left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Mehmet Özgür arrow Türkiye  ABD İlişkilerinin Kısa Tarihçesi
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Türkiye  ABD İlişkilerinin Kısa Tarihçesi Yazdır E-posta
Yazar Mehmet ÖZGÜR   
Thursday, 28 February 2008

                                                                                           

           Türkiye – ABD İlişkilerinin Kısa Tarihçesi

 

Belki de birçok kez ele alınan bu konuyu bir de biz alalım dedik. Sivas Kongresinde Amerikan Mandasını savunanları düşünürsek Türk-Amerikan ilişkilerinin geçmişi daha eskiye dayanmaktadır. O dönem için söylersek ulusal kurtuluş savaşından çıkmış bir halk ve onun önderlerinin antiemperyalist dürtüleri daha güçlüdür. 1919 Sivas Kongresinde Amerikan Mandası çılgın fikri Amerikan müzaharesi (yardımı) adı altında yumuşatılsa bile bıçak sırtı bu kelime oyunu farkıyla o gün ki mecliste güç atlatılabildi. Lakin Kuvayi Milliyecilik, atlattığı bu tehlikeyi kolay kolay unutamadı. Ta ki bağımsızlık dürtüsü geriye düşüne kadar. Bu süreç İkinci Paylaşım savaşıyla katmerleşmiştir.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünyanın yeniden yapılanması sürecine girildi. Bu sürecin ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu’yu hedef edinmesiyle birlikte başladığını söylemek yanlış olmaz. Eski ABD Ankara Büyükelçisi George McGhee’nin anılarında o dönemin kuvvet komutanları 1946 yılında yaptıkları bir strateji analizi ile Ortadoğu’da Türkiye’nin mutlak suretle ABD çıkarları için kullanılması konusunda bir rapor sunuluyordu.

Postdam Konferansı’nda Sovyetler Türkiye’ye nota verecek şekilde kışkırtılıyor. O sırada İngiliz Himayesinde gözüken Türkiye 1945-1946’larda, İngilizler “Artık biz Türkiye ve Yunanistan’ı sırtımızda taşıyamayacağız” , diye açıklama yapıyor. Böylece Türkiye ABD’nin himayesine terk edilmiş oluyordu. O sırada Yunanistan’da iç savaş vardı. Bu Sosyalistler ile Milliyetçiler arasında süren bir savaştı. Türkiye notayı kabul etmemiş ama ABD ve İngiltere’den yardım istiyordu. İngiltere “Ben yardım edemem” açıklamasıyla ABD’nin dümen suyuna bizi yöneltmiş oldu.

12 Mart 1947’de Truman doktrini açıklandı. Özetle “bir ülke eğer komünizm taarruzu altında ise, ya da bu doğrultuda bir saldırı varsa ABD bu tehdidi önlemek için bu devletlere yardım etmek gereklidir.” şeklindeydi. 27 Mayıs 1947’de Türkiye ve Yunanistan’a Yardım Hakkında Kongre Kanunu olarak yasalaşıyor. Kanunun birinci maddesi “ABD Kongresi’nin Senatosu ve Temsilciler Meclisi tarafından kanunlaştırılmıştır.” diye başlayan kanun “... Bir başka kanunun hükümleriyle çatışmadıkça cumhurbaşkanı birleşik devletler çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda yardım edecektir.”

 Bu ister istemez hükümetlerin yardım alabilmek için ABD çıkarlarına uygun politikaları sergileme zorunluluğu getirmiş. Türk-Amerikan ilişkileri Komünizm korkusuyla ve ekonomik bağımlılıkla bu taçlandırılmıştır. Bu anlaşmalara bir imza attıktan sonra bütün bağımlı ülkeler gibi kurtuluş olmamış.

12 Temmuz 1947 tarihli Türkiye’ye yapılacak yardım hakkında anlaşma imzalanıyor. Aynı günlerde İsmet İnönü yeni bir demokrasi projesi açıklıyor. Böylece ilk anlaşma imzalanmış oluyordu. 4 Temmuz 1948’de Marshall yardımı için bir anlaşma imzalanmış, bunun bir mektupla olduğu bilinmektedir.

Dışişleri bir mektupla hem Marshall Planına katılmış, Demokrat Parti zamanında da NATO ya katılmıştır. İkili anlaşmalar serüvenimiz de böyle başlamıştır. O zaman ki ABD’li stratejistler hem Ortadoğu’yla hem de Sovyetler Birliği ile ilişkilerde her koşulda en güçlü devlet ve en örgütlü ulus olarak Türkiye’yi tespit etmişlerdir. Bunun için bölgedeki politikaları ve ABD çıkarları için müttefik olmayı uygun görmüşlerdi. İlk ikili antlaşma 1954 yılında yapılmış ve 1969 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

1956 ‘da Rockefeller, dönemin başkanı Eisenhower ‘a bir mektup yazıyor. Mektupta ilk askeri yardımların hangi ülkeye nasıl yapılacağının bilinmesi gerektiğine dair bölümde ülkeleri altıya ayırıyor. Birinci grupta Türkiye var ve mektupta şöyle söyleniyor ” Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde askeri ve politik nüfuz garantileyecek genişlikte ekonomik yayılma planını, Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız. Birinci gruba giren, bizimle dost olan ve bize uzun vadeli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur.(Örneğin Türkiye ) bazı hallerde düşünmenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğitimini artırıp mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir ama bu bize uygun, bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.”

