left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sema Özcan arrow DININ TÜRK TOPLUMUNA ETKILERI
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
DININ TÜRK TOPLUMUNA ETKILERI Yazdır E-posta
Yazar Düzenleme Sema ÖZCAN   
Thursday, 21 February 2008

                                 

                                   

      Din en geniş anlamıyla, her şeyden önce toplumcul bir olaydır. Özel anlamıyla; toplumda insanların düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzenidir. 

      Ziya Gökalp’e göre: Türk sözcüğü “töre” sözcüğünden gelir. Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kurallardır. Gökalp’in hipotezine göre: Orta Asya’da Türkçe konuşan uluslardan bir bölüğü “töreli” anlamında “Türk” diye adlandırılmış.

      Yine Ziya Gökalp’e göre: Türklerin tarihöncesinden medeniyete el uzatışları İsa’nın doğumundan iki y.y.önceleri olmuştur. Medeniyetin göstergesi olan yazının kullanılışı ise, ondan ancak 700 yıl sonra görülür.

      Yakındoğu’da antika medeniyetler zincirinin son halkası olan İSLAM medeniyeti çökerken, en son kurşunu vuran Hün torunlarından Cengiz Moğolları, Timur Tatarları oldular. Roma medeniyetinin rönesansı olan Bizans medeniyeti, Batı’dan gelme Hıristiyan barbarlarla aşı edildi; çökeceği sıra Doğu’dan gelme son müslüman kurşunu vuran  TÜRKLER (Selçuklu-Osmanlı) oldu.

      Yakındoğu’nun İslamlığından ve Uzakdoğu’nun Budistliğinden önce ki Türk toplumu, kendi tarih öncesi çağını yaşarken, yaptığı bütün kişi üstü yorumlarında, yani din kavramlarında kendi öz yapısına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu nedenle dinin Türk toplumuna etki yapmasından çok, Türk toplumunun din üzerine yaptığı etki göze çarpmış, idealistler bile bu yanı saklayamamışlardır.

      Orta Asya Türk toplumu içinde ulaşılmış sosyal gelişim basamaklarına göre, dinsizlik bir yana bırakılırsa, üç tip din belirdi:

1) ŞAMANLIK   2) İL DİNİ   3) İLHANLIK DİNİ

ŞAMANLIK= ANAHANLIK DİNİ: En orijinal Türk toplumu yapısından kaynak alan din şamanlıktır. Morgan’ın sınıflamasına göre, Aşağı barbarlık konağında ki Anahanlık düzenine giren inançlar sistemidir.

      İlk cinsel yasakları ile KAN kutsallığının sembolü olan Totemler dinidir. Şamanizm teşkilatında ki totemler ve koruyucu ruhlar hep dişidir. Bu dinin kadın dini olduğu bununla da kanıtlanır. Ruhanileri KAM veya KAMANLARdır. Şaman sözcüğü buradan çıkmıştır. Erkek şamanlar, yaptıkları dini ya da sihirli törenlerde başarı kazanmak için, kadın gibi saçlarını uzatırlar, kadın elbisesi giyerler, ince sesle konuşurlar, hatta kendilerinin gebe kaldıklarına, birtakım balık, karga gibi şeyleri doğurduklarına inanırlardı. Şaman, kadına ne denli benzerse değeri o kadar çok olurdu. ( Z.Gökalp: Türk töresi s. 21-22) Şamanizm devrinde 4 mevsime mahsus kurban törenleri ile, senenin ortasında büyük kurban ( bütün aşiretin totemi olan öküz) yapılırdı.

      İlk Türk dini, ilk Türk toplumu gibi, eşitliğin, kardeşliğin ve mutluluğun dinidir. Çünkü içine sınıf ve imtiyaz kurdu girmemiştir.

     İL dini ile İLHANLIK dini, Türk toplumunun Uzakdoğu’da az çok medenileşmiş Çin toplumundan kaynaklanmışa benzer. Daha doğrusu, çevre etkisi altında Şamanlığın geçirdiği değişikliklerle olmuşlardır. Sosyoloji bakımından İL dini de, İLHANLIK dini de Orta barbarlık konağına girerler. Ama iki ayrı aşamadırlar.

İL DİNİ = ANAHAN + BABAHAN DİNİ: Şamanlığın temeli olan Anahanlık(Ana hukuklu kan örgütü) ile, onu erkek yararına değiştirmeye çalışan Babahanlık arasında kurulmuş, eşit haklı bir uzlaşma dinidir. Erkek: Sürü sahibi olarak İL BESLEYİCİ, ama kadın da: Geleneksel Anahan olarak İL BİLİCİ durumundadır. Kadın-erkek dengesi: İL=BARIŞ ve birlik getirmiştir. Oğuz onun sembolüdür. Osmanlı padişahlarının hem siyaset hem din başkanı(halife) oluşları üzerine, “Zıllül lahüfil erz” ( Tanrının yeryüzünde ki gölgesi) oluşları da, Türklerde(töreli insanlarda) İL=BARIŞ dininden kalma bir deyimdir.

İLHANLIK  DİNİ= BABAHAN DİNİ: Artık Anahanlık dini yenilmiştir, kötülenmiş ve Babahanlığın zıt kutbu durumuna sokulmuştur. Bir İlin diğer İllere hakimiyeti İlhanlıktır. Gerek İl gerekse ilhanlık teşkilatı devlet değildir. Bütün insanların eşitçe silahlı bulundukları ve katıldıkları KAN teşkilatıdır. Yenilen İl, ya yok edilir ya da yenen İl içine katılırdı. Katıldığı zaman da silahından tecrit edilmezdi. Ama, Türk toplumunun her KAN’ı yenilince bunu insan üstü bir alın yazısı sayardı.

      İlhanlık çağında Türk toplumu henüz göçebelik düzeyinde kent çağına girmek üzere iken, ilişkili bulunduğu medeniyetlerle geliştirilen DEMİRE kavuşmuştu. Demiri de ele geçiren Babahan, daha çok baskı ve zor kullanma fırsatını bulmuştu. Ama egemenliğini sürdürecek hiçbir siyasi teşkilatı yoktu. Bu nedenle İlhanlık dini de, yenilenlerle yenenleri birbirlerine kaynaştıran yaşama yasası oldu.

                       TÜRKLERDE KENTLEŞME

      Müslüman sayılan Oğuz Han zamanında tek Tanrılığa benzeyen şey, 24 KAN’ın birleşmesi idi. Oğuzlar henüz kentleşmemiş göçebelerdi. Oğuz Kan’ından bir kuşak sonra, Türk toplumu kentleşmeye başlar. Henüz ortada İslamlık yoktur.

      Ancak İsa’nın doğumundan sonra ki 7.yy. başlarında 622 yılı Hz. Muhammed’e Tanrı elçiliği geldi. Bu elçilik; Yeryüzünün Yakındoğu  medeniyetlerini boğan ve dünya ana ticaret yollarını tıkayan Fars ve Bizans İmparatorluklarını temizlemek için verilmiş bir kutsal görevdi. Bizans sık sık barbar aşıları aldığı için, ara sıra dirilişe uğratılıyordu. Fars, hem Yakındoğu medeniyetinin şah damarına oturmuş, hem de yüzyıllardan beri barbar aşısı yemediği için kangren olmuştu. Önce tarih sahnesinden Fars kaldırılacaktı. Çünkü, yeryüzünün en büyük iki kadim medeniyet ocağı (Yakındoğu ve Uzakdoğu) arasında ki tıkanıklık açılmadıkça insanlık rahat nefes alamayacaktı.

