left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dilek Özbek arrow Kardelen Çiçekleri
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kardelen Çiçekleri Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Monday, 13 March 2006

(Tüm 12 Mart Şehitlerinin Anısına)


Mucizelere inanır mısınız bilmem. Ama doğanın kendisi mucizelerle doludur. Doğada yaşayan organizmaların tümünde de türlü çeşitli, irili ufaklı yüzlerce ‘’mucize; kah yüzünü gösterir, kah erozyona uğrayıp kaybolur ve yokluğuyla doğal dengelerin derinden sarsılmasına neden olur.

Image 


Kışın acımasız soğuğunda, o soğuğa adeta meydan okurcasına karları delip de sarışın başını rüzgara karşı nazlı nazlı sallayan ‘’kardelen çiçekleri’’, işte bu doğa mucizelerinden yalnızca biridir. Üstelik tüm incelik ve zerafetine karşın, en asi mucizelerden biridir. Öyle ya; dile kolay koskoca karakışa narinliğine bakmaksızın kafa tutar, üstündeki tonlarca ağırlığındaki karı delip, güneşin altındaki yerini almalara soyunur. Sanıldığından fazla inatçı ve asi olmalıdır bunu yapabilmek için. Hani ‘’sarı inadı’’ denilen türden bir inat…


Yalnızca sarışın bir başı yoktur bu isyankar çiçeğin. En az soğuğa, ayaza, kara, kışa bakmadan başkaldıran çiçekleri kadar ‘’kök’’leri de olmalı toprak anaya sımsıkı yapışmış. Ve esas direncini ona bu kökler sağlıyor olmalı. Kökleriyle toprağından beslenebiliyor, öylece karakışa meydan okuyabiliyor olmalı.


Demek ki bir narin çiçek; şayet toprağı uygunsa, ve bu uygun toprağa sımsıkı yapışabilecek sağlam ve güçlü KÖKLER’e sahipse yaşayabiliyor, yaşarken de içinde yaşadığı ortama güzellik ve renk katabiliyor.


Peki ya KÖKSÜZ ise? Ya da köXüz ise?


İşte o zaman, ne KARDELEN kalır karakışa kafa tutup meydan okuyacak, ne de başka bir ÇİÇEK. Kar kaplar heryanı ve ne bir ses duyulur artık, ne de bir görüntü… Yalnızca uçsuz bucaksız bir kar çölü… Issız ve çorak.


Doğanın kendi içinde muazzam bir dengesi vardır. Bu dengenin korunmadığı her yerde ve zamanda, yalnızca bir ‘’tür’’ daha yok edilmiş olmaz, ona bağlı olarak zincirleme bir yokoluşlar silsilesine de kapı açılmış olunur. Bu, bilimce artık kanıtlanmış kural, doğanın en önemli varlıklarından biri olan İNSAN ve İNSAN TOPLULUKLARI için de geçerlidir. Şayet ‘’yaratılış’’tan bir bakıma da ‘’doğa’’yı anlıyorsak; ‘’insan’’ı ele alır ve irdelerken, onu da çiçekleriyle- kökleriyle, toprağıyla- coğrafyasıyla, neden ve sonuçlarıyla ele almak gerekiyor.


Bir bilim adamı ya da kadını değilim ve olmak iddiam da yok kuşkusuz; ancak belki de yetişme tarzım ve almış olduğum mimarlık eğitimimin de gereği, yaşamı da, devrimciliği de, sosyalistliği de algılayış tarzım; daima buna uygun oldu. Ve belki de sosyalist harekete intikal edişimin en başından beri Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya verdiğim değerin en büyük nedeni de kendi yaşadığımız coğrafyanın toprağını, tarihini, dosdoğru ve yerli yerince verebiliyor olduğuna dair kanaatim olmuştur. Sonrasında görmezden gelinemeyecek bazı eksiklikler ve reel politikalar anlamında her zamana ve her zemine uygun olmayabileceğini düşündüğüm bazı yanlışlar olsa da toprağın, yani toplumun temel analizleri açısından evrensel bir bilim adamı olma vasfını taşıdığına dair kanaatim hiçbir zaman değişkenlik göstermedi.


Peki ya KÖKLER? Bir 78 kuşağı devrimci bireyi olarak, ben de elbette devrimciliğe intikalimin en başından beri, kendimce kendi toprağıma da, kendi köklerime de daima önem verdim. Çünkü hep bildim ki; uygun toprak ve o toprağa bağlayan kökler olmadan, ne çiçek olur, ne çimen… Yozlaşır, kurur, çoraklaşır her şey.


Ve çünkü; bir çiçektir İHTİLAL!


Nereden çıktı şimdi bu ihtilalcilik de, sırası mı dediğinizi duyar gibiyim. Belki haklısınızdır; kelimenin bir manasıyla hiç de sırası değildir bekli de… Ama kelimenin bir manasıyla; tam sırası! Hiç değişmemecesine her zaman sırası!


Hangi manasıyla mı? Değişim, dönüşüm, gelişim adına ne varsa; üretkenlik, yaratıcılık, Şark kurnazlığına kardırılmadan dürüstçe yapıldığında toplumun her alanda önünün açabilecek ne varsa! Kadınların ezilmeyeceği, anaların evlatlarının ölümüne katlanmayacağı, açlığın, sefaletin ve işsizliğin toplum insanımızı esaret altına sokmayacağı, bireylerin özgürce yaratıcı olabilip fikirlerini korkusuzca ortaya koyabileceği, ‘’fikir suçu’’nun kelimenin her anlamında olmadığı, gelir dağılımı ve özgürlükler anlamında adaletin ve fırsat eşitliğinin sapına kadar uygulanabilir olduğu, bunlarla ilgili hiçbir beklentinin ne ABD, ne de AB tarafından sağlanmasının beklenmediği, mollalar demokrasisine de, çeteler şiddetperverliğine de ‘’dur!’’ denilebildiği; demokratik, özgür, adil, bağımsız olan ne varsa ülke halklarından esirgenmeyip bol bol yaşamalarına fırsat verilebilindiği; bu anlamda bir toplumsal değişimin- dönüşümün sağlandığı bir toplumu yaratma manasıyla…


Ben ‘’ihtilalcilik’’ten hep bunu anladım. Bu anlamda sevdim ve saygı duydum Marx’a da, Engels’e de, Rosa Luxembourg’a da, Lenin’e, Galiyev’e, Mustafa Suphi’ye, Mustafa Kemal’e, Dr. HİKMET Kıvılcımlı’ya, Nazım Hikmet’e, SON Apachi özgürlük savaşçısı Geronimo’ya, Fethi Gürcan’a, Talat Aydemir’e, Che Guevera’ya, Fiedel Castro’ya, Mao Chetezung’a, Mahir Çayan’a, Deniz Gezmiş’e, Sarp Kuray’a… Bunun için bu ihtilalci isimlerin hepsi benim değerim; bunun için hepsinin gerçek yaşamda bir tahtı olmasa da benim gönlümde birer tahtları var.