5 Mart 1969 tarihinde yapılan anlaşma ile Türkiye’ye doğrudan ya da dolaylı bir saldırı ile karşılaşırsa ABD Türkiye’yi o kanuna dayanarak işgal edecek ve gitmeyecek bir yetkiyi elinde tutuyor. Kendi yasa ve anayasasına dayanarak istediği uygulamaları yapabilme yetkisi elde ediyor.

Aynı durumdaki bir başka anlaşma 8 Mayıs 1960 da yapılıyor ve arkasından askeri darbe 19 günde gelmese belki de fili işgalden söz edilmektedir.

1969 yılında yapılan İncirlik anlaşması yapılmış Bu anlaşma ile üsse ABD bayrağı asılmış. 1974 yılında Kıbrıs hareketiyle birlikte ABD ‘nin ambargosuyla askıya alınan anlaşma daha sonra tekrar yürürlüğe konmuştur. ABD bu söylenen politikalar uygulayarak 27 Mayıs’tan, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’le kadar bütün askeri ihtilallerde parmağı olduğu hep söylenmektedir. Ayrıca o dönemlerde ABD’nin kendi çıkarlarını askerlerle sağlama politikası gereği Latin Amerika’da, Endonezya’da, Yunanistan’da aynı dönemlerde iktidara hep askeri yönetimler gelmiştir.* (1 )


ABD’nin Günümüzde Dünyaya ve Bölgeye Bakış Açısı     


New York Times gazetesinin yazarlarından William Rivers Pitt, ABD imparatorluğunun her biri savaşlarla doğup güçlenen üç aşamadan geçtiğini yazdı. Çok satan “War on Iraq : What team Bush doesn’t want you to know” (Irak Savaşı: Bush ekibinin bilmenizi istediği şeyler ) adlı kitabın  da yazarı olan Pitt’e göre, birinci aşama Meksika- Amerikan savaşıyla başladı ve İç Savaş’ın bitişiyle güçlendi.

Başkan Eisenhower’in “askeri/endüstriyel kompleks” olarak nitelendirdiği oluşumun temelleri atıldı. İspanyol, Fransız ve İngiliz imparatorluklarının çökmesiyle birlikte ABD İmparatorluğu güçlendi. Pitt’e göre, Wilson’ın Almanya’ya savaş ilan etmesiyle 2 Nisan 1917’de ikinci aşamaya geçiş süreci başladı. İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılan zaferin ikinci aşamayı güçlendiğini belirten Pitt’e göre, o günden bugüne ekonomi savaşlarla ayakta duruyor.

1945 sonrası Sovyetlerle soğuk savaş Kore, Vietnam, Laos, Kamboçya, Angola ve Sina Yarımadasında aşanan sıcak temaslarla “ Halk, ufuğun ötesindeki yabancılarla korkutulduğunda çok kolay yönetiliyordu. Silahlanma kazanç kapısı haline geldi. Siyaset sahnesini ele geçiren askeri / endüstriyel kompleks, petrol endüstrisine göbekten bağlandı.”

Pitt, 1980’lerde ortaya çıkan 3. Aşamanın belirleyici özelliğinin “muhafazakâr hareket” olduğunu vurguluyor. Bu hareket Amerikan milliyetçiliğiyle evangelist Hıristiyanlığı (muhafazakâr Protestanlık) devlet dini haline getirdi. Yazara göre, muhafazakâr hareket uzlaşma ve uluslar arası işbirliği kavramlarını yok etti, sosyal devleti yıkmaya girişti. Varlıklı sınıfları ve şirketleri daha da zenginleştirildi.” Büyük hükümete” ulaşma hedefiyle istihbarat kurumlarına ve orduya trilyonlarca dolar akıtıldı.

Pitt ,”Amerikan Hıristiyanlığının evangelist / siyasi kanadının lideri George Bush’un başkan olmasıyla muhafazakârların en büyük düşü gerçekleşmiş oldu. 11 Eylül onların yükselişini perçinledi. Artık kalıcı savaş ve korkutarak yönetme tartışılmıyor. Artık asker  / endüstri / petrol karışımının egemenliği sorgulanmıyor. ABD’nin kutsal bir savaşa giriştiği fikri yaygınlaşıyor.” (2)

1989 sonrası  “Tarihin Sonu” kitabıyla prestiji artan Japon kökenli ABD’li Francis Fukuyama şöyle söylüyordu: “ Tarihin sonuna ulaştığımızı söylerken kastettiğim tarihi olayların sona ereceği değil, fakat insan toplumlarının farklı yönetim şekilleri bakımından evrimin modern liberal demokraside ve piyasa temelli kapitalizmde zirvesine çıktığı idi.”  Tam bu süreçte 11 Eylül geldi ve dayandı ABD yeni bir ideolog buldu. Samuel Huntington  “Medeniyetler Çatışması” tezi ile birden parlayıp Fukuyama’nın önüne geçti. Ama Fukuyama Irak savaşıyla yeniden gündeme girdi. Son kitabı tam da Ortadoğu’ya demokrasinin nasıl getirileceğinin profilini çiziyordu. Francis Fukuyama “Tarihin Sonu” kitabında şöyle söylüyor;  Ülkeler, sadece kendi sınırları içinde değil, aynı zamanda diğer tehlikeli düzensiz devletler için de devlet kurumları inşa etme becerisine sahip olmalıdır. Her şekilde devlet - inşası sanatı, dünya düzeninin sürdürülmesi için gereken geleneksel askeri gücü toplama becerisi kadar ulusal gücün önemli bir anahtar bileşeni olacaktır.” Böylece Fukuyama 11 Eylül’den sonra savunduğu “yeniden inşa” süreci ABD’nin Afganistan ve Irak’a saldırısında bir rol oynuyordu. Fukuyama’nın Irak’ın işgalinden hemen sonra geçen 2004 / Mayıs ayında piyasaya çıkardığı “Devletin İnşası “ adlı kitabı da bu tür bir maluliyet taşıyor. Fukuyama “Devlet İnşası”nda liberalizmi savunan bir isim olarak o ya da biçimde “biçimde güçlenmesini” öngörüyor. Ekonomik olarak küçük de olsa denetim açısından “yaygın”dolayısıyla etkin bir devletti savunuyor. Fukuyama 11 Eylül’den sonra “küreselleşmeye ve dünya barışına engel olan devletlerin düzeltilmesinden” söz etmeye başladı. Bu düzeltme de devletlerin işgal edilmesi ve yeniden yapılandırılmasıyla mümkün görülüyor. (3)


