Bayrak Provokasyonunun Düşündürdükleri ve Demokratik Toplum Hareketinin Kısa Eleştirisi
Yazar M. Toros Gürkaya   
Salı, 05 Nisan 2005

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar “ diyordu Marks, “ ama kendi keyfiyetlerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar “ diye eklemeyi de ihmal etmiyordu.

Dünyada burjuva araştırmacıların önemli bir kısmının dahi hak verdiği bu toplum-bilimsel yaklaşımı Demokratik Toplum Hareketi Oluşumu (D.T.H.) başlangıcından bu yana unutmuş göründü.

Ama tarih Ortadoğu gibi geniş bir coğrafya içinde yazılmak istenince ne yazık ki, bölgenin Kürt aşiret ilişkileri üzerine çöreklenmiş ilkel milliyetçiliğinin olanca ağırlığı D.T.H. yöneticilerinin beyinlerinin üzerine bir dağ gibi çöküverdi.

“Genel yaklaşım ve ilkeler üzerine “ sayfalar dolusu yazılarda anlatılanlarla yapılanlar arasında giderek büyüyüveren uçurumlar oluşuverdi.

Ve böylece kendilerini; bir halkın kaderini kendinde cisimleştiren ve bu yüzden tarihimizde sıkça rastlandığı gibi bedelini tecritte- yalnızlığa terkedilmişlikle ödeyen bir inisiyatifin barışçıl ve devrimci söylemlerinin, ilkel milliyetçi güdülere karşı uyarılarının ve güncelleşmesini arzu ettiği tarihe ilişkin açılımlarıyla ilgili çırpınışlarının aksine, “Sezarın hakkını Sezara “ vermeden “bağımsız ve bağlantısızmış “ gibi, bir başka biçime dönüştürmeye çalışarak yepyeni bir şeyler yaratıyorlarmış gibi göründüler.

Böylece daha ilk baştan her şey sahte bir kılığa bürünmüş oluverdi.

“Genel yaklaşım ve ilkelerinde” Demokratik Cumhuriyet açılımının özüne ilişkin temel hiçbir önermede bulunmadılar.” Bağımsız ve bağlantısız” görünme gayretleri onları Demokratik Cumhuriyetle ilgili temel materyal ve ana konağı sağlayan “1919’ların güncelleştirilmesini”, tarihsel ve sınıfsal bütün yapısıyla bir kenara itmelerine yol açtı. 1919’ları savunurlarsa “Kemalist” görüneceklerini sandılar. Bu korku saflarında ilkel milliyetçi benlikleri cesaretlendirdi. Etkili oldukları basın ve medya olanakları içinde 1919’ların öne çıkartılması gereken tarihsel ve sınıfsal temel yanları arka plana itilirken, belirgin olmayan tali yanlar öne çıkartılarak eleştiriye tabi tutuldu. Böylece daha işin başından itibaren 1919’larla birlikte Demokratik Cumhuriyet’in ruhuna da fatiha okunmuş olundu.

“ Genel yaklaşım ve ilkelerinde”, “ Türkiye’de halka dayalı bir siyaset kültürü ile yola çıktıklarını”, “ ..bütün partilerden farklı olarak… partileşme sürecini halkla birlikte tartışarak”, “ .halkın demokratik iradesinin en geniş katılımıyla şekilleneceğini”, “. Demokrasi mücadelesine katkı sunmak isteyen tüm kesimleri kapsamayı amaçladıklarını” belirttiler.

Türkiyeli aydınların, devrimci-demokratların katılımını bekledikleri (!) “ Aydınlar ve halkla buluşma toplantıları” düzenlediler. Özellikle batı illerinde katılım ve konuşmaların sınırlandırıldığı gönülsüzce düzenlendiği her haliyle belli olan bu toplantılarda, aydınların yeterli ilgi göstermediği Özgür Gündem gazetesi manşetlerine taşınarak Türkiye solundan yakınıldı. “ Ne yapalım gelmiyorlar, o zaman bizde bir Kürt partisi kurarız, Türkiye’nin meselelerine sahip çıkarız” ( Feridun YAZAR, Ümraniye toplantısı) diyecek kadar Demokratik Cumhuriyet kavramını anlamsızlaştırdılar. DEHAP gibi onlardan daha kurumsal bir parti ortada dururken, ona benzer yapıda başka bir parti kurmanın mantığını saflarında doğuracağı ikilemlere aldırmadan bir türlü açıklayamadılar. Yoksa düşünülen parti tecritte yalnızlaştırılan inisiyatifin altını çizdiği İttihat Terakki ve CHP değil miydi? Az çok tarihle ilgisi olan meselelere duyarlı biri açısından İttihat Terakki denilirken Enver Paşa milliyetçiliğinden bahsedilmediğine göre, CHP denilirken de 1948’lerden günümüze gelen CHP kastedilmediğine göre, bir ilke olarak örneklenmiş bu tarihsel olguların “ Kemalist “ söylemlere yol açar endişesiyle atlanılmasını da beraberinde getirdi.