Her şeyden önce, sapına kadar İHTİLALCİ oldukları için!


Bu nedenle ÖLÜM’ü bile göze alabilecek kadar kendi her türlü olası mevkilerini de, rahatlarını da hiçe saydıkları için! Hepsini bir kez daha saygıyla anıyorum.


Belki bu toplumun % 99.9’u anlamayacak şimdi benim niye örneğin meşhur ve zengin artistler, Madonna, Hilary Clinton, ya da ELVİS, vb. gibi değerlerim olmak yerine ya da ‘’köşeyi dönmüş’’, başbakan, bakan, vb. olmuş birileri yerine bu andığım isimler gibi, kimi de eziyetin her türünü çekmiş, her tür ihanete acımasızca uğratılmış birilerini neden bu kadar değerli gördüğümü…


Belki ben bir mazoşistimdir. Ama bence hiç de öyle değilim. Ve bence tek bir nedeni var bu insanları sevmemin, onlara ve yaşamlarına saygı duymamın, yapılan, uğratıldıkları haksızlıklara da, saygısızlıklara da tahammül etmek bir yana İSYAN etmemin… Benim için fazlasıyla önemli, beni fazlasıyla ben kılan tek bir nedeni var: O da yukarıda andığım anlamda gerçek birer İHTİLALCİ olmaları! Ve şayet kendi ülke orijinalitemiz sözkonusuysa, adım gibi eminim ki; Mustafa Kemal’den başlayarak, hatta ondan öncesinde Resneli Niyazi ve diğerlerinden, Jön- Türk’lerden başlayarak biz; toplumsal varlığımızı fazlasıyla bu İHTİLALCİ insanlara borçluyuz. Onun için yüksek sesle ifade edelim, etmeyelim; kızgınız Fethi Gürcan’la Talat Aydemir’i idam edenlere de; 12 Mart’ta başlattıkları hukuksuzluk süreciyle 3 Fidanımızı asanlara da, Kızıldere’lerde katledenlere de, mapuslara koymalara doyamayanlara da…


Bugün, 12 Mart. Dönemin genç ihtilalcilerinin tümünü bir kez daha saygıyla anıyor ve onlara uzanan Amerikancı faşist çete unsurlarını bir kez daha nefretle kınıyorum. Yaşayan yaşamayan tüm ihtilalcilere yapılmakta olan her tür saldırganlığı da, her tür önünü kesme çabasını da ayırt etmeksizin nefretle kınıyorum. Çok öfkeliyim bugün, bildiğiniz gibi değil; o nedenle kabıma sığmıyorum.


Bıktım bu toplumun kendine; kendi şahsi çıkarlarına ters düşerek doğruları göstermeye çalışan, bu anlamda sorumluluk duyduğu için kendince bir yollara koyulan insanlarına gösterdiği horlamaya, ezmeye, baskı altına almaya, susturmaya, çamur atmaya yönelik davranış tarzından; bunun için uyguladığı her türlü kurgudan, her türlü tezgahtan, ali Cengiz oyunlarından, işkenceden, ölümden. Hepsinden bıktım.


Gene de İHTİLALCİ insanları sevmekten, tercihimi buna göre belirlemekten bıkmadım ama! Bıkacağımı da sanmıyorum. Çünkü İNSAN, bir toplum yaratığıdır ve bir toplum içinde yaşar. İçinde yaşanılan toplum; ne kadar yaşanmaya elverişliyse, ne kadar ‘’kalite’’ sunabiliyorsa bireysel yaşam anlamında; o kadar ‘’mutlu’’ yaşar. Ya sunmuyorsa? Ya 1919’larda başlatılmış koskoca bağımsız, özgür, demokratik toplum projesi gün günden geri götürüldüyse ileri gitmek yerine? Ve bu geri gidişe tavır alan ihtilalci genç insanları hep hak etmedikleri bir muameleye tabi tutularak, toplum topyekun kuşatılıp esir alındıysa günden güne, hergün biraz daha? İşte o zaman bu konularda bir daha, bir daha düşünmek, bir daha bir daha konuşmak gerekiyor. Bir toplumun esir alınış faturasının en çok ödetildiği bu insanları doğru tanımak, hak ettikleri yere koymak gerekiyor. Tüm 12 Mart şehitlerini, bu genç ihtilalcileri bir kez daha saygıyla anıyorum.


12 Mart ve genç ihtilalciler denince akla gelen isimlerden biri de Sarp Kuray. Bugün, onun da harcamaya alınışının yıl dönümü. Hala daha türlü çeşitli harcamaya alınma çabalarından öte… Onun için öfke duyuyorum. Bir toplum kendi ihtilalci insanlarına karşı nasıl bu denli acımasız, nasıl bu denli tüketici olabilir diye.


Kendi genç ihtilalciliğimiz yıllarında tanıştık Sarp Kuray’la… Ve hem büyüğümüz olduğu için, hem de bizim gibi 68 sonrası kuşak ihtilalcilerine ağabeylik yaptığı için ağabey dedik, öyle bildik, hala da öyle biliriz.


Kuşaklar arası kopuklukların devrimci harekete de, sosyalist düşünceye de zarar verdiğine inanırım. Zira bence TOPRAK; önce Anadolu, sonra Ortadoğu’dur ve KÖK; eski kuşakların birikimlerinin artısı- eksisiyle sonraki kuşaklara doğru ve dürüstçe aktarımı, değerlendirilmesidir. Kuşaklar arasında bu anlamda KÖPRÜ olmak, yazılı- yazısız tarihi eski kuşaktan yenisine doğru aktarmak, bu anlamda sapına kadar dürüst olmak; bir olayın KÖKSÜZ olmamasına, tersine; alabildiğince güçlü köklere sahip olmasına ve bunun için çiçeklenebilir olmasına neden olabilecek yegane YÖNTEM, yegane ahlaktır.


Bu yöntemi de bizlerle buluşturan kişi, ağabeyliğini kelimenin her anlamında ‘’dürüstçe’’, hakkını vererek yapmış ve yaşanmış birikimleri en ince ayrıntısına dek kendi daha genç kuşak arkadaşlarına sergilemekten asla kaçınmamış olan tek kişi olarak tanıdığım Sarp Kuray’dır.


‘’Ülkemizde de devrimci mücadelenin 70 yıla yaklaşan bir geçmişi var. Dolayısıyla hem teorik- ideolojik boyutta, hem de pratik mücadele anlamında bir birikim var, bir gelenek var. Türkiyeli devrimcilerin, ilk aşamada beğenseler de beğenmeseler de bu ortak geçmişin VARLIĞI üzerinde fikir birliği etmeleri gerekiyor. Tarihsel maddeciliğin Kurucu Ustası Marx’ın ‘insanlık tarihinin iç tutarlılığı’ bağlamında ‘yeni gelen her kuşağın, bir önceki kuşağın ulaştığı üretici güçlere sahip çıkıp onları yeni üretim için hammadde olarak hizmetlerine koşmaları yüzünden, insanlık tarihinde bir iç tutarlılık sağlanır’ tarzında formüle ettiği yaklaşımı, bizlerin ülkemizdeki devrimci mücadele sürecinin ‘iç tutarlılığı’ düzeyinde ele alıp irdelememiz ve uygulamamız gerekiyor. Bu yasa iradi olarak hayata geçirilmediği sürece, devrimci mücadelede ‘tekrar’lar kaçınılmaz zorunluluk oluyor. Devrimci harekete ‘öncü kadrolar’ üreten ‘Aydın’ gerçekliğinin taşıdığı tarihsel ve toplumsal özellikleri nedeniyle ‘tekrar’ lara çok açık yapısı, bu tarz bir ‘iradi’ görevi devrimcilerin önüne iradi olarak koymaktadır.


Devrimci mücadele bizimle, ya da bugün devrimci ortamda var olan bir diğer grupla- gruplarla başlamamıştır. Ülkemizde devrimci mücadelenin başlangıcı 1919’lara kadar dayanıyor.’’

(Sarp Kuray / 1988 Paris Konferansı/ Partizan Yolu’nun Feshi ve Yeni Yönelişimiz)


Alıntıdan da görülebileceği üzre Sarp Kuray, bu ülkenin kardelen çiçeğinin kendimize özgü melez toprağından beslenebileceği en kuvvetli ve sağlıklı KÖKtür. Bu durumda başka birilerinin de kendilerine köXüz siteler kurup Sarp Kuray’a veryansın edişlerine hiç şaşmamak gerek.


Peki ya KÖKSÜZ olmak ne demek? Koskoca bir devrimci mücadeleyi, o mücadelenin yaşanmışlık, ilim- bilim adına tüm birikimlerini ‘’yok’’ saymak ve ‘’yok etmeye’’ çalışmak

demek. Şu aralar üzülerek gözlüyorum ki; ‘’birileri’’ bunu kendine ‘’iş’’ edinmiş, hatta üzerinden her anlamda (hem ekonomik, hem kariyersel) ‘’rant’’ sağlamalara koyulmuş. Bizim asi çiçeği köXüz bırakıp soldurmak, ‘’köküne kibrit suyu dökmek’’ için ellerinden geleni artlarına koymama gayretkeşliğine soyunmuş.


Nasıl mı? İşte size bir örnek:

‘’Son zamanlarda Yalçın Küçüğünküne benzer pozisyonları savunan Sarp Kuray gibilerin ortaya çıkışı; öne çıkarılmaları ve bir kahraman gibi piyasaya sürülmeleri de bürokratik oligarşinin içinde bu gidişten memnun olmayanların toparlanma ve örgütlenme girişimleri çerçevesinde değerlendirilebilir.

…. Yalçın Küçük veya Sarp Kuray veya emekli MİT görevlileri, Kürtlerle ittifak politikasını, Bürokratik kastın egemenliğini yitirmemesi ve etki alanını genişletebilmesi için önermektedirler. Onların kaygısı Türk devletinin bekası, bunun için de Türk devletinin bir Türk- Kürt devletine dönüşmesidir.’’

(Demir Küçükaydın / köXüz sitesi / 15- 02- 2006 tarihli

‘’Komplonun Yedinci Yılında Durum’’ başlıklı yazı)


Alıntıyı yaptığım ‘’köXüz ‘’ adlı sitenin ve onun köksüzleştirme operatörü Demir Küçükaydın’ın yalnızca bu iki cümlesi bile kimliğini ele vermeye yeter de artar. Çünkü:

1- Her şeyden evvel, vatandaşı olmakla onur duyduğum ‘’Türk devletinin bekası’’nı istemenin ve bir ferdi olduğum ülkenin ‘’küçük Amerika’’, ya da ‘’küçük Avrupa’’, ya da bir başka ‘’küçük’’ bir şeye ‘’küçültülmesi’’ni hazmetmemek anlamında gerçekten de ‘’megaloman’’ olduğum (sitenizde hakkımda ilan edildiği üzre) iki kere iki dört edercesine bir gerçektir. Özetçe ve açıkca, Türk ve Kürt halklarının 1920’lerde temellerini birlikte attıkları, birlikte kurdukları ve her iki halktan insanların canı- kanı pahasına sınırlarını oluşturdukları Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını inkar etmenin de, yok olmasını istemenin de emperyalizmden başka hiç kimsenin (ne Türk, ne Kürt) işine yaramayacağı kanaatindeyim ve Demir Küçükaydın’ın bu kendi ‘’aslını inkar eden’’ soysuzluğunun; yalnızca devrimcilik anlamında değil, ulus kimlikleri anlamında da inkarcı bir ‘’köXüz’’leştirme çabası olduğunu düşünüyorum.

Kürt kökenli arkadaşları uyarıyorum:

Kendi ‘’ulusal’’ kimliğine karşı bu denli ‘’duyarsız’’ ve ‘’inkarcı’’ olabilen birileri, sizce nasıl olur da sizin ‘’ulusal’’ kimliğinize karşı ‘’duyarlı’’ olabilir? Buradaki ‘’soysuzluğu’’ ve ‘’karaktersizliği’’ görmemek için ya kör olmak gerekir, ya kendisi köksüz olmak gerekir, ya da hepten satılık bir emperyalizm ayakçısı olmak gerekir.

2- Ne Sarp Kuray’ın, ne de şahsen benim; Kürt meselesine yaklaşım göstermem, ‘’son zamanlarda’’ oluşan bir hadise değildir. Direk kendi intikal ettiğim süreçten itibaren belirtecek olursam; Sarp Kuray, daha PKK’nın varolmadığı 1978 yılındaki benim de başından itibaren içinde yer aldığım Partizan Yolu’nun kuruluş aşamasından itibaren (diğer çoğu sosyalist hareketlerdekinden farklı olarak) Kürt halkının varlığına ve onların haklı taleplerine sahip çıkmış, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1930’lu yıllarda yapmış ve zamanın TKP’sine sunmuş olduğu halde, 1970’li yıllarda dahi (kendi kulaklarımla Dr. Hikmet’in kendi sesinden dinlediğim Dev- Genç konferanslarından birinde açıkca gençlerden gelen konuyla ilgili soruya ‘’bu konu maça ister’’ diyerek Kemalist kesimle ‘’kopuşmama’’ tercihiyle konuyu geri çekmiş de olmasına rağmen; ki Demir Küçükaydın, bu konuları kendisinden sonraki süreçte devrimci olmuş benden eminim ki daha fazla biliyor olmalıdır) geri çektiği ‘’İhtiyat Kuvvet, Milliyet, Şark’’ başlığıyla yapmış olduğu analizleri getirip, bizim gibi kendinden sonraki kuşak insanlarının önüne koymuş bir devrimcidir. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da geçmiş birikimi sonraki kuşağa aktarmada ‘’dürüst’’ davranmıştır. Bu anlamda da ‘’kök’’ olunabilindiği için, 1986- 87 yıllarında tutuklu olarak yargılandığım Partizan Yolu davası ile ilgili yaptığım siyasi savunmamdaki konuyla ilgili bölüm, her şeyden evvel Demir Küçükaydın gibi ‘’sonradan’’ ve ‘’emperyalizmden icazetli’’ olarak ve gerçek SONRADAN, gerçek TATLISULARDA Kürt hadisesine sahip çıkışların gözüne batırılabilecek, faşizmin zindanına rağmen sahip çıkışı kanıtlayabilecek kendi adıma da belge niteliğindedir.


12 Eylül’ün askeri- faşist mahkemesinde savunmuş olduğum görüşler, o günlerin genel doğrularına uygun olarak ‘’ulusların kendi kaderini tayin hakkı’’ çerçeveli görüşlerdir.

Bugün gelinen evrensel konjonktürde ise, emperyalizmin ne Kürt, ne de Türk; hiçbir ulusa ‘’kendi kaderini tayin hakkı’’ vermek istemediğini, tam tersine etnik hadiseyi ( sırf T.C açısından değil, tüm dünya ülkeleri; Asya, Balkanlar, Sovyetler, Orta- Doğu ülkeleri açısından) böl- yönet fenomenine çevirmek isteyişi ve yeni bir bağımsız devlet oluşumuna dünkü kadarıyla bile olsa global dengelerin yetmeyecek oluşu gerçekliği; gerek Kürt Halk hareketi önderi Abdullah Öcalan’ın, gerekse de bu konuda geçmişten beri duyarlı ve tutarlı bir çizgisi olan Sarp Kuray’ın ve benim gibi arkadaşlarının olayın anti- emperyalist çözümünün 1920’lerin güncelleşmesinde yattığını düşünmemizin de tek nedenidir.


Bu noktada ben sormak istiyorum; devrimci süreçleri boyunca hiçbir gerçek fatura ödememiş olan ( ne 12 Mart’ta, ne 12 Eylül’de) ‘’gerçek mülteci’’, bugünün utanmasa Abdullah Öcalan’ı da ‘’Türk bürokratik oligarşisi’’nden yana Sarp Kuray isminin yanıbaşına iliştirecek olan Demir Küçükaydın; bu konuda 78’lerde, sonrasında 85- 86’larda ne yapmakta ve ne demekteydi? Bugünün Apo’dan bile ‘’hızlı’’ Kürtçüsü, o günlerde ‘’ne ile meşguldü?’’

Ayrıca, yıllardır sürdürmekte olduğu ‘’mültecilik’’in rahat koynundan kalkıp ülkesine geri dönerek tezlerini Sarp Kuray gibi, ‘’fatura’’sını göğüslemek pahasına

SAVUNABİLECEK midir? Herkesin; başkasının ‘’din’’ine küfretmeden önce kendi ‘’müslüman’’lığını sorgulaması; sosyal, siyasi ve insani AHLAK ve de ETİK gereğidir.

Ne yazık ki 12 Mart, 12 Eylül gibi süreçler; gerçek devrimci ve yurtseverler üzerinden silindir gibi geçerken, bu ülkeye bu süreçleri kurgulayan ve yaşatan Amerikancı çeteler;

‘’koyunun olmadığı yerde Abdurrahman çelebi’’ kesilerek yurtsever- devrimci ortamı soysuzlaştırıp köXüzleştirecek olan Küçükaydın gibi hem ‘’küçük’’, hem ‘’aydın’’ olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayanlara fazlasıyla ‘’yol’’ verdiler. Demir Küçükaydın’ın ‘’tescilli’’ işlevi; tıpkı 12 Mart sonrasında olduğu gibi, şimdi de gerçek ihtilalci aydınların önünü keserek yeni kuşakları devrimci birikimden kopartıp beyinsiz kılmak, çiçeği açmadan soldurmak için kökünü kurutmaktan ibarettir. Bu dediklerimizi, onun kökünden kopartılmış ideolojik ve felsefi yaklaşımında da görmek mümkündür.


İdeolojik Açıdan Küçükaydın Yaklaşımı:

Kendisini okuyup da kafası karışabilecek olan samimi inanış sahibi genç kuşaklar açısından meselenin bu yanına da eğilmek gereksinimi duyuyorum. Çünkü Küçükaydın’ın köksüzleştirme operasyonu, yalnızca kendisinin hiçbir zaman olamamış olduğu yurtsever- devrimci şahısların şahsiyetlerine yönelttiği belden aşağı seviyesiz vuruşlarla sınırlı değil…

Bir başka deyişle kendisi; yalnızca KÖKleri traş etmeye kalkışmakla yetinmiyor, kök salınacak TOPRAK’ı da üstünde çim bitmeyecek zehirli mantarlarla ve mikroplarla donatmaya, üstelik toprağın yapısal analizini de saptırmaya- çarpıtmaya uğraşıyor. Öyleyse bir bakalım, bunu nasıl ve hangi yoldan yapıyor:


Yaşadığımız coğrafyanın kendine özgü en ciddi ve bugün tüm dünyaca bilme kattığı ışığı tartışmasız kabul gören Marx- Engels’ce yöntem olarak yerli yerine oturtulmuş diyalektik tarihi materyalistçe analizlerini; bazı eksiklikler ve zaman zaman reel- sosyalist sapmalar içerse de temel olarak yerli yerince yapmış tek yurtsever- devrimci bilim adamı, hiç şüphe yok ki Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dır. Ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu tezlerini; Marx ve Engels’te henüz açımlanmamış olduğunu tespit ettiği ve bu tespiti sonrasında derinleştirerek özellikle ‘’Tarih, Devrim, Sosyalizm’’ adlı kitabında en genel neden- sonuç ilişkilerini açıkladığı Doğu toplumlarına dair toplumsal gelişim kuralları ve sonrasında 3 ciltlik ‘’Osmanlı Tarihi’’ ve diğer eserlerinde ele alarak toplumsal dinamiklerimize dair analiz ve açılımları, tarih öncesinin kandaşlık esaslı ‘’yazısız’’ dönemlerinden itibaren getirerek önümüze koyar.

