left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Aysel TUĞLUK-TBMM konuşması Yazdır E-posta
Yazar SUVARİ HABER MERKEZİ   
Thursday, 07 February 2008

 

SAYIN BAŞKAN, DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ

 

Anayasanın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik öngören kanun teklifi hakkında DTP grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.


Başlamadan evvel,  operasyonların ve çatışmaların Kürt sorununda bir çözüm olmadığını göstermek için demokratik ve sivil itaatsizlik eylemiyle çözüm yürüyüşünü özveri ve sağduyu içinde gerçekleştiren halkımızı da saygıyla selamlamak istiyorum.

 

Kişi hak ve hürriyetleriyle ilgili olduğu kadar,  din ve vicdan özgürlüğüyle de ilgili olan;  ideolojik bir simge olmak kadar herkesin kendine göre kullandığı politik bir malzeme de olan; rejim krizlerine sebebiyet veren, toplumu “ilerici-gerici, laik-anti laik” diye bölen Türban/veya başörtü sorununu bu aşamadan sonra bir çözüme kavuşturmak gerekmektedir.


En baştan belirtmek isterim ki, partim DTP bu sorun etrafında oluşturulan yeni denge/ilişki/ittifak ve krizlerin bir tarafı değildir ve asla olmayacaktır!

 

Ne AKP-MHP ittifakının bir parçasıyız, ne de CHP ve DSP’nin yaklaşımıyla aynileşmemekteyiz. Yani politik ifadesiyle, muhafazakâr ittifakın siyasal İslam projesinin de; otoriter ittifakın ulusalcı dayatmasının da karşısındayız. Demokrasiden, özgürlüklerden ve adaletten yana yapıcı tutumumuzu ısrarla sürdüreceğiz!

 

Partim DTP, Başörtü meselesin de özgürlüklerden yanadır.  Yasaklara karşı koşul ve zaman bahanesinin ardına sığınmadan kişi hak ve hürriyetlerinin savunuculuğunu yapmaktadır. Bu siyasetimiz için ilkesel bir tutumdur.

 

Ancak;

 Genç kızlarımızı, kadınlarımızı ilgilendiren, insanların inancıyla, yaşam tarzıyla ilgili bu meselenin nasıl suiistimal edