|
‘’ Ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde. İstanbul 918 Teşrinlerinde, İzmir 919 Mayısında ve Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar: Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi, yani, arpalar biçilip buğdaya başlanırken yuvarlandılar. Adana, Antep, Urfa, Maraş: düşmüş dövüşüyordu… Ateşi ve ihaneti gördük. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman’a satanlar, yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet. en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için.’’ ( Nazım Hikmet RAN / Yıl 1918- 1919 ve Karayılan Hikayesi şiiri / Kuvayi Milliye kitabı / 1939-1941) Nazım Hikmet; dünyanın kabul ettiği, fakat 1963 yılında vatanından çok uzakta sürdürmek zorunda bırakıldığı mülteciliği esnasındaki ölümünün üzerinden geçen 42 yıla rağmen ülkemizin hala daha tam olarak kabul edemediği; dünya çapında bir değerimiz… Sanatıyla dünyaya malolmuş bir şair olan Nazım Hikmet’in, 1939- 1941 yıllarında İstanbul tevkifhanesiyle Çankırı ve Bursa cezaevlerindeyken yazılmış Kuvayi Milliye adlı şiir kitabı… Bit pazarına nur yağma vakti mi geldi ne? Eskinin değerleri, kendilerini gitgide daha fazla hatırlatıyorlar bana şu aralar. Belki olayların başdöndürücü bir hızla seyreden kaotik gidişatına rağmen ‘’bugün’’ün ‘’dün’’le olağanüstü benzerlikleri, belki ‘’bugün’’ün ‘’dün’’e hiç de benzemeyişine rağmen çözüm ışığının o aşılamamış ‘’dün’’ün içinde saklı oluşu… Belki de bugünün başdöndürücü bir hızla ‘’değer’’ olup, aynı hızla tüketilip ‘’değersiz’’leşen medyatik metasal- rantsal günübirlik, hatta anlık DEĞER’lerine karşın; eskinin, klasikleşip- kalıcılaşan derinlikli değerlerinin ve değer yargılarının ortalık bulanıklaştıkça etrafına daha da ışık saçıyor oluşu böyle hissetmemin nedeni… Ve galiba en çok da bu ışığın, şu anki ‘’bit pazarı’’na fazlasıyla benzetebileceğimiz ekonomik- sosyal ortamımıza ‘’nur’’ yağdırabilecek yegane çözümün ‘’ruh’’unu fazlasıyla içinde barındırıyor oluşu… ‘’Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, birdaha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim… Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…’’ ( Nazım Hikmet / a.g.e. / 26 Ağustos Gecesinde Saatler, İki Otuzdan Beş Otuza Kadar, İzmir Rıhtımından Akdeniz’e Bakan Nefer başlıklı bölümden) Yani ki 1919’ların RUH’unu dikkate alan ve bugünün ülkemizi bölünmeyle ve emperyalizmin uşaklığıyla yüzyüze bırakılmışlığının çözüm arayışları için ‘’güncellenmesi’’ gerektiğinden bahseden, bahsetmese de otomatik refleksleriyle tutunulacak tek DAL’ın ‘’ Uzak Asya’’dan ‘’dörtnala’’ gelen o RUH’ta yattığını söyleyen ilk sosyalist devrimci şahsiyet; ne sayın Abdullah Öcalan’dır, ne de sayın Sarp Kuray’ dır. Bu tür iddialara samimiyetle inanalar; mutlaka ki kafaları; öncelikle de sol, sosyalizm ve entelektüalizm adına daha ziyade karmakarışık ve eklektik bir teorisyenlikle karıştırılanlardır. Kafa karıştıranlar ise, bu kafa karışıklığından kendi adlarına, kendi günübirlik çıkarları açısından yararlanmak; bu yararlanışta ne geçmişe, ne de bugüne dair hiçbir fatura ödemek istemeyen, fatura ödemiş ve ödemekte olanları ise aynı çıkarları uğruna ‘’harcamak’’ konusunda hiçbir çabadan devrimci- demokrat ortamımızı mahrum bırakmayanlardır. ’İNKİLAP- İRTİCA Bu iki tezat açısından tarihimize bakınca ne görüyoruz? Yerli irticayı temsil eden bir avuç (tefeci- bezirgan), kapitülasyonlar mekanizmasiyle ecnebi sermayenin gizli, açık soygununa Ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı olan Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek, milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkilaptan yana