Toplumumuzun şuuraltına itilmiş olsa da modern bir Batılı toplum olmayışımız nedeniyle içinden çıkılamamış olunduğunu tüm verileriyle ortaya koyduğu tezini özetlediği ‘’Tarih, Devrim, Sosyalizm’’ adlı kitabına yazdığı önsözde şöyle söyler:

‘’Klasik Tarih, metafizik metodu yüzünden: her çağın yalnız en mükemmel örnek yanını ele almıştır; doğuş ve ölüş anlarını yeterince önemsememiştir. Diyalektik metodlu klasik Tarihsel maddecilik; hangi çağda olursa olsun, insan Toplumunun, genel olarak ve son duruşmada, ‘’ÜRETİCİ GÜÇLER’’ le hareket ettiğini göstermiştir. Ama, özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde, o yere ve zamana göre somut olarak hangi ‘’Üretici Güçler’’in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini, artık Felsefe yerine yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf Bilim’e ısmarlamıştır.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Tarih, Devrim, Sosyalizm / sf. 18)

Devamla üretici güçleri teknik, coğrafya, tarih, insan olarak 4 gruba ayırır ve şöyle der:

‘’Gerçek insan: hem TOPLUM YARATIĞIDIR, hem TOPLUM YARATICIdır. Tarih, o gerçek insanın: belirli geçmişinden kalma gelenek- göreneklerle, içinde yaşadığı belirli Coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir Tekniğe ve metoda dayanarak yaptığı yaşama güreşinde, gene belirli bir seviyeye ulaşmış Kollektif aksiyonundan doğar ve gelişir. Tarihte her şeye can veren bu kolektif aksiyondur.’’ (a. g. e. / sf. 19)

Kitabın ‘’Özel Giriş’’ başlıklı bölümünde ise önce ‘’Türkiye’de buna lüzum var mı?’’ diye sorar, sonra da bu soruyu şöyle yanıtlar:

‘’Gerikalmışlığın en yakıcı problemleriyle kıvranan bir ülkede, 500 yıl önce sona ermiş bir çağ günün meselesi olabilir mi?

Geri ülkelerde Antika Tarih sanıldığı kadar uzak değildir. Sömürgelerin ‘gelişmemiş ülke’ durumuna itilmeleri, yeryüzünün beşte dördünde Antika Tarihin kalıntılarını günün konusu olmaktan çıkarmamıştır. Hemen hemen (Hint ile Çin bir yana bırakılırsa) bütün Antika Medeniyetler tarihi, Osmanlı ülkesinin tabii sınırları içinde olmuş bitmiştir. Osmanlı toplumu ise, Antika Tarih cycle’ını kapamış, Antika toplumların kumkumasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun beyni olan İstanbul ile, yüreği olan Anadolu toprakları üzerine kuruldu. Batı kapitalizminin 500 yılda geliştirdiği münasebetleri, Batılı hukuk normlarını 5 yılda Türkçeye çevirmek ve 50 yıl yürürlüğe geçirmek: 500 yıllık Antika ekonomi, politika, kültür, din, ahlak ve ilh. Gelenek göreneklerini, toplumumuzun enkonsiyanına (bilinçaltı- y.n) püskürtmekle kaldı.

O bakımdan, Türkiye’yi Antika Tarih kadar canevinden ilgilendirecek ikinci bir konu bulunamaz dersek, paradoks yapmış sayılmamalıyız. Başımızda estirdiğimiz hava ne olursa olsun, toplumumuzun içi genel olarak Antika Medeniyetlerin özellikle Osmanlı Antikalığının anıtlaşmış örneğidir. En modern millet, her şeyden önce bir tarihcil oluşumdur. Maddemize ve ruhumuza en ağır basan gerçeklik, Antika Tarihtir. En az 200 yıldır ne idüğünü bir türlü bilemediğimiz ‘’Batılılaşmak’’ sözcüğü: Antika Toplumdan yakamızı kurtarmaktır.’’

(a. g. e. / sf. 31)

Sonuçta toplumumuzun, gelişim açısından öncelikle bu anlamda bir ‘’sosyal psikanaliz’’e tabi tutulmasının gerekliliğini, geri kalmışlığının ve ileri gidebilişinin neden ve fenomenlerini tespit eder. Kabaca özetleyecek olursak geri kalış nedenleri; Antika Tarih’ten kalma, kapitalizm öncesi prekapitalist Tefeci- Bezirgan sermayeden ve Modern Çağın, vahşi kapitalizmin üretken evresini çoktan kapatmış emperyalizmden, bu ikisinin oligarşik birlikteliğinden ileri gelmektedir. Anti- tez durumundaki toplumsal dinamikler de Antika Tarihin ilkel komüna özellikli kandaş kabile formatlı yapısallıkları ile Modern Çağın devrimci sınıfı olan işçi sınıfıdır.

Antika Tarihten gelen dinamizmler ise ne yalnızca Alevilik, ne de etnik kökenli aşiretsel yapılardır. Bunlar elbette işçi sınıfımızın yanı sıra varolan ve Dr. Hikmet’in bizim gibi ülkelere dair yapmış olduğu tarih öncesinden kalma ‘’ilkel komüna’’nın kandaş özellikli gelenekselliğine dayalı toplumsal dinamikler tespitinin ne denli önemli olduğunun altını çizen dinamizmlerimizdir. Demir Küçükaydın’ın canı istediğinde ‘’can simidine yapışırcasına’’ sarıldığı, canı isteyince ‘’yok’’ saydığı; ancak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bizzat tespit ettiği ve mızrağın çuvala sığdırılamayacağı denli gözlerden kaçırılması olasılığı dahi olmayan bir diğer tarihsel devrimci dinamiğimiz daha vardır ki; yok sayılmak bir yana öteki toplum dinamiklerimize de külahları değişircesine (hatta zaman zaman da gerçekten külahları değişerek) ağır basar:

Bu Antika Tarihcil dinamiğimiz; asker- sivil aydın gerçekliğimizdir. Özellikle de Dr. Hikmet’in asla ‘’bürokratik oligarşi’’ betimlemesiyle tanımlamadığı, 70’li yıllarda bence yanlışa düşerek Kürt meselesinde taviz vermesine de neden olmuş, toplumumuzu bir ORDU- MİLLET kılmış olan ORDU gerçekliğimizdir. Yalçın Küçük’ün tezleriyle uzaktan yakından hiçbir ilgi ve alakası bulunmayan, Demir Küçükaydın’ın ‘’bürokratik oligarşi’’ olarak adlandırışıyla da hiçbir biçimde denk düşmeyen bu konu ile ilgili Dr. Hikmet’in 9 Mart’tan kısa süre önce yazdığı ‘’27 Mayıs ve Yön Hareketi’nin Sınıfsal Eleştirisi’’ kitabından aynen alıntılıyorum:

‘’Türk Ordusu Hanımlaşamaz

Oysa Birlik, Modern toplum anlayışında Birliksizliğin ta kendisi oldu. Çünkü Antika toplum anlayışında bir Lonca, usta ile çırağı nasıl birlik gösteriyorsa, tıpkı öyle, Paşa ile subayı birlik göstermek istemişti. Orduda: Paşa’lar Ustalar’dı, Albaylar Kalfalar’dı, daha alt subaylar Çıraklar’dı. Ordu ilişkileri bu Lonca ilişkilerine uygundu. Yetki ve Sorumluluk ustadaydı (Paşadaydı). Kalfalar (Albaylar) ancak ustaları kandırabildikleri ölçüde etken olacaklarına inanmışlardı. Çıraklar ne yapsalar, kendi başlarına iseler, isyancı durumuna düşerlerdi.