Sosyalist Aydınların Konuya Yaklaşımları Nedir?


Konuya yönelik karşı cepheden sosyalist aydınlardan ABD’nin saldırılarının sebebi üzerine çeşitli fikirler var. Bunları kısaca toparlarsak;

Tarık Ali ; “ABD, 11 Eylül’ü dünya haritasını yeniden çizmek için kullanıyor. Birleşmiş Milletler’de 189 ülke var. Bu 189 ülkenin 100’ünde ABD’nin askeri varlığı sürüyor. İnsanlar, “ABD tek başına hareket etmemeli, BM bünyesinden karar çıkmalı” dedikçe, iyi de BM nedir diye sormak gerekiyor.”   “ Ucuza elde edilebilecek en büyük petrol rezervleri İran, Irak, Suudi Arabistan’da, Arap Yarımadası’nda yatıyor. Şayet petrol olmasaydı bu ülkeler ABD’nin umurunda olmazdı. Deve eti ticareti yapacak değillerdi.” (29.03.2002)

Tarık Ali aynı röportajında Türkiye’nin bölgedeki konumu içinde şöyle söylüyor; “Türkiye önemli bir rol oynayabilirdi, hem Avrupa’da hem de Arap dünyasında. Ama bu olmuyor çünkü, bu bölgede ABD müttefiki olarak sürekli bir rol oynuyor. Türk generalleri için ABD’siz bir hayat düşünülebilir mi bilmiyorum”( 29.03.2002)

Tarık Ali başka bir tarihteki röportajında yine medeniyetler çatışması tezine şöyle cevap veriyor; “Huntington’ın tezi geçersiz. İslam fundamentalizmi ABD tarafından soğuk savaş döneminde komünizme karşı güç olarak yaratıldı. Mısır’daki İslami Cemaat, Suudi Arabistan’daki Vahabiler ABD tarafından desteklendi.”

“İnsanlar, ABD’ye gittiğimde bana cihat’ın ne anlama geldiğini soruyor. Ben de Brzezinski’ye sorun, diyorum. Çünkü Brzezinski (Carter ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı) Pakistan – Afganistan sınırında mücahitlere, ‘Tanrı adına savaşınızı gerçekleştirin, kâfirlere karşı savaştan kaçınmayın’ diyen kişidir.”  (01.04.2002)

Türkiye’nin bu süreçten nasıl etkileneceğine ise; “Irak’a karşı savaşması için Kuzey Irak’ta bir Kürt oluşumu gerçekleşirse bunun Türkiye açısından sonucu gayet açıktır. Bu durumda Irak’ta Kürtler özgürlük savaşçısı haline gelecektir. Türkiye’de bundan etkilenecektir.”(14.01.2002)

Prof. Dr. Mübeccel B. Kıray’ın 11 Eylül’e yaklaşımı ise: “Mesele Samuel Hu ntington’un bilmem kaç sene önce yazdığı “Medeniyetler Çatışması” değildi. Mesele, 1970’lerde Amerika’nın Vietnam yenilgisini ölçerek biçerek, orada neden başarısız olunduğunu düşünerek dış politikasını yeniden yapılanması; Pentagon’un da askeri olarak yeni bir politika, hepimizin bildiği gibi “Yeşil Kuşak” diye anılan ve komünizmi ezmeye dönük olarak bir muhafazakâr politikalar sisteminin bütün Sovyetler etrafında yaratılmasıydı. (...) Japonya’da da , Hindistan’da da aynı  biçim uygulandı. O dinlerde fundamentalist diyebileceğimiz gruplara paralar verildi, adamları eğitildi, okutuldu, yetiştirildi. İslam’a dönük olarak ise başta Pakistan’da olmak üzere ve Sovyetler’i Afganistan ‘dan çıkarmaya dönük olarak, Taliban denilen, yani medrese eğitimini tamamen Amerikan politikasıyla, komünizmi ezmek üzere alan bir grup ortaya çıktı. Bütün İslam memleketlerinde fundamentalistleri beslediler. Niçin beslediler? Medeniyetler çatışsın diye değil; ‘Komünistlerle mücadelede fikir olarak fundamentalizmi yayarsak, bunları yeneriz’ dediler ve hakikaten de dağıttılar orayı; ama ne oldu? “

Yine Ortadoğu’nun şekillendirilmesi konusunda; “Ortadoğu’nun Özbekistan’ı da içine alan Hazar bölgesinin nasıl paylaşılacağı, kimin hangi nüfuz bölgesine sahip olacağı konusunda da kıyamet kopuyor, Suudi Arabistan yerinden oynamıyor. Biliyorsunuz Amerika, Bin Ladin ailesini allayıp pullayıp tekrar Suudi Arabistan’a göndermişti, mesele çıkmasın diye.”