geçti. Çünkü milletimizin ayakta kalan (şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz M.B.K. ne açık mektup / sf. 6 / 1965) Her iki en eski kuşak sosyalistinin aynı Kuvayi Milliyeci’lik konusundaki eserlerinin; aynı 27 Mayıs 1960 İhtilali sonrasındaki aynı 1965 yılında ilk kez basılmış olması da, Nazım’ın eseri basılırken ressam Abidin Dino’nun bu kitaba eşlik etmek üzre 1950’de hazırladığı ‘’Kuvayi Milliye İnsanları’’ adlı 18 resminin yer alışı da; genç kuşaklarımız tarafından olmasa da, özellikle 68- 78 ve daha önceki kuşak aydınları açısından hiç de meçhul değildir. İşin bir diğer ilginç yanı; Dr. Hikmet bir askeri tıbbiyeli, Nazım Hikmet ise bir bahriyelidir. Her ikisi de gerek 1919’larda, gerekse de 20’li kuruluş yıllarında; tıpkı 1960’larda İkinci Kuvayi Milliye dönemi olarak gördükleri dönemdeki gibi, birinci Kuvayi Milliyeciliğin de içinde ve yanında tutum almış; yanı sıra o dönemlerde henüz sürmekte olan enternasyonalizm ufkuna da sahip devrimci kişiliklerdir. Belki de kendilerinin asker ocağından yetişmiş olmaları ve aynı ocağın, bir halklar kurtuluş savaşına önderlik edebilmiş olma potansiyelini bizzat, içinde yaşayarak gözlemlemiş olmaları; bu 600 yıllık kandaşlık esaslı birikime gereken önem ve değeri verebilmiş ve de bunu namusluca ortaya koyup, ortamla tartışmaya açmış olmalarını tetikleyen faktörlerden birisidir. Keza aynı kuşak sosyalistlerden Kemal Tahir’in; Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih- Devrim- Sosyalizm, Osmanlı Tarihi vb. bilimsel açılımlarının ufkuyla yazdığı Devlet Ana adlı romanında anlattığı Osmanlılığın kuruluş öyküsü, Kurtuluş savaşı, eşkıya, isyan ve cezaevi yaşantılarını konu alarak yazdığı romanlarıyla Marxist terminolojiyi yerlileştirerek Anadolululaştırma çabaları da; kendisine bu nedenle eleştiriler yapılmasına, henüz 63 yaşındayken, 1973 yılında, bu tür bir tartışma nedeniyle kalp krizinden ölmesine neden olmuştu. Öyleyse sanki ilk kez söylenen ve de asla söylenmemesi gereken konularmış gibi ele alınılıp, söyleyenine anormal saldırılarda bulunulmasının, neredeyse bundan ötürü sorgusuz- yargısız infaz etmelere yeltenilmesinin sebebi ne olabilir? Ya bu abesle iştigal duruma en eski kuşak sosyalistleri dahil hiç kimsenin çıkıp da: ‘’Durun çocuklar, ne yapıyorsunuz? Arkadaşlarınızın bu önermelerini ihanet saymak, ya da sanmak yerine ciddiyetle ele alıp değerlendirmeliyiz.’’ biçiminde bir uyarıda bulunmayışına ne demeli? Bilme karşı dahi bu denli hoyrat davranıp bu anlamda bile en ağır pragmatizmler yapılacaksa; ‘’insanca’’ anlamında ne verebilir ki sol ve sosyalist ortam kendi halklarına? Bir ‘’sakın ha!’’ da ben çekmek istiyorum izin verirse sayın Vedat Türkali… Yenilgi de, ihanet de; fiilen gelip geçicidir. Her ikisinden de ‘’zarardan kar’’ misali dersler çıkartılarak birikim zenginliğine dönüştürülebilme potansiyeli vardır. Ama bilme, hele de TARİH gibi bilimlerin anası olan bilme ihanet; işte solun esas içinden çıkamadığı ve içinden çıkamadığı müddetçe de halklara önderlik etmek bir yana, kendine de topluma da bir kez daha ‘’yazık’’ edecek olduğu nokta; gerçekte tam da burasıdır. Bu, geçmişte de böyle olmuştur, bugün de bilmem kaçıncı kez böyle olmakta; yangından mal kaçırırcasına birlik ve beraberlikler kurulup, verimsiz de kalarak hızla dağılmaktadır. Kısaca görünen odur ki; TARİH, TEKERRÜR ETTİRİLMEKTE, samimi inançlı insanların samimi özveri ve çabaları; bir kez daha aynı biçimde toprak edilmek istenmektedir. Bu saptamadan sonra, kaldığım yerden devam edecek olursam; kendimin de dahil olduğu 78 kuşağına geldiğimizde, geçmişin bu üç biri bilim, biri şiir, diğeri roman alanında çığır açmış devinden arta kalan entelektüel boşluğa; fazlasıyla Anadolu’dan kopuk, fazlasıyla Avrupa’lı, Sovyetik, Çinli, Latin Amerika’lı bir söylem bir bakıma pompalandı. 