Ve böylece sonunda 1919’ların güncel kılınması ve bir ilke olarak altı çizilmiş olan olguların tarihsel ve sınıfsal analizlerinden uzaklaşılarak, artık içi boşaltılmış bir Demokratik Cumhuriyet kavramının üzerine Demokratik Konfederalizm kavramını 21 Mart Nevruz kutlamaları fırsat bilinerek yeni bayraklarla bezenmiş olarak ortaya konuldu.

Yığınlara karşı yeni bir şeyler yaratılacağı umuduyla göründükleri Nevruz kutlamalarında, yıllardır horlanmış ve itelenmiş bir halkın her şeye rağmen içselleştirmiş olduğu tarihsel barışçıllığının koşullarında, tecritteki insanın bu yığınlar üzerindeki etkisinin bir sonucu olarak, onun gerçek söylemlerini değil sadece ve sadece resimlerini portrelerde canlandırılmasına göz yumdular.

Ve böylece tarihin yeni sahnesinde Türkiye değil Ortadoğu ölçeğinde saygı göreceklerini sandıkları Demokratik Konfederalizm’ le eğretilenmiş bir kıyafetle ve eklektikleştirilmiş bir “Öcalan ağzıyla” ortaya çıkarak ilkel milliyetçiliğe prim vermiş oldular.

İşte bunun gibi L.Zana , konfederalizm bayrakları altında “ Leyla “ ve “ Caney “ türkülerinin eşliğinde Fatma Öcalan’nın elini öperken, bütün bu oldu- bittiler açısından içerdekine saygıda kusur etmiş olmanın acısını duymuyor muydu?

Neticede egemen güçler tarafından yaratılabilecek bütün provokasyonların, ilkel milliyetçi duyguları kabartabilecek bütün davranışların ve en nihayet Demokratik Cumhuriyet’i anlamlaştırabilecek bütün olgulara fiziki darbe vurulabilmesinin her türlü yolu ve zemini D.T.H. yöneticilerinin kendi elleriyle yaratılmış olundu.

Sünni’si Alevisi, Türk’ü, Kürdü ile kozmopolit bir il olan Mersin’de Nevruz kutlamaları sırasında çocuk yaştaki iki genç üzerlerine fırlatılan Türk bayrağını öfkeleri içinde çiğneyip yakmaya kalkışınca olanlar oldu. Bunu fırsat bilen görsel medya ve burjuva basın tetiklenmiş gibi olayı manşetlerine taşıyıverdiler. Köşe yazarları hemen sivrilttikleri kalemleriyle konuyu işlemeye başladılar. Ardından devletin yetkili ağızlarının “ lanetler” ve “ yeminler” okuyan açıklamaları geldi. Hükümet “ laf ettirmeyiz” dedi. Siyasal partilerin bir kısmı “ alçaklık”“ bunlar çapulcular” demekle tepkilerini kamuoyuna duyurdular.MHP ve Ülkü Ocakları “ Bayrağa saygı yürütüşleri” düzenlemeye başladı. Devlet RTÜK aracılığı ile Tv kanallarına ulusal bayramlarda olduğu gibi ekranlarına Türk bayrağı yerleştirmeleri çağrısında bulundu.Bayrak kampanyasına çeşitli illerdeki işyerleri ve evler de kendiliğinden katıldı. Ve ülkede dengeler barış koşullarının aleyhine yeniden değişmeye başladı.

Mersin’de yaşanan olayı D.T.H. ve DEHAP yöneticileri “ provakasyon” olarak açıklarken , çuvaldızı başka yere batırıyorlardı. Aslında bu açıklama zevahiri kurtarmaktan başka bir anlama gelmiyordu.

İşte böyle, bir kez insanlar tarihi kendi seçtikleri koşullar içinde ve kendi keyfiyetlerine göre yapmaya kalkışırlarsa egemen güçlerin ekmeğine yağ sürmekle kalmazlar, aynı zamanda bütün birikimler üzerine kurulmuş olan verileri de, geçmişten dersler alınacak olguları da kaybederler.