Ve Türkiye ve bölgenin geleceği hakkında; “ Bir tek Amerika ile Avrupa’nın bütünü kaldı petrol paylaşımını bakımından. Onun daha nereye gideceği hiç belli değil, Irak’ta ne olur, orayı çözmek için Suriye’ye sıçrar mı ateş; Türkiye ne yapar? Bizimkiler diken üstünde duruyorlar. Genelkurmayın bir dediğine iki demiyor Erdoğan, çünkü farkında ki çok derin pazarlıklar var ortada. Öyle küçük bakkal manevralarıyla olmaz. On tane uçak alayım, bir tane jet de sen ver.” (05.11.2004)

 Haluk Gerger’in 11 Eylül sonrası dünyanın yeniden yapılandırılması ve Türkiye hakkında şunları söylüyor: “BOP, bir rejim, ondan da öte, bir düzen değişikliği projesi olarak ele alınmalı. ABD, kendi yaşam biçiminden, kendi yaşam biçiminden, kendi imajından yeniden oluşturmaya çalışıyor dünyayı. Bunun için de bölgeye BOP ile amacına uygun yeni düzenler yaratmaya çabalıyor. Bu yeni düzende, Amerikan emperyalizmi, sadece şirketleri ve askerleriyle değil, değerleri, değersizlikleri, toplumsal normları, kültürel öğeleri, üniversiteleri, medyası sicil toplum örgütleriyle, kısacası, organik bir unsur olarak hayat tarzıyla varolmaya, kültürel bir füzyonla hâkimiyetini kurmaya yöneliyor. Burada sadece yeni Ortadoğu düzenleri değil, doğal uzantı olarak yeni kültür, yeni İslam, yeni halklar, tebalar da inşa edilmek isteniyor.”  

AKP’nin 3 Kasım da seçimi kazanmasıyla girilen sürece ise şöyle bakıyor; “ 3 Kasım’ da sermayenin bütün politik örgütlenmeleri tasfiye oldu ve yerine de devletle ilişkileri sorunlu  AKP geldi. Kurumsal güç dengelerinin bozulduğu, ilişki kalıplarının çatladığı, istikrarsızlık ve belirsizlik üreten, ittifakları vuzuhsuz bir rejim modeli artık Türkiye’yi taşıyamıyor, Amerika ile olan ilişkileri de eskisi gibi yürütemiyor. Burjuvazi - Devlet – Emperyalizm bağlantı modelinin neredeyse çöktüğü, ideolojik karmaşanın hakim olduğu bu iktidar kavgasında, kurumlar arası güç dengesinin reorganizasyonuna dayalı yeni düzen üretme çabasında, stratejik ilişkinin iki ana kutbu, sermaye ve Amerika ile ikisiyle ve her biriyle tek tek ilişki yapısında stratejik bağlantı noktası devlet arasında yeni bir modelin sancıları yaşanıyor.” (11.05.2004)


Bölgedeki Basın Yayın Organlarının BOP ve Türkiye’ye Bakışı


Katar Gazetesi El Şark’ta yayımlanan Dr.Muhammed Nureddin’e ait bir makalede, AKP Hükümeti’ne dikkat çekici uyarılar yapılıyor. AKP’nin BOP çerçevesinde üstleneceği yeni misyonun “ılımlı İslam” ülke modeli ve “hazır asker” olma planının kendi tabanından bile tepki göreceğini belirten yazısından çarpıcı kısa alıntılar yapacağım; “Türkiye, parçası olsun veya olmasın BOP’un ön cephesinde durmakta.”  “ (...) bu proje, Türkiye’de iki destek bulmaktadır. Birincisi, yönetim düzeyinde taklit edilebilir, istenen bir model olması. Yani İslam ve demokrasinin, İslam ve laikliğin ve genel olarak modernliğin izdivacı. Bu model, İslami dokuya sahip AKP’nin Kasım 2003’te laik temel sistem içinde yönetime gelmesi sonrası kendini gösterdi.

İkinci destek ise, Türkiye’nin NATO üyesi olması ve İstanbul’da 28 –29 Haziran ’da yapılan zirve toplantısında, NATO misyonunun Ortadoğu bölgesini kapsayacak şekilde genişlemesidir.

Türkiye’nin değişim projesinin unsurlarından olmayı kabul etmesi, hükümetin ‘Avrupa operasyonuyla’, yani Avrupa Birliği üyeliğine götürecek siyasi reformlarla irtibatı dikkate alındığında pek uzak görülmüyor. Zira AB, Ortadoğu Projesinde ABD’nin esaslı ortağıdır.

(...) “Ankara pratik olarak ABD’nin yönettiği, IMF’nin kontrol ve gözetimindeki ekonomik reform programına bağlı ve buna AKP Hükümeti yetkililerinin, ‘değişimin kaçınılmazlığı’ gibi açıklamalarını eklediğimiz takdirde Türk hükümetinin, Ortadoğu projesinin tamamen dışında olamayacağı ve İslam dünyasına model olarak gösterilmesi yönünde ‘gizli bir eğilim’ taşıdığı sonucunu çıkarabiliriz.”

