini tayin hakkını "sözde" görmüş olmasıyla sınırlı tutmuş olduğunun da altını çizelim. Biz devrimci düşünen bütün herkesi pişmiş aşa su katan bu yeni oportünizme karşı ideolojik anlamda mücadele edilmesi gerektiği hususunda uyarmayı kendimize bir görev edindik. Türkiye’nin devrimci mücadelesi bu ve bunun gibi her çeşit oportünizme karşı yürütülebilecek birikimlerle doludur. Devrimci mücadelenin unutturulmaya çalışılan yitirilmiş ya da hayatta kalmış olan değerleri silkinip üzerlerindeki ölü toprağını atarak bir araya geldiğinde "bu salon züppelerinin de" işi bitmiş olacaktır.

Genel anlamda emperyalist politikalara karşı takınılan tutum farklı sınıfların kendi genel ideolojilerini, bakış açılarını yansıtır. Bir taraftan mali sermayenin artan gücü, diğer taraftan Pazar paylaşımının derinleştirdiği çelişkiler mülk ve mevkii sahibi olanları emperyalizmin saflarına doğru sürükler. Emperyalizmi allayıp- pullamanın, ABD’ye karşı Avrupa kapitalist devletlerine bel bağlamanın,iç dinamiklere gereken önemi vermemenin günümüz Türkiye’sindeki özelliğidir bu. Elbette emperyalizmin ideolojisi bilinç seviyesi düşük ve diğer öteki sınıflardan kendilerini ayıran bir Çin seddi olmadığından şu veya bu şekilde yoksul emekçi sınıfların içine de sızar. Bunu kimileri bilmeden kimileri de sübjektif niyetleri doğrultusunda yapar.Burjuvazinin ideologları genellikle emperyalizmin tam egemenliğinin derin köklerini gizleyebilmek için büyük çaba sarf ederler.Lenin’in dediği gibi "özel ve ikinci derecede kalan ayrıntıları birinci plana getirmek" gülünç gelebilecek tasarılar ve önermelerle "dikkati temel noktalardan kaydırmak için çaba gösterirler". Bugün D.K. oportünizminin yapmaya çabaladığı şey de objektif olarak budur.

Emperyalizmin kendine özgü siyasal özelliği olan mali oligarşinin sadece ulusal değil uluslar arası düzeyde oluşturduğu baskı ve serbest rekabeti ortadan kaldırması yüzünden her alanda artan gericilik ekonomik temeli bakımından gerici olan ancak politik bakımdan demokratik küçük-burjuva muhalefeti ister istemez harekete geçirir.Buna dikkat edilmezse uygulamada pratik bakımdan emekçi sınıfların mücadelesinin onun dümen suyuna girmesi kaçınılmaz olur. 1960’lar sonrası D.K.’nın "işçi sınıfının mücadelesi" olarak  "bayraklaştırdığı" TİP oportünizminin yapmaya çalıştığı şeyle bugün kendisinin Demokratik Cumhuriyet açılımı üzerinde tezgahlamaya çalıştığı şey aynıdır.TİP’ in işçi sınıfının o dönemlerde moralitesini düşürme taktiği ile bugün D.K.’ nın kuşatmada yaşayanların moralitesini düşürmeye çalışma taktiği birbirine tıpatıp benzemektedir. Şimdi bu eski kuşağın devamı olan yeni D.K. oportünizmi "Amerika'ya karşı Amerikan ilkelerinin ortaya konulması" ndan söz ederken burjuva demokrasisinin Avrupa ayağında unutulmuş “son Mohikanı” olma iddiası içinde Ortadoğu’nun kuzeyinde yaşayanlara sesleniyor ve "ikiyüzlü" davranmamaları için önerdiği ilkeler doğrultusunda mücadele etmelerini öğütlüyor.

D.K.’nın "..Lincoln’ların insan haklarına dayanan ulusçuluklarının geleneğini" savunmayı önerirken gerçekte neyi önerdiğini bir de Lenin’in ağzından öğrenelim: Lenin Birleşik Devletlerin 1898’de İspanya’ya karşı açtığı savaşı aykırı bulan ve Filipin yerlilerinin önderi olan Aginaldo’ya reva görülen işlemi “şoven yasa tanımazlığı” diye tanımlayanların LincolnIn sözlerini –tıpkı D.K. ‘nın Amerika’ya hatırlatmak gerektiğini savunduğu gibi- yinelediklerini belirterek şöyle devam ediyor: "Ancak, bu eleştiri, büyük ölçekli kapitalizmin ve gelişiminin doğurduğu güçlere katılmaktan kaçınırken emperyalizmle tröstler arasında ve dolayısıyla emperyalizmle kapitalizmin temelleri arasında bulunan çözülmez bağları görmekten de kaçındığı sürece 'masum bir dilek' olarak kalacaktır." Evet D.K. sizde küçük-burjuva dar görüşlülüğünüzle bu bağları görmekten kaçındığınız sürece önerdikleriniz "masum bir dilek" olarak kalacaktır. Marksizmi somut koşulların somut tahlili olarak değil soyut bir anlam yığını oalrak gören ya da tamamen Marksist olmadığını iddia eden bütün yazarlar emperyalizmin karşısına ya serbest rekabeti, veya serbest rekabetçi dönemin bütün özelliklerini, demokrasisini, ilkelerini ortaya çıkarırlar ya da anlaşmazlıkları ve savaşı körükleyen projeleri suçlarlar, olmazsa bir takım "masum dileklerde" bulunurlar. Bunların bu saflığına şaşmamak gerekir. Üstelik böyle saf görünmek ve emperyalizmin egemenliği altındaki bir Ortadoğu’da ciddi ciddi uluslaşmanın Amerikancı ilkelerinden bahsetmek, mücadeleden değil, uzlaşır olmaktan söz etmektir. Bu tarzda davranmak onların işine gelir. Emperyalizmi tahlil etmek ve çelişkilerinin derinliğini sergilemek dururken, bu çelişkilerden sıyrılmaya çalışmak,ikinci ya da üçüncü derecede önermelerde bulunmak uzlaşmacı bir niyetten başka geriye ne bırakır ki.