      En büyük Cihan ticaret kervanlarının güneybatıda ki UMMAN yolundan Araplar, kuzeydoğuda ki İPEK yolundan Türkler davrandılar. Arap İslamlığı ile Türk Şamanlığı anlaşmışcasına omuz omuza verdiler. Ortak düşmanları Fars İmparatorluğu yıkılır yıkılmaz Arap dini ile Türk dini birbirlerine dost ellerini uzatmış idiler. İki taraf ta, insanlığın temiz, güçlü ilkel sosyalist gelenek ve göreneklerini taşıyorlardı. Sosyal düzey bakımından Araplar önde: Yukarı barbarlık konağına erişmiş, medeniyete atlamak üzereydiler. Türkler onlardan bir basamak geride: Göçebe çobanlık konağında, henüz kentleşmeye geçmek üzere idiler. Bu sosyal ve tarihçil nedenlerle: orijinal İslam medeniyetini kurmak Araplara, bu kuruluşu bilmeden de olsa savunmak Türklere düşüyordu.

      Bezirgan saltanatını bütün kalleşliği ile hortlatan Emeviye Hükümdarlığı ile birlikte işler tersine döndü. Araplar İpek yolunun üzerinde duran Türklere karşı Acemlerle bir oldular. Yıl 680’den sonralarıydı. İslamlığın kuruluşundan yy. bile geçmemişti. Müslümanlıkla Türkler arasındaki o kanlı med cezirler Cengiz ve Timur çağına dek sürdü.

                         TÜRKLER NE ZAMAN MÜSLÜMAN OLDULAR?

     İslam medeniyeti, Emevi yıkılışını geçirdikten sonra Abbasiler çağına girmişti. Ancak o zaman Türkler içine işleme yolları buldu.

     İlkel sosyalist toplumun çocukları olan Türkler ve Moğollar, inandıklarından zorla dönecek insanlar değillerdi. Türk toplumu, Şamanizmden kalma yığınla gelenek ve göreneklerini İslamlığa aktardı. Türklerin dinlerinde yüzde kaç Müslümanlığın, yüzde kaç Şamanizmin yaşadığı araştırılmaya değerdir.

      Türkler Atalara tapıyorlardı. Atalara tapıncın en büyük sembolü Oğuz Han efsanesi oldu. İslam düşünürleri, Oğuz Han’ı tek tanrılı “müvahhid” yaptılar. Türk’ü başka türlü Müslüman yapamayacaklardı.

      Daha Emevi yıkılışlarından beri, Horosan’dan Anadolu’ya dek sarsıntılı İslam dünyası tarikatlarla doldu. Eba Müslüm’den Hasan Sabbah’a, Mansur’dan Şeyh Bedrettin’e dek, düşünce ve davranışlar, Türk toplumunun gelenek ve göreneklerinden kaynak aldı. Çürüdüğü zaman Selçuk saltanatını yıkan Bahailer, Anadolu’da derbeyi egemenliği kasıp kavururken “Birlik” ülküsünü çağıran Aşık Beşeler, Osmanlı İmparatorluğunu kuran köy üretmenleri örgütü Bektaşiler, şehir üretmenleri örgütü Ahiler…Mevleviler, Rüfailer, Yunus Emreler, Süleyman Çelebiler…Hep İslam dininde Türk toplumunun inanç gücüyle Rönesanslar yapmış davranışlar, düşüncelerdir.

      Bugün, Anadolu halkımız içinde yaşayan nice gelenek ve göreneklerin asıllarını eski Türk-Moğol inançlarında görüyoruz.

      Cengiz zamanı (13. yy. sonları) Türklerin taşları Tanrı saydıkları günden kalma “yağmur taşı” vardı. Onunla “istenildiği zaman yağmur yağdırılırdı”. (İran Moğolları s. 1917) Anadolu’da hala insanlarımız, sembolik yağmur duasına taşlarla çıkarlar.

     Cengiz Moğollarında “güneş ve ay tutulunca trampet çalmak” adetti. (İran Moğolları s.193) Anadolu’muzda tutulan ay veya güneşi kurtarmak için silah patlatmak müslümanca işlerden sayılır.

      Romatizmayı tezekle iyileştirme, cin çarpmasına karşı çeşitli tedbirler, ölünün kırkını anma gibi bin bir Müslüman gelenek ve görenekleri, Türk Moğolların önce İran’a sonra öteki Müslüman dünyasına taşıdıkları tarihöncesi kalıntılarıdır.