Bu Antika yapısı ile Silahlı Kuvvetler, kaç Paşa varsa o kadar Bölük’tüler; kaç Albay varsa o kadar Eğilim’diler; kaç subay varsa o kadar Asi idiler. Gerçekten Birlik olması için, ister istemez Lonca dışı Modern Toplum Sınıflarından birine uymak zorunda idiler.

19 uncu yüzyılda o sınıf, egemen Kapitalist sınıfı idi. Ordu bu sınıfın emrinde az çok oturaklı ve tutarlı, kendi Siyaset dışı Hiyerarşisi’ni yaşardı. Burjuva Ordusu adını alırdı. Derebeğilik yadigarı Toprak ağaları nasıl Kapitalizmde Modern (Büyük Emlak Sahipleri) sınıfı oldularsa tıpkı öyle, Lonca armağanı Ortaçağ Çeriliği de siyasetten uzak tutularak kapitalist düzeni içinde özel bir Töton Şövalyeleri gibi Silahlı Tarikat halinde saklandı.

20 nci yüzyılla birlikte, Kapitalist sınıfı, bütünü ile sınıf olarak egemen olmaktan çıktı. Yalnız Finans- Kapital adını alan Tekelci- İratçı bir zümre mutlak güçlülüğe erdi. Toplumda kapitalist sınıfının çoğunluk zümreleri ikinci kerteye atılınca, Bujuva Ordusu sosyal dayanaklarını yitirdi. Artık eski Milli Ordu’nun yerine, Antika çağın aylıklı askerlerini andıran, Sömürge Orduları türedi. Anayurdun Silahlı Kuvvetleri de, bir İmtiyazlı Kast durumuna sokuldu.

Türkiye’de oldu olasıya tümüyle ülkeye bir genlik getirmiş Kapitalist sınıfının, şartsız kayıtsız egemenliği tanınmadı. 19. yüzyıl boyunca Kapitalist sınıfının, yalnız Kompradorlar zümresi (yani yabancı sermaye ajanları) Türkiye’ye egemen idiler. Cumhuriyetle birlikte Kompradorların yerini Finans Kapitalist zümresi tuttu. Türk Ordusu Birinci Kurtuluş Savaşında Kompradorların dolaylı dolaysız ihanetleriyle dövüştü. Zafer üzerine bir Klasik Burjuva Ordusu olması düz mantıkla beklenebilirdi. Serbest Rekabetçi Kapitalizm çağı geçmişti. Finans- Kapitalin Sömürge Ordusu olması için ise: ne ekonomik, ne sosyal şartlar elverişli değildi.

Tükiye’nin Finans- Kapital zümresi, Tarihcil Devrimler gelenekli ve daha dün Milli Kurtuluş savaşı yapmış Türk Ordusunu, Kore Savaşı gibi uzak serüvenlerde Sömürge Ordusu yapmayı denedi. Türk askeri, Emperyalist lüks imtiyazı içinde yaşayan Amerikan askerine

‘’Hanım’’ adını takarak döndü. O basit ‘’Hanım’’ sözcüğünün çok yanlı derin anlamlarını, Türk olmayan bilemez.

Finans- Kapital Antika ‘’Moskof’’, modern ‘’Gomoniz’’ korkuluğunu var gücü ile sömürerek Türk Ordusunu NATO vb. ne katarken ‘’Hanım’’ laştıracağını umdu. Ekonomice ve Sosyalce bunun olanağı yoktu. Ne Türkiye genlikli bir modern kalkınmış ekonomi temeline sahipti; ne Finans- Kapital oturaklı ve tutarlı bir kapitalist sınıfının bütünlüğünü ve kendince haklılığını, meşruluğunu temsil ediyordu. O yüzden Türk Ordusu gerek maddesi, gerek ruhu ile, Finans- Kapitalin ne imtiyazlı metropol kastı, ne sömürge aylıklı askeri olamadı.

27 Mayıs bu ekonomik ve sosyal Kritik durumu gidermek yerine büsbütün açığa vurdu. Menderes DP’ si, Türk subayını lojman vb. yem borularıyla ‘’evcilleştireceğini’’ umdu. Aldığı karşılık umut verici olmadı. Demirel AP’si, Orko vb. yem borularıyla DP’ nin CIA’dan

Öğrendiklerini yeniden uygulamaya çabalıyor. Bu, Hacıağa çocuklarını Meclislerde ‘’Transfer’’ etmek, yahut halk oylarını kasaba tezgahında pazarlamak kadar kolay olacağa hiç benzemiyor.

O zaman Türk ordusuna tek yol kalıyor: Halk Ordusu olmak. 27 Mayıs ve sonrası, o çabanın bir denemesidir. Bilince çıkamadığı için kör dövüşüne dönmüştür.’’

(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi / sf. 349- 350)


Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1965’te yayınlanan ‘’İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz’’ eserine ilaveten yukarıda andığımız eserini 1970’te, 9 Mart olayına yönelik olarak yazmış ve yayınlamış idi. Kendisi, sonrasında 9 Mart’ı provoke eden ordu içindeki Amerikancı çetenin yönetiminde yapılmış olan 12 Mart askeri faşist darbesi döneminde, 11 Ekim 1971’de Belgrad’da yaşama veda ettiği esnada, 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesinde 146/ 1 maddesine göre idamı istenerek yargılanacağı, aralarında Sarp Kuray’ın da bulunduğu 110 sanıklı Deniz subayları, Askeri Tıbbiyeliler, Harbiyeliler ve Dev- Genç yöneticilerinin oluşturduğu davanın da 1 Numaralı sanığıdır. Sarp Kuray, bu davadan ötürü yargılanır ve cezaevinde yatarken, Dr. Hikmet bu dava nedeniyle yurtdışına kaçmak zorunda kalırken; Demir Küçükaydın hangi devrimci faaliyet içindeydi? Yoksa o zaman da tıpkı şimdi yapmakta olduğu gibi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış olan ve devrimcilikte de, dürüstlükte de asla tırnağı bile olmadığı ve olamayacağı Sarp Kuray gibi bir devrimci şahsiyetin ‘’öne çıkartıldığı, kahraman edildiği’’ (anladığım kadarıyla ‘’öne çıkarılma’’dan kastı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi zira) gibi abesle iştigal bir takım karaçalmalar peşinde miydi? Öyle ya! Bizlerin Demir Küçükaydın derekesinde ‘’derin devrimci’’ bilgi ve birikimlerimiz yok. Muhakkak ki emperyalizmin çetecileri; bazı devrimcileri, bugüne dek hep ‘’kahraman etmek’’ kastıyla işkencelerden geçirdi, zindanlara attı ve daha ağızlarını açıp da yalnızca bir fikri ifade ettiklerinde bile (hele ifade ettikleri Kürt meselesi ile ilgili bir fikir idiyse) evvelce kucağında besleyip büyüttüğü gerçek dava sanıklarını 7-8 ayda salıverip, tüm eylemleri saymış, her konuşmayı banda kaydetmiş olan bazı ‘’kahraman’’ devrimcilerin yerine Sarp Kuray gibi kendi adamlarına verir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını, sırf zorla ‘’kahraman’’ etmek amacıyla… Bu türden abesle iştigal yaklaşımları da ancak 12 Mart ve 12 Eylül faşizminin işkence ve zindan zulmünü yaşamayıp, bunlara dışarıdan bir seyirci