(...)“AKP’nin yönetimde kalmasını sadece AB ve ABD desteğine bağlaması tehlikelidir. Çünkü BOP’a destek veren bir politika izlenmesi veya NATO’daki görevlerin genişlemesi noktasında öncül araç olmaya rıza göstermesi halinde, İslami taban desteğini geri çekebilir.”

“Acaba bizler, BOP vesilesiyle yeni bir mart tezkeresiyle mi karşı karşıyayız, yoksa içinde AKP’nin düşmanlıkları yenilemek ve kazanımları bitirmek dışında hiç bir şey elde edemeyeceğimiz yeni bir maceraya mı giriyor? “  

Yukarıda yorumsuz verdiğimiz yazı İslam coğrafyasında ABD karşıtı cenahın konuya bakış açısını net ortaya koymaktadır. Halkımızı bölgede çatışmaların önüne atıp, geçmiş kinleri kaşıyanlar neler elde edecek merak konusu doğrusu.

 


      Türkiye – ABD İlişkilerinin Kırılma Noktası,

Yeni Şekliyle Yeniden Yapılanmasının Gerekçeleri


1 Mart tezkeresi ABD sonrası Türkiye – ABD ilişkileri bir kırılma noktası geçirmiştir. Tezkereye TBMM’nin onay vermesi Irak işgalinde ABD’nin bocalaması ve katlanmak zorunda kaldığı maddi kayıplar sonucunda ABD – Türkiye ilişkileri sarsılmıştır. ABD’nin o dönem ki tehdit vari sözleri hatırlanırsa konu daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle stratejik ortaklıkta bugün mecra değişmiştir. Yeni güvenilir müttefik İsrail ve Kuzey Irak’taki Kürt Peşmergeler yani Talabani kuvvetleridir.   

Ama ABD’nin büsbütün Türkiye’yi gözden çıkardığını söylemek oldukça zor olacaktır. Zamanı geldiğinde yeni görevleri için ihtiyacı vardır. Çünkü daha önceki yazımızda da ABD li strateji uzmanları tarafından hazırlanan Avrasya’nın elde tutulmasının altın anahtarının Türkiye ve Ortadoğu’nun elde tutulması olduğunun altını çizen yazıları belirtmiştim. Ancak bu gün Irak İşgali sonrası Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması çerçevesinde ABD eski müttefikine fazla sıcak bakmamaktadır. Hatta mevcut rejimin değişmesi “Ilımlı İslam” adı altında Büyük Ortadoğu Projesinin rahat uygulanması için bir yapılanma öngörülmektedir.

Bush yönetimi iktidara gelince, preemptive preeminence (öncelikli üstünlük) adını verdiği, Türkçe’de “önleyici müdahale” anlamına taşıyan bir yaklaşımla yeni bir dış politika oluşturdu. Buna göre ABD “küresel tehdit” algıladığı yerlere, bu tehdit oluşmadan önce de müdahale edecekti. Yeni muhafazakârların (neo-conservative) oluşturduğu bu politika, küresel teröre karşı, ABD’nin dünya hegemonyasını öngören bir yeni strateji ifade ediyordu. Bu dış politika değişikliği, Türkiye’ye biçilen rolü de etkiledi: Türkiye artık Batı ile klasik Ortadoğu bölgesi arasında bir “savunma mevzi “ , “bir tampon” değil, “Genişletilmiş Ortadoğu” için yani Kuzey Afrika’dan Çin sınırına kadar kapsanan bir geniş bölgede, ABD’nin bir “saldırı üssü” olacaktı. Türkiye’nin rolü, bir savunma ülkesi konumundan bir saldırı üssüne doğru değiştirilince, radikal siyasal İslam’ı tecrit etme açısından, devletin nitelikleri de yeniden gündeme geldi. Tam bu noktada, ABD’nin radikal siyasal İslam’a karşı bir silah olarak kullanacağı Türkiye, karşı taraftan daha az tepki çekecek bir kimliğe kavuşturulmak istendi. Ve içerideki siyasal oluşumların da desteğiyle ortaya “Ilımlı İslam Modeli” çıktı.( 4) Türkiye’de işbirlikçi burjuvazi ve onun yeni temsilcisi AKP hükümeti bu süreçte yeni yapılanmaya ve ABD’nin Ortadoğu’yu paylaşmasında yer almak için elinden geleni yapmakta.


Türkiye’nin  “Yeni Stratejik Vizyonu” Nedir?  


Başbakan Erdoğan, Stratejik ve Uluslar arası Etüdler Merkezi’nde (CSIS) yaptığı konuşmada, Türkiye’nin yeni stratejik vizyonunu anlattı. ABD’nin küresel konseptiyle “kader birliği yapmış” bu vizyonun temel işlevinin, doğu- batı arasında bir köprü vazifesi olduğunu söylüyor. Maddeler halinde şöyle sıralıyor:

        “1)Hazar’da Köprüyüz

 Ortadoğu’nun yanı sıra Hazar havzasındaki hidrokarbon kaynaklarının değerlendirilerek, uluslar arası pazarlara taşınması ihtiyacı Türkiye’yi bir enerji koridoru haline getirmiştir. Beklentimiz, Amerikan firmalarının bu alanda Türk partnerleriyle daha fazla ortak yatırım gerçekleştirmesidir. Eminim ki, ülkemizin bu terminal konumu, yeterli olduğu ölçüde takdir edildiğinde yerli yabancı tüm aktörler için bir cazibe unsuru oluşturacaktır.