      Türkçede en yoğun din propoganda kitapları; Ahmediyeler, Muhammediyelerde anlatılan ruhların, Allahın ve melaikelerin ilişkileri, Şamanizmin inanç ve tasvirleriyle doludur.

      Anadolu’yu kaplamış silindir üzerine konik oturtulmuş Künbetler, Kırşehir’in, Sivas’ın, Kayseri’nin Selçuk medrese, cami yapıları İslam dininin ilhamıyla yapılmıştır. Hindistan’a kadar uzanan o mimarlık anıtlarında ortak motif: Türkmen çadırının, Han otağının renk renk taşla işlenmiş biçimleridir. Göçebenin çadırı Müslümanlıkta taş olmuş, ama kazıklarla gerilişi bile aynı kalmıştır.

      İlkel sosyalizm çağı olarak sosyal sınıfları bulunmayan Türk toplumunun yazılmamış kuralları KANKARDEŞLİK ANAYASASI idi. Müslümanlık, Türk toplumunda ki sınıfsız toplum davranış ve düşüncesini, sosyal sınıflı toplum davranış ve düşüncelerine doğru geliştirdi. Arap toplumu için de İslamlık: Arapların CAHİLİYET dedikleri yazısız kan kardeşliği düzenleri yerine, bezirgan ilişkilerinin en temiz en yüceltilmiş ruhunu geçiren yazılı Kur’an hükümleri oldu.

                            İSLAM DÜNYASINDA TOPRAK SORUNU

      Müslümanlık, gerçekten devrimci her sosyal doktrin gibi, sosyalizme dek varır. Hz. Muhammed’in temsil ettiği ilk İslamlık ve şeriat, değil fethedilen toprakları, taşınır ganimetleri bile Müslümanlar arasında ortaklaşa benimsemek ilkesine dayandırır. Ganimeti olduğu gibi Tanrıya adar, yani ortak Müslüman mülkü yapar.

      Müslümanlığın ilk kutsal savaşı Bedr gazvesidir. Bir avuç insan arasında yapılmış küçük bir yol kesicilik gibi görünse de anlamca yüce bir dönüm davranışıdır. O zamana dek konferans ve öğreti vermekten öteye geçemeyen İslamlık, ilk kez Bedr kuyusu başında, Mekke mütegallibesinin Şam’dan yeni zenginlikler getiren kervanını vurmakla laftan işe geçmiştir.

      Bedr gazvesinde kazanılan zafer sonucu ele geçen değerlere sıra gelince ilk ayrılık belirdi Gençler: “Cengi biz ettik” Yaşlılar: “Bozulsanız bize sığınacaktınız” diyerek ganimeti bir türlü paylaşamıyorlardı. Hz. Muhammed inandığı ve elçisi bulunduğu Allah önünde bu çıkar çekişmesine içerledi. Müslümanın din uğruna ülkücü dövüşünü bekliyordu. “Müminler” ise açıktan açığa dünya malına kavuşma hırsına kapılmışlardı.

      “Senden ganimet soruyorlar. De ki: Eğer siz inanmış(mümin) iseniz Tanrıya boyun eğiniz. İşi aranızda düzenleyiniz ve Allah ile Peygamberine itaat ediniz.” Enfal Suresi 1. Ayet.

      Bugün her Müslüman, o ganimet suresinin birinci ayetini, bir daha namusluca okuyup anlamaya çalışmalıdır. Kur’an ortadadır. Gelmiş geçmiş hiçbir zalim onun kılına dokunamamıştır. “İnne me’l müslimune ihve: Hiç kuşku olmasın ki Müslümanlar kardeştirler” Ama emperyalist ajanlarının Müslümanlar içinde casus örgütü olarak parayla kurduğu “Müslüman kardeşler” değildirler.  Herkesin elbirliği ile kazanılmış herhangi bir zaferin nimetinden kimse aslan payı alamaz, hakkı da yoktur.