‘’romantizm’’iyle bakan ve yaşanılmış, yaşanmakta olan bu gerçekliği ‘’film karesi’’ zanneden, 60 yaşındaki bir devrimcinin müebbet mahkumiyetini, çocuk oyunu sanan bir cahil ancak düşünebilir şayet operasyonel kadro değilse…


Bu anlamdaki Sarp Kuray’ı karalama cycle’ının diğer ilginç isimleri ve mihrakları ise şunlardır: Kürt solunun Kemal Burkay’ı, dinci kesimin Abdurrahman Dilipak’ı ve Türk Solu çevresi… PKK’yı da, İHD’yi de topyekun olarak Amerikancı, solcu düşmanı, kontrgerilla ilan eden Türk Solunun kafatasçı başyazarı Gökçe Fırat, Demir Küçükaydın’ınkiyle ‘’pes yani’’ dedirtecek kadar taban tabana zıt gerekçelerle aynı Sarp Kuray’ın ‘’ordu’’yu zan altında bıraktığını ( 9 Mart ve diğer açıklamaları nedeniyle) iddia ederek şöyle söylemektedir:

‘’Fethullahçılar, Sarp Kuray ve ekibini kullanarak, Ordu’yu zan altında bırakmaktadırlar. Sistemli yayın ve kullanılan şahsın geçmişi kontrgerilla operasyonunu adeta gözümüzün içine sokmaktadır.’’ (Gökçe Fırat / 20- 02- 2006 tarihli Türk Solu başyazısı)

Kafatasçılığına Che Guavera ve Deniz Gezmiş maskları takmak suretiyle ‘’solcu’’ ve en ‘’derin devrimci’’ kesilmiş Türk Solu başyazarının Demir Küçükaydın ve çevresiyle ve de diğerleriyle ortak bir anti- Sarp Kuray kampanyasına dahil oluşu ve hemen hemen aynı tarihlerde dörtkoldan yıpratma kampanyasına soyunmuş olmaları tesadüf müdür bilinmez. Bence de topyekununun şayet azgelişmiş bir ülkenin beslenme yetersizliği nedeniyle azgelişmiş beyinlerinden ötürü söylenenleri alt alta ve üst üste koyup ifade edilen bütünlüğü içinde doğru kavrayamayışlarından kaynaklanmıyorsa; aynı emperyalist operasyonelliğin diğer ayakçılar sürüsü olmak, onları birleştiren yegane ‘’sola operasyon’’ çerçevesi olsa gerektir. Bu uluorta saldırganlığın, Sarp Kuray’a aynı operasyona ilintili olarak verilmiş olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla da fiilen ve fiziken alakalı olduğu da artık hiç kimsenin gözünden kaçmamaktadır. Olaylar, ayrıştırıcıdır. Lafa, söze hacet bırakmayacak denli ayrıştırıcıdır. 60 yaşında bir yurtsever- devrimci şayet yaklaşık 30 yıldır, kendisine karşı yapılan her türlü baskı ve şarlatanlıklara rağmen hala yılmadan, inatla aynı şeyleri açıkyüreklilikle ifade ediyor, bunun için olabilecek her türlü rahatını da, konforunu da, kariyerini de, zenginliğini de tepiyor ve ağırlaştırılmış müebbet hapis gibi azımsanamayacak bir ceza almış olsa da fikrini ve bildiklerini söylemeye devam ediyorsa; orada türlü- çeşitli sol maskeli şarlatanın yapabileceği tek bir şey kalır; o da ‘’susmak!’’ Şayet kariyerizmleri, zaten fındıktan iri olmayan beyinlerini hepten buharlaştırıp kökünden yok etmediyse, şimdiden sonra yapabilecekleri tek mantıklı operasyon, ancak ‘’susmak’’ olurdu. Çünkü bu saatten sonra, gerçekten kimseyi ‘’kandırma’’ şansları kalmadı.

Operasyon dedim de, ne yazık ki özellikle 63’de Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’in idamından beri; ‘’ordu’’ kurumumuz, yukarıda Dr. Hikmet’in ifade ettiği ‘’sömürge ordusu’’ kılınma operasyonlarının envai türlüsüne tabi tutularak, emperyalizmin ‘’halk düşmanı’’ aracına döndürülerek ‘’hanımlaştırılmak’’ istendi. 9 Mart’ın evvelce en birinci dereceden ve en dürüstçe aktarımıyla Sarp Kuray tarafından ifade edilmiş yollardan provoke edilişi, hem bu ihtilalci kurumumuza, hem de onun emperyalizmce çok korkulan ülke halklarıyla birlikteliğine indirilmiş çok ağır bir darbedir esasen. Amerikan emperyalizmi, kuruma yönelik diğer çok yönlü kuşatmalarının yanı sıra; 60’lardan beri devamlılık arzeden biçimde, ordu- millet birlik ve beraberliğini kopartmanın peşine düşmüş ve ayakçıları vasıtasıyla türlü provokasyonlarını, bunun üzerinden yapmıştır. Çünkü emperyalizm, Kurtuluş Savaşı deneyimiyle gayet iyi bilmektedir ki, bağımsızlığımızın en büyük tedbiri, her şeye rağmen ve hala daha asker- sivil Jön- Türk geleneğimiz ve bu gelenek temelli ordumuzdur.


12 Mart ve devamı olan 12 Eylül darbeleri, 60 ihtilalinden beri ordu içine sızdırılmış Amerikancı çetelerce aynı zamanda bu anlamda bir ‘’böl- yönet’’ emperyalist taktiğine hizmet eden, gerek askeri, gerekse sivili bu anlamda köXüzleştirmeyi hedefleyen fiillerdir.


Sarp Kuray’ın; kendini tanıyan herkesçe bilinen, 9 Mart olayını ‘’sol’’ maske kullanarak provoke eden çetecilerin yıllardır saydığı ve sitede de tekrar tekrar belirtilmiş olduğu için yinelemeyeceğim isimleri; artık 9 Mart olayına dahil olmuş başka kesimlerce de ifade edilmeye başlanmıştır nihayet… Bu sitede baştan beri ifade edilmeye çalışılan bir diğer önemli gerçeklik, TSK’nin 60’lı yıllardan bu yana içine sızdırılan ve özellikle Kürt meselesi bahane edilerek gitgide içinde kurumlaştırılmış olan Amerikanvari gladio çeteselliğinin bu değerli kurumumuzdan hızla arındırılması gerekirliğidir. Bunu ifade etmek, asla bu değerli kurumumuzu yıpratmayı hedeflememekte; tam tersine, bağımsızlığımızın tek garantisi olan bu kurumumuzun, içeriden uğratıldığı bu emperyalist işgale son verilmediği taktirde kendi ülke halklarının ordusu olmaktan uzaklaştırıldığı ve gitgide uzaklaşacağı gerçeğinin altını çizmeye çalışmaktayız.