12 Mart’ın hemen ertesinde; artık en çok Latin devrimcileri, Stalin, Mao ve sonra da Lenin, en sonra da Marx ve Engels konuşuluyor; ama asla da anlaşılması gereken derinlikte anlaşılmıyorlardı. Nasıl anlaşılsın ki? Pusu kurulmuş; 78 kuşağı gençliği sokağa ve silaha hapsedilmiş, kitabı ise Hz. Ali dini bütün Müslümanlarının haklılığında mızraklarının ucuna geçirmişlerdi. O şartlarda teori; ancak bir tür tarikat gibi, bilinçten ziyade inanç düsturu olmaya mahkum bırakılmıştı. 68 kuşağı; kendilerinden önceki kuşak devrimcilerinin bu genç- ihtilalci kuşağa iyi ağabeylik yapamadıkları için, deneyimsizliğin yanılgılarına düşerek yenilmişlerdi. 78 kuşağının ise bir evvelki kuşaktan ağabeyleri, bir kısmı tamamen yitirilmiş, bir kısmı ise henüz ya cezaevlerinde, ya da kendi yaralarını sarmak zorunluluğundayken olayların pususuna düşürülüp gene deneyimsizliğin kaçınılmaz yenilgisini bir kader gibi yaşamışlardı. Bugünkü kuşaklar ise; hem en eski, hem 68, hem de 78 dönemi ağabeyleri açısından ‘’dürüst’’ kalmakta inat eden birkaçı hariç; neredeyse bir öksüzlüğü yaşıyorlar. Bunun yarattığı kafa karışıklığı, önlemi alınmazsa korkarım çok daha vahim sonuçlara neden olacak. TARİH ve TARİH BİLİNCİ; toplumların gelişim süreç ve kanunlarının anlaşılabilinmesi ve bugünlerinin doğru çözümlenebilmesi açısından çok önemli kavramlardır. Bir kuşağın teorik- pratik birikimlerinin daha sonrakilere günahları- sevaplarıyla dürüstçe aktarılması, işte bu nedenle ciddi bir sorumluluktur. Çünkü, sosyalizm de, her bilim gibi öncelikle bir BİRİKİM bilmidir ve kendi birikimlerinden kopuk olduğu müddetçe gelişmek bir yana, kökünden kopartıldığı için solmaya mahkum bir çiçeğe dönüşmesi de kaçınılmazdır. Ahlak ve etik gereği olarak da; emeğe en saygılı olması gereken kesimlerin, özellikle de canı- kanı- özgürlüğü pahasına bu mücadelede emeği olan kendinden önceki ve sonraki kuşakların emek ve birikimlerine saygılı olması, bunları yerli yerince değerlendirmesi esastır. Yanlış anlaşılmasın; birikime saygı, asla bu kez de ‘’eski’’ olanı, sırf eski oluşundan ötürü abartılı mevkilere koymak anlamında değildir. Eski’nin teorik- pratik birikimlerini doğru değerlendirip, olumlu yanları muhafaza ederken, olumsuz yanların da elenmesini gerektiren ciddi bir çaba anlamındadır. Bilimcil ahlak ve metot; her şeyden önce bunu gerektirir. ‘’Türkiye sosyalist hareketinde, çokca tekrarlar yaşandığı için belirli konakların, özellikle de başlangıç konağının ciddi ve dikkatli, idealizasyondan kaçınılarak incelenmesi gerekir.’’ ( Sarp Kuray / 1988 Paris Konferansı / Partizan Yolunun Feshi ve Yeni Yönelişimiz) Demek ki Türkiye solunun bilimsel ve etik yaklaşım gereği, öncelikle ele alması gereken konu; kendi başlangıçtan bu yanaki geçmişidir. Önemle üzerinde durması gereken bir diğer konu, bu geçmişin ağır yenilgilere sebep olmuş olan Anadolu halklarıyla kopuşma nedenleri olmalıdır. Başlangıçta var olan bu arayıştan nasıl ve niçin kopuşulmuştur ve hangi eksiklikler giderilmediği taktirde şu anda sürdürülmekte olan derlenip- toparlanma çabaları; yeniden daha evvelki benzer çabaların sonunu bir kader gibi yaşamaya mahkum olacaktır? Bu konuda başlangıçtan beri üretilmiş artılar ve eksiler nelerdir? Elbetteki birebir olarak İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz eserinde Dr. Hikmet’in ifade ettiği ‘’ Bizde niçin siyaset bir kör döğüşüdür? Türkiye’de modernleşme yahut hürriyet hareketi 200 yıl önce başladı. 150 yıl irtica üstte, inkilap altta güreşti. Meşrutiyetten sonra boğuşma bitmedi. Yalnız bu sefer de 50 yıldır inkilap üstte, irtica altta güreşiyor. Ve hala ordu gençliğinin ihtilal yapması gerekiyor. Neden? Çünkü bizde, tefeci, bezirgan derebeyi artıkları hem çok kuvvetli, hem çok zayıftır.’’ durumu yaşanmıyor bugün. Aradan geçen 40 yılda irtica gene üstte, inkilap gene altta güreşir hale geldi. 21 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’le getirildi daha doğrusu… Üstelik de en emperyalizme bağımlı cinsten getirildi. Bu kez inkilabın başı; hem askeri, hem sivil olarak bağlandı. 28 Şubat, bu başbağlanmışlıkta gelişmiş bir olay olarak yerli yerine oturtulmalıdır. İrtica (gericilik) ve inkilap (devrim) kavramlarının da bugüne göre açılımları yapılmalıdır. O zaman görülecektir ki; sağlı- sollu tüm cari söylemler, şu gün ortaklaşa bir biçimde o ‘’biz’’i Osmanlılığın kuruluşundan bu yana ‘’biz’’ yapan kandaş Kızılderili ilkel komünarlığımıza saldırıyor, onu mahkum etmeye, onu gömmeye çalışıyor. Özetce ‘’inkilap’’ı gömmeye çalışıyor. Birinci Kuvayi Milliyeciliğimiz öncesi Meşrutiyet döneminden kalma ihtilalciliğimize gelince: ‘’İttihat ve Terakki genç Türklerin ordu hareketi şeklinde başarı kazandı. Fakat 5-6 yıl, batılı devletler, Girit, Bosna, Hersek, Trablus, Arabistan, Balkan facialarıyla Hürriyet inkilapçılarını yıprattılar….. Büyük şehirlerde: bezirgan kodamanları batılı iş ortaklarından ilham ve kuvvet alarak ittihadı terakkiciliği ele geçirdiler. Taşramızı tutan tefeci hacı ağalar sömürgeci ‘ Düveli muazzamanın’ casus teşkilatlarında dost ve yüz bularak Hürriyet ve itilafçı kesildiler. Millet, hürriyet ışığı, refah rahmeti beklerken zümre imtiyazları uğruna birbirine giren İttihatçı- İtilafçı tepişmesi, halkın sırtında iğrenç vurgun ve soygun yarışına doğru soysuzlaştı. 4 yıl süren Cihan Harbinde bezirgan nüfuzuna kapılmış İttihatçı diktatörlüğü, içerde ve dışarıda kanlı sergüzeştlerle imparatorluğu batırdı. Ondan sonraki mütareke 4 yılında, tefeci ağa nüfuzuna kapılmış İtilafçı istibdadı, ecnebi uşaklığını Allahın yeryüzündeki gölgesi dediği hilafetle peçeleyip, milli kurtuluş hareketini arkadan hançerlemekte düşmanları geçti. ……..Onun için ordulaşan birinci kuvayı milliye inkilapçılarımız, millet ekinimizin içini ayrık otu gibi sarmış olan o meşhur partileri yolup attılar.’’ ( a.g.e. , sf 9) Kendimce gözlemim odur ki; şu gün sol ortamımız, iktidar olamasa da sanki olabilmiş gibi meşrutiyet sonrasının ittihat ve itilafçılığını fazlasıyla bünyesinde barındırıyor. Oysa ülke halkları çözüm istiyor, çözüm arıyor. Gene dönüp dolaşıp tilkinin kürkçü dükkanına dönmesi misali 1919’ların güncellenmesine Yönelmekten başka çıkış yolu görünmüyor. O doğru başlangıçta yarım kalan, 1960’ta tamamlanamayan; 63, 70 ve 80’de ise hepten geriye götürülüp neredeyse 1919 öncesine döndürülen bugünkü gerçekliğimize; 1919’ların kandaşlık gelenekli ihtilalci ruhuyla bu kez asalak sermayeden bağımsız; üretime ve emeğe dayalı gerçek bir post-modern sosyal dönüşümün ışığını yakmak gerekiyor. Bu ışığı yakabilmek içinse; öncelikle o ruhtan kopmak ve onu yok etmeye yönelmek yerine, gerçek kolektif aksiyonerliğin ancak o ruhta olduğunu iyi bellemek, bu gerçekliğimizi dosdoğru bilince çıkartmak; onu toprak etmek yerine o ruhla bu kez tüm üretken insanımızı ayrımsızca buluşturmak ve bir Anadolu halkları muhalefet hareketine dönüştürmek gerekiyor. Tarih, hep tekerrür etse de; Işık, gerçekten de tarihin başlangıcından beri hep doğudan doğuyor! Batıdan batmadan yakalayıp; Anadolu halklarının her anlamdaki zenginliği üzerine ışığı sabitlemek ve giderek bir projektör aydınlığına ulaşmasını sağlamak gerekiyor. |