      Osmanlılık İslamlığın rönesansıdır. Bu ruhla Osmanlılar, toprak ekonomisinde ki Allahı daha iyi anlamış gibidirler. Hiç değilse derebeğileşmeden önce ki çağlarda ilk Kur’an emrine uymayı beceriyle yorumlamışlardır. Çünkü Türklerin sosyal yapıları, öteki derebeğileşmiş İslam saltanatlarından Allaha daha yakındır.

      Yani toprağın çoğunluğunu kişi mülkü etmek, ilk Türklerin göçebe ruhlarına bir türlü el vermez. Toprağı tanrı mülkü gibi görmek daha kolaylarına gelir.

GÜNÜMÜZE  GELELİM, ANADOLU’NUN TOPRAK EKONOMİSİ BİR TRAJEDİDİR.

      Kapitalist ilişkilerin, tefeci bezirgan ekonomisinin alıp yürüdüğü köyleri bir yana bırakırsak, az çok kapalı doğal ekonomiye yakın, toplu aile toprak mülkiyetini yaşayan İç Anadolu bölgelerinde bile, tarlalar korkunç ufalanmaya uğramıştır. Gelişigüzel bir toprak egemenliği hakimdir. O yüzden kolayca kapanın elinde kalır. Kapan da tefeci bezirgan hacıağa olur.

      1950’den sonra finans kapitalin köye el atması, kır otlaklarını traktörlü hacıağaların tekeline geçirmeye yaradı. Toprakların eski verimsiz dağınıklığı olduğu gibi kaldı.

      Bu yozlaşma doğa yasalarından ileri gelmiyor. Doğayı da küstüren soysuz sosyal ve politik düzenlerin yarattığı ekonomik çöküntüden ileri geliyor.

      Anadolu köyü, bitmez tükenmez toprak ve sınır kavgalarının kanlı iç savaş alanıdır. Köyler birbirine, ana babaya, evlat anaya düşman kesilmiştir. Komşu komşuyu arkadan vurur.

      Yurttaşlık sevgisi, insan bağlılığı kırılıp geçirilir. Bu koşullar altında her köylünün “işi Allaha kalmıştır”. Çalışan kır insanının her türlü örgüt kurma, direnme gücü sıfırın altına düşer. Tek başına kalan köylü, tefeciliğe kolay lokma olur.

       KÖYLÜNÜN YAŞAMAKTAN KAÇIŞI

1)     Geçmişe sığınış: Türkiye halkı Cumhuriyeti değil saltanatı özlüyor. Hangi Anadolu insanıyla konuşursanız, yürekleri sızlatan bir iç çekişle size “milletin sahipsiz” olduğundan yakınır. Kimdir o sahip? Mülkiyeti hiç kimsenin özel kişi malı olmayan miri topraklar çağında, dirlik düzeninin gerçekten ülkücü ve “Allahtan korkar, Peygamberden utanır”= “Sahib-ül arz”larıdır. Onları unutamayan köylülerimiz, o gelenek göreneklerin bilinç altı karanlığında kendisine “sahip” koruyucu arar.

2)     Ahrete sığınış: Evet, Türkiye halkı bu dünyayı değil, ahreti (öbür dünyayı) özlüyor. Niçin yadırgıyoruz? Neresidir o ahret? Zengin, fakir, sultan, dilenci, ağa, köylü, herkesin anadan doğduğu gibi eşit olduğu bir ülkücül yaşantı evrenidir. Bu evrenin düzeni, İslam toprak ekonomisinde ki dirlik düzenine anayasa veren şeriatça kurulmuştur. Bunu aklından çıkaramıyor köylümüz.

İnsanlarımız, yabancı emperyalistlerin “aşağı ırk” görüp köleliğe çevirmek istediği bir sürü yerine konuyor. Finans kapital demogojisi, Nazi ırkçılığından bin kat daha zehirlidir. Türkiye halkının iç ve dış sömürü yüzünden geçmişe ve ahrete sığınışını Finans kapital soygununa dayanak yapıyor. “ Demokrasi” oyunculuğunda iki tezi var:

1)      Türkiye halkı ilericiliğe düşmandır. Onun için halkın geçmişe ve ahrete sığınışı kutsal oy kaynağımızdır.