2) Kürtler’e Baskı Yapın

     Kuzey Irak’taki gelişmeler konusunda ABD’den daha fazla güvence bekliyoruz. Stratejik ortak olarak bunu beklemek en büyük hakkımız. Kürt devleti yaklaşımını sağlıklı bulmuyoruz. Irak’ın toprak bütünlüğü korunmalı. Irak’ta asker rotasyonunun İncirlik üssünden yapılmasına Türkiye müsaade etti. Biz stratejik ortaklığın devamını temenni ediyor.


3) Kıbrıs’ı Çözeceğiz

Kıbrıs, Türkiye’nin AB’ye girmesinde siyasi bir kriter değildir. Bir faktör durumdur. Kıbrıs’ta garantör ülke sıfatıyla bir çözümden yanayız. Annan Planı Referans alınarak çalışma başlatılmalı.


4) Ortamı Hazırladık

Vergi teşvikleri, serbest bölgeler, azaltılmış bürokratik işlemler gibi unsurlar, yabancı sermaye girişinde tayin edici olmayan fakat nispi kolaylık getiren yönlendirici faktörlerdir. Belirleyici unsurlar ise ekonomik ve siyasi yönden istikrarlı bir pazarın varlığıdır. Türkiye tüm bu koşulların yerine getirilmesi için uygun ortamın hazır olduğunu göstermektedir. (5)

Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması çerçevesinde Amerika’da Sea Island’daki G-8 zirvesinde gelecek için ortaya konulacak Ortaklık Deklarasyonun da Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’yu içine alan bölge için demokratikleşme sürecinin başlatılacağı ele alınmıştır. G-8 zirvesinde Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri kapsamında oluşturulacak “Demokrasi Yardım Diyaloğu”nun nitelikleri, G-8 belgesinde, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve G-8 ile Avrupa Birliği’nden kurumların ve bölge hükümetlerinin işbirliği içinde bir ortamda bir araya getirilmesinin hedeflendiği belirtildi.”

Toplantı sonrası Sayın Erdoğan şu açıklamalarda bulundu; zirve’ nin, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, adalet gibi değerlere çok önem verdiğini ileri sürerek.  Bir gazetecinin sorusu üzerine ne cevap verdiği çok ilginçtir.”Bu üzerimize düşen bir görevdir. Bizim burada sorumluluklarımız vardır. Bölgenin sorunlarının çözülmesi gerekmektedir ve reform çalışmalarının psikolojik altyapısı ve siyasi temellerini atmak çok önemlidir.” Ayrıca zirvede yaptığı dünya barışına yönelik yaptığı konuşmanın “çok beğenildiği” liderlerin Erdoğan’ı tebrik ettiği ABD Başkanı Bush’un liderlerin toplu resim çektirmesi sırasında Erdoğan’ın yanına gelip “You are a great man (büyük adamsın) “ dediği belirtiliyor.(6)


Bakalım bu çabalar açık ülkemizde düzenlenen NATO zirvesine gelene kadar Türkiye Hükümetinin eski güveni tazeleme için ne söyler verdiğini düşünmemize yardımcı olacaktır.

Peki bu ABD stratejistler tarafından ne kadar güven tazeleyici olacaktır. Bu sorunun cevabı açık ABD ‘nin Türkiye’de yaptırdığı kamuoyunu çalışmaları ülkemizin dünyada ABD karşıtlığında birinci sıraya geldiğidir. Üstelik hem de sivil toplum kurumları ki ABD’nin en çok ülkeleri karıştırmakta kullandığı yapılardadır. Aşağıdaki örnek güvenin hemen sağlanamayacağını daha çok tavizlerin verilmesi gerektiğinin açık örneğidir.

NATO toplantısı sırasında Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla hazırlanan programa, Alevi Bektaşi Federasyonu’na bağlı Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği’de bir semah gösterisi için davet ediliyor. Ancak dernek, Irak ve Filistin’de yaşanan olayları dikkate alarak, NATO üyelerine yönelik etkinliğe katılmak istemediğini bildiriyor ve teklifi reddediyor. Bu durumu görüşen ABF yönetimi de, federasyona bağlı Alevi örgütlerin programa katılmaması yönünde bağlayıcı karar alıyor. Hubyar sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, NATO Karşıtı Platform üyesi olduklarına dikkat çekerek. “Semah, barışın simgesidir.” diyerek, Alevi semahın, askeri topluluğun önünde yer almasının mümkün olmadığını söylüyor.(7)

27 Haziran 2004 tarihinde Kadıköy Meydanın tüm ülkeden iki yüz elli bin insanın katılımıyla kitlesel bir eylem yapılmıştır. Eylem  “Bush ve NATO Karşıtı Gösteri “ adı altında düzenlenmiş. “NATO Zirvesi, ülkeyi savaşın merkezine çekmek için toplanmıştır. NATO Zirvesi için ülkemize gelen işgalcileri, işkencecileri topraklarımızda istemiyoruz... Ölüm tacirlerini lanetliyoruz... Bush, Blair ve onların yardakçıları; çocuk katili askerlerinizle evinize dönün! ( Go Home ) Ortadoğu halkları adına sizi lanetliyoruz.” mesajı verilmiştir. Üstelik bu mesaj Yunanistan, Filistin, Irak, Mısır, Küba, Suriye, Belçika, Portekiz, Hollanda, Ürdün, Çek Cumhuriyeti ve Norveç’ten temsilcilerin önünde onlarında katkı mesajlarıyla perçinlenmiştir. Toplantının yapıldığı 28–29 Haziran günleri ülke resmen CIA, MOSSAD ajanları ve özel kuvvetler tarafından işgal edilen İstanbullulara toplantının yapıldığı vadi kapatılmıştır. Buna rağmen vadiye yakın noktalarda eylemciler ulaşa bildikleri her alanı anti- emperyalist gösterilerle donatmışlar hatta sokak çatışmalarına varan tarzda eylemler olmuştur.

Açıkça görülüyor ki komşu ülkelerdeki Soros ve çetesinin sivil toplum örgütleri üzerinden başlayan çalışmaları pekte ülkemiz için geçerli gözükmüyor. Anti-Emperyalist tavır halkımızın içinde her geçen gün büyüyor. Ülkemizi açık işgal altına almış Bush ve yardakçılarına İstanbul dar edilememişse de rahat edememeleri de sağlanmıştır. Ülkemizde anti-emperyalist bilinçli yüz binlerce yurtseverin olması ve ülkemizin eyleme katılmayan ama kamuoyunda ABD karşıtlığında birinci ülke olmasını sağlayan yurtseverleri de hesaba katarsak.   Bu da gösteriyor ki ABD nin bize hiçte güvenebilecek bir tavır için olmayacağı çok açık. Ayrıca 11 Eylül sonrası ABD politikası bölgemiz için çok nettir. Ülkemiz mevcut kurumları bunların bağlı olduğu anayasa ve yasalar değişmedikçe bu çok zor görülüyor.


 üç Cepheden üç Değişik Açıklama ve Bellek Tazeleme


Amerikan Senatosu sunulan belgeden bir alıntı; “ Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Yasası- 2004 “ adlı tasarıdan “ Dünya küresel terörün tehditi altındadır. Büyük Ortadoğu ve Orta Asya bu terörizm üreme zeminidir. O halde bu tehlikeli zemine müdahale edip yeniden düzenlemek sadece Amerika’nın değil, dünyanın istikrarı ve güvenliği için zorunludur.”

Uluslararası Af Örgütü’nün 2004 İnsan Hakları Raporu’ndaki saptama: “ ABD’nin ‘terör savaş’ı son 50 yılda insan hakları ve uluslar arası hukuka karşı en büyük saldırıdır. ABD’nin başına buyrukluğu, istediği zamanda, istediği yerde askeri güç kullanarak dünyayı daha tehlikeli hale getirdi.”

Genelkurmay İkinci Başkanı’nın açıklaması , “ Terörizmin öne çıkışı, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır... ABD küresel terörizm, kitle imha silahları gibi sorunları tek başına çözemez”

Sanırım yukarıdaki alıntılar gayet açık yoruma gerek var mı ben sadece hatırlatma yapıp bırakıyorum yorumu okuyucuma bırakıyorum.


Sonuç Yerine


Dünya kurulduğundan beri hiçbir dönem de dünyada hegemonya olarak tek güç olmamıştı. Roma İmparatorluğu dünya da tek başına hakim olduğu dönem de dünyanın her yerine bu kadar ulaşamadığı için Amerikan İmparatorluğu kadar dünyayı tahrif edecek bir yapılanma kuramadı.

Bu gün imparatorluk bulunduğu her yerde içinden geçtiği krizi aşmanın yolu olarak saldırı, imha ve yeniden yapılandırma operasyonu yapmaktadır. 1989 yılında YDD (Yeni Dünya Düzeni) adı altında başlayan bu yeniden yapılandırma süreci başarılı olamamıştır. Rusya, Çin ve Türkî Cumhuriyetler ( Şangay Beşlisi ), İran, Hindistan ve bu ülkelerin arasında yaptığı anlaşmalar bir nebze olsun denge unsuru olabilmişse de iki kutuplu dünya kadar etkili olamamıştır.

Yugoslavya’nın parçalanması ile Balkanlar’a giren, Asya Krizi ile Asya ülkelerini dizginleyen Avrasya’nın göbeğine Afganistan’ı işgal ederek yerleşen buralarda kurduğu üstlerle etkinlik ve faaliyet gösteren imparatorluk. Daha sonra Soros ve çetesi sayesinde sivil toplum örgütleri ve onlara aktarılan paralarla arkasına taktıkları apolitik gençleri “Turuncu” ya da “Kadife” devrim adı ile Balkan ve Avrasya coğrafyasında birçok muhalif alan dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

Kendi yarattığı “yeşil kuşak”  terörüyle 11 Eylül sonrası korku ve paranoya tesis ederek bunun sayesinde arkasına aldığı emperyalist ülkelerin de yardımı ile çalışmalarına hız vererek pervasızca sağa sola saldırmaktadır. Büyük Orta Doğu (BOP ) diye başlayan yeni uygulama İstanbul’da düzenlenen NATO zirvesi sonrasında daha genişletilerek Geniş Orta Doğu ( GOP ) ve Kuzey Afrika adı altında sürdürülmeye başlanmıştır. Türkiye ise bu yapılanmaya eş başkan olmanı gururunu yaşayan bir yönetimin eline düşmüştür.

Bush ve çetesinin açıkladığı gibi yeni strateji Akdeniz’den Hazar Havzasına; Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya bölgesini çıkar alanı ve hegemonya kavgası sahası saydığını bu bölgelerdeki rakip emperyalist güç odaklarını –ki başta Rusya ve Şanghay Beşlisi gelmektedir-köşe sıkıştırmak. Silah ve saldırı kapasitesini geliştirerek hem içinde bulunduğu ekonomik krizden çıkış hem de bundan sonra uzun bir süre dünyaya tek hâkim olma anlayışıdır.