Hadiseyi, Dr. Hikmet’in 20 nci yüzyıla değin getirdiği ‘’hanımlaştırılamama’’ sürecinden devamla ele alacak olursak, bugün 21 nci yüzyıldayız. Pek çok şey değişti. Ancak değişmeyen bazı gerçeklikler var. Bugün emperyalizm, ‘’az gelişmiş’’ olarak gördüğü bizimki gibi ülkelerin varlık ve sınırlarına dahi göz dikecek kadar azgınlaşıp kudurganlaştı. Ekonomik ve sosyal yönden, toplumca perişanlık hakim. Ülkeyi yönetenler, bizi Abdülhamit istibdatından da geri yaşam şartlarına sürüklemekteler. Ülke halkları; Kürt’üyle, Türk’üyle topyekun bir gayrimemnunluk yaşıyor. İşsizlik, pahalılık, rüşvet, hortumculuk, mafyacılık, çetecilik diz boyu. Asker de, sivil de bu gidişattan huzursuz. Kürt meselesi, tamamen Barzani’ye endekslenilmek isteniyor. Özellikle 12 Mart ve devamı 12 Eylül’le başlayan ve sürdürülegelinen süreçte toplumun tüm dinamikleri birbirine düşürülmüş durumda… Askerle sivilin, Türkle Kürdün, dinciyle laikin, sağcıyla solcunun arasına yıllardır emperyalist çetesel provokasyonlarla sistemlice ‘’kan’’ sokuldu. Neredeyse tüm toplum dinamikleri, birbirini yok eden, birbirini kıran Kızılderili kabilelere döndürüldüler. Oysa bundan karlı çıkan tek bir güç var. O da emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri…

Ülke halklarından birinin kimliğini tanıyormuş edalarında kendi kimliğini inkar eden ve kendi toplum insanlarının kendi kaderini kendilerinin tayin etmesine sahip çıkmak yerine, ülkesinin tüm halklarının kaderinin tayinini emperyalizme ısmarlayan aslını inkar eden soysuzlardan ve köksüzlerden değilsek şayet, ‘’milli’’ bir değer olunmadan ‘’evrensel’’ bir değer olunamayacağının bilincinde olabilecek kadar şuur sahibiysek, mülteciliği geçim kapısı edindiği için bir başka her ulusun insanlarını (hele de Amerikalı ve Avrupalıysa) kendi insanımızdan çok üstün görüp, kendi Türk- Kürt insanımıza da ‘’otantik’’ bir turistik figürler kalabalığı perspektifiyle yaklaşmayı ‘’aydın’’ olmak zannetmiyorsak; daha fazla köleleştirilip cariyeleştirilmeden, bu duruma müdahale etmek zorundayız.

TSK; bir an evvel kendi bünyesine nüfuz ettirilmiş olan emperyalist çetelerden ve kendini kendi ülke halklarıyla sistemlice karşı karşıya getiren, tüm emperyalist tezgahtarlıklara rağmen hala ülke halklarının gönlünde en güvenilir ve en devrimci, ülke bağımsızlık ve birliğinin en önemli garantisi olma vasfını koruyan bu kurumumuzun halkın gönlündeki yer ve değerinin zedelenmesine neden olan bu yasadışı kurumlaşmalardan arınmalı, yıllardır halkıyla arasına duvar örülmesine neden olan gidişata derhal son vererek yüzünü tekrar kendi halkından yana çevirmeli, yeniden halkın ordusu olmaya yönelmelidir. Bütün bu bölünmüşlüğü yeniden toparlayabilecek tek çerçeve, 1919’ların güncelleştirilerek emek eksenli anti- emperyalist bir yurtsever cephenin; Türk- Kürt, dindar- ateist, asker- sivil demeden kurulmasıdır. Abdullah Öcalan’ın bu konudaki yaklaşımı da, bunun yapılabilirliği açısından asla bir dezavantaj değil, tam tersine avantajdır.

Yaşanılan özellikle 12 Mart ve devamı 12 Eylül süreçleri, yalnızca TSK’nde değil, tüm toplumda da, tüm STK’lar ve sendikalarda da, üniversiteler, yargı kurumları vb. tüm toplumsal kurumlarımızda da, her türden yönetsel mekanizmalarda da, her kesimden halk tabakalarında da, solcu ve sosyalist kesimlerimizde de ağır tahribatlara, kokuşma derecesinde çürüme ve yozlaşmaya neden olmuştur. 12 Eylül Amerikancı silindirinin; ordu üzerinde yarattığı tahribattan sözederken, diğer kesimlerde yarattığı tahribatın hesaba katılmaması haksızlık olur. 12 Eylül’le Amerikancı çeteler; her tarafı dört koldan kuşatırken, elbette ilgi ve alakalarını; kendisine problem olabilme potansiyelindeki ağırlıklarına göre gösterdiler. Sivil ihtilalciliğimizi topyekun ağır işkence ve kanlı- idamlı mapushane süreçleriyle ezip un- ufak ederken; asker ihtilalciliğimizi daha ziyade kurum içinden kuşatma ve tasfiyeye uğrattılar. Sonrasında Kürt etnisitesiyle kanlı çatışmalara sokarak, bu kuşatmayı her anlamda yoğunlaştırıp nemalaştırdılar, hepten çeteselleştirdiler. Bunun sorumlusu tek taraflı olarak ne TSK’dır, ne Kürt halkıdır, ne PKK, ne de Abdullah Öcalan’dır. Bu çatışmalar yalnızca bir tek şeye; TSK’nin çetesel oluşumlarla kirletilmesine ve Kürt halkının Amerikan çengeli yemesine neden olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Oysa ki bizim, ulusca kurtuluşumuz için, ne ABD’ye, ne de AB’ye ihtiyacımız yoktur.

TSK’nin fertleri; 1919’larda sahip olduğu anti- emperyalist, devrimci ruha bir kez daha sahip çıkmalı, çetelerin yarattığı kirlenmeden hızla arınmalı ve bu yapısıyla Kuvayi Milliye safında yer almalıdır. Bu ülkenin, bugün başkaca hiçbir kurtuluş yolu kalmamıştır.

Bakın o zaman nasıl 12 Eylül’ün iliklerine dek buz kestirttiği bu toplum; elbirliğiyle ekonomisinden sosyal alanına nasıl bir genlik ve ivme kazanır, nasıl yeniden her alanda üretim hamlelerine koyulur ve nasıl dışa bağımlılığa karşı durur.

Ve nasıl kara- buza rağmen yeniden filizlenip, yeniden çiçek açar kardelenler ve nasıl kafa tutar yeniden dünyanın emperyalizmine, tüm narinliğine rağmen!

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kardelen Çiçekleri ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right