2)      Türkiye halkı sosyalizme düşmandır. Onun için özel kişi mülkiyeti reklamıyla, yığınları emperyalizme yedek güç yaparız.

Türkiye’nin ilk Osmanlı dirlik düzenine geri dönemeyeceğini bebeler bile bilir. Bilinmek istenmeyen şey, dirlik düzeni kurallarının, ilkel de olsa bir sosyalizm gelenek göreneği olduğudur. Osmanlı “miri arazi” ilkesi, Türkiye toprakları üzerinde kutsal özel kişi mülkiyetini hiçe saymıştır. Tanrı emrine uyarak toprağı elden geldiğince sosyalleştirmiş, “memleket” malı yapmıştır. “Beytül mal’i müslimin” mülkiyeti demek, kolektivizm demektir.

Osmanlılığın en ömürlü İslam devletlerinden biri olmasında ki baş nedenler arasında, ilkel sosyalizm geleneği ile miri topraklar üzerine kurulmuş o egemen üretim yordamı vardır.

HİKMET KIVILCIMLI’NIN 1957’DE Kİ EYÜP SULTAN KONUŞMASI (s. 3,4,5,6)

      Sevgili vatandaşlarım!

      Ne zaman mübarek bir camiin, mübarek bir mescidin önünde bulunsam, daima Hülafayi Raşidiyn zamanında ki vatandaşların siyasi hayatları gözümün önüne geliverir. Bilirsiniz, o zamanlar, camiler Müslümanların siyasi toplantı yerleri idi. Yani her Cuma, halife bizzat camiin içerisine gelir, karşısında ki vatandaşlara bütün memleketin umur ve hususu hakkında hesap verirdi. Gene çok iyi bilirsiniz ki , devlet başkanı olan halife, bizzat halk tarafından biat suretiyle reis olur, yani seçimle iktidara gelirdi. Bizzat halifeler seçilmiş devlet başkanı idiler. Bu seçilmiş başkanlar, her hafta bütün Müslümanları önüne toplayarak, camide onlara memleket işleri hakkında hesap verirlerdi.

      O ibret verici hadiselerin bugün bize ne kadar büyük dersler vermesi lazım geldiğini düşünerek, bir hadiseyi hatırlatmaktan kendimi alamayacağım…Ordular hudutlarda zafer üzerine zafer kazandılar; fakat ele geçen ganimetleri Müslümanlar arasında kardeşçe paylaşılmak üzere gönderdiler. O zaman başkente gönderilen kumaşlar, gene vatandaşlar arasında herkese aynı büyüklükte parçalar verilmek suretiyle paylaşılırdı….Vatandaşlar, o parça kumaşlardan kendilerine elbise dikerek camiye cumhurbaşkanları olan halifeyi dinlemeye gittikleri zaman…Halife söze başlar başlamaz, Müslümanın biri ayağa kalktı. “Ya Ömer” dedi, “sen bir hırsızsın, senin söyleyeceğini Müslümanlar dinleyemez” dedi.         Düşünün vatandaşlarım: Demokrasinin o zaman ki manzarasını düşünün. Lalettayn, adsız bir vatandaş, lütfen kalkıyor, devlet başkanına, hiçbir izah yapmaksızın: “Sen bir hırsızsın” diyor. Bunun üzerine devlet başkanı Ömer ne yapıyor? Ne yapsa beğenirsiniz? Yani, ondan sonra çeker kılıcını, uçururdu söyleyenin kellesini, değil mi?...Hayır. Hazreti Ömer: “Bu sözün sebebi var mı? Ben neden hırsızım? Bilmiyorum, izah et: Eğer hırsızsam hakikaten sözümü keseyim” dedi. Soğukkanlılığa, tahammüle, tenkit karşısında ki insanca tepkiye bakalım. Bundan, bugün için bugünkü devletle vatandaş arasında ki münasebetler için büyük neticeler çıkarmaya çalışalım.

      O zaman, bu adsız vatandaş; cemaat ortasında kalkıp kendi üstünü gösterdi: “İşte bak” dedi, “Hepimize dağıtılan kumaştan ben de üzerime elbise yaptım. Ancak küçük bir sako, küçük bir ceket çıktı bana… Halbuki sen, Ey Ömer! Boyunca kocaman bir cüppe giymişsin. Bu cüppeyi yapmakla, sen, o kumaştan bütün vatandaşlara düşen paydan iki hisse aldın. Demek çaldın…Demek hırsızsın! Öyle ise, ben senin hilafetini tanımıyorum, sen sus!” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer ne yaptı? Hiç kızmadan, tehdit etmeden, sükunetle oğluna: “Ya Abdullah! Kalk, cevap ver” dedi. Oğlu kalktı. Dedi ki: “Vatandaşlar, görüyorsunuz…” dedi, “Benim üzerimde sizin ki gibi kısa bir ceket te yok. Ben hissemi babama verdim. Babam da bir cüppe yaptı.” Bunun üzerine Ömer: “Ne dersin?” diye sordu o vatandaşa. Ve vatandaş cevabında: “Peki…” dedi. “Anladım, hırsız değilmişsin, Ömer. Otur şimdi, söyle, dinleyeceğim” dedi.

      Vatandaşlar!...İnsanlık tarihinde, bizim yakından tanıdığımız halkçı idare üç dört günde icat edilmiş bir şey değildir. Bizim, en müstebit sultanların zulüm yaptığı Şark medeniyetlerimizde dahi, öyle büyük geleneği olan bir demokrasi 1400 yıl evvel kurulmuştur. Biz hala bugün, o kadar kuvvetli demokrasinin vücudunu hayranlıkla: “Acaba var mıymış? Nasılmış? Ah! Ben de öğrenebilsem…” diye arıyoruz. Hepimizin, şu mübarek tanrı evinde, beş vakitte dualarla andığımız hayat, özlediğimiz şey: O büyük insan demokrasisi değil mi?

      Lakin ondan sonra ne oldu, vatandaşlarım? Daha Muaviye denilen zat Suriye valisi iken, o büyük demokrat Hülefayi Raşidiyn’in memlekette ki izlerini silmeye çalıştı. Muaviye kimdi bilirmisiniz? Muaviye, Kureyş’in para ile Müslüman olmuş büyük bezirganlarından Ebu Süfyan’ın oğlu idi…İşte, bizim Şark memleketlerimizde vatandaşla devlet arasına ilk zehiri koyanlar…Bu, 1400 sene evvel parayla Müslüman olmuş bulunanlara “Müellifetül-kulub” mü diyeceksiniz?...O Müellifetül-kulub, hatta Kur’an’ı Kerim’in bile içinde, tahsisat alma haklarını kazanmışlardı…İşte bu adamlar, memlakette kendi bezirgan karlarını, kendi bezirgan ruhlu çocuklarını ilerletmek için, vatandaşlara karşı suikast hazırlarken…ilk işleri, o demokrat devlet başkanlarını, Hülafayi Raşidiyn’i ortadan kaldırmak olmuştu. Ve derebeğilik ondan sonra başladı.

      1400 sene, mutemadiyen derebeğilerin ardı ardına gelişi ile, insanlar adeta hak aramaktan korkar hale geldiler. Bugün vatanımızda ki fakir fukaranın “siyaset”in sözünden korkmalarının baş sebebi, o büyük geleneği silmiş olan Şark derebeyliğidir. ( Osmanlıca’da siyaset sözcüğünün lugat karşılığı bile “adam asmak” anlamına geliyordu.) Bugün Osmanlı İmparatorluğundan, maalesef bize hala o kötü terbiye: Siyasetten kaçmak, hakkını aramamak gerektiği gibi kötü adetler…hala intikal etmiş bulunuyor. Ve biz hala memleketin idaresini birkaç büyük bezirganın yapabileceğini zannediyoruz.

      Halbuki, büyük bezirganların yaptıkları nedir? İşte bugünkü PAHALILIK’tır, vatandaşlarım.    

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: DININ TÜRK TOPLUMUNA ETKILERI ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right