Bunun için her yola başvuracağını Irak işgaliyle açıkça göstermiştir. Öne sürdüğü bahanelerin yalan olduğu ortaya çıkınca “ama nükleer silah üretme isteği vardı” gibi komik gerekçelerle ben istediğim kanunu dünyaya koyar ve uygularım demek pervasızlığını göstermektedir. Amerikan emperyalizmi daha geniş alanlara hâkimiyetini güçlendirme ve rakipleri geri püskürtme amacıyla her yol, yöntem ve araca başvurmaktadır.

Bölge ülkelerin toplumsal sorunlarını istismar edip; birbirleriyle sorunlu ilişkilerini, gerginliklerinin artması yönünde kullanarak, bütün bu ülkeleri istikrarsızlığa daha fazla sürükleyerek, dize getirme çabasındadır. İmparatorluk bölgedeki Çeçen, Azeri, Gürcü, Kürt, halkları için ayrı ayrı politikaları vardı. Suriye’de Kamışlı olayları, İran’da çıkarılan öğrenci ayaklanmaları Kosova bağımsızlık ve Arnavutlukta büyük Arnavutluk…

Ülkemizde etnik ayrılıklar üzerine oyunlar oynanmaktadır. Birçok etnik yapının yumuşak karnını kaşıyanlar “Halkların Kardeşliği” şiarının bu ülkenin halklarının kalplerinde daha ne kadar yaşayacağını da hesaba katmak zorundadırlar.

Bölgemizde askeri maceraya katılmamız geçmiş öfke ve kinleri kaşımak bölgede sıcak çatışmalara yola açacağı ortada iken İran’a Suriye’ye ya da başka bir Ortadoğu ülkesine yapılacak askeri müdahaleye ortak olmak asker göndermek ne kadar akıllıcadır tartışılır.

Ama Bush ve yardakçılarının unuttuğu bir gerçek vardır. Bu gerçek ülkemiz işçi sınıfının tarihsel deneyimleri ve halkımızın yurtsever bilincidir. Ülkemizde hiçte küçümsenemeyecek oranda bir yurtsever bilinç ve bölgesinde en deneyimli olan bir işçi sınıfı bulunmaktadır. Ayrıca bölge haklarının ve ezilen ulusların bağımsızlık ve eşitlik istekleri mücadelede önemlidir. Bütün bu güçler anti-emperyalist / anti-kapitalist direniş cephesinde birleştirebilirlerse tarih ortak düşman amerikanın yenilgisi yazacaktır.   

 

 Notlar: * Emin DEĞER Emekli Hakim Albay.1960’lı yıllarda MSB Hukuk Müşaviri sıfatıyla ABD ile Türkiye arasındaki ikili anlaşmalar sürecine katıldı. 77 yaşında bir  asker kökenli bir hukukçu. Emekli olunca avukatlık yaptı. Özellikle 12 Eylül döneminin sıkı yönetim mahkemelerinde yargılanan devrimcilerin ve düşünce suçlularının avukatlığı yaptı. Emperyalist ülkelerin Türkiye üzerindeki oyunlarını inceleyen araştırmaları ve kitapları var.”CIA – Kontrgerilla ve Türkiye” , “Bir Bilim Adamının Savunması – Tanilli Dosyası ve Anayasa El Kitabı” , “Uğur Mumcu ve 12 Mart – Geriye Dönüşün İlk Adımı “ adlı kitapları bulunmakta. Son  kitabı “Emperyalizmin Tuzaklarındaki Ülke : Oltadaki Balık Türkiye “

        ** Tarık Ali 68 kuşağının temcilerinden Pakistanlı yazar.

                       ***  Prof. Dr. Mübeccel B. Kıray  1923 İzmir doğumlu 1956 yılında profesör oldu.

                            1959 – 1973 yılları arasında ODTÜ ‘nün  Sosyal Bilimler Bölümü ,

                            1973 – 1982 arası   London Schools of Economics        

                            1982 –1989 a emekli olana kadar İTÜ ve Marmara Üniversitelerinde çalıştı.

                     ****  Dr.Haluk Gerger Amerika’nın Kara kitabı olarak adlandırdığı “Kan Tadı” aılı

                            kitabıyla bölgeye yönelik bakışını     dile getiriyor.

                    ***** Katar Gazetesi El Şark , Dr.Muhammed Nureddin , 20 Haziran 2004 ntvmsnbc.com sitesinden alınmıştır.

           Kaynaklar: 1) Emin Değer 09.06.2004 ve 11.06.2004 tarihinde  çeşitli sosyalist

                                 yayın organlarına verdiği mülakatlardan  derlenmiştir.    

                             2) A A 3 Mart 2005 Dış haberler derlemesi

                             3) Cengiz Erdinç Bush’un teorisyeni ideoloji yaratıyor 17 .04. 2005

                             4) Emre Kongar ABD, Ilımlı İslam ve Türkiye yazısı 12.07.2004

                             5) A.A haber derlemesi 29.01.2004 tarihli

                             6) Anadolu Ajansı haber derlemesi 11.06.2004 tarihli

                             7) AA haber derlemesi 20.06.2004 tarihli                           

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Türkiye  ABD İlişkilerinin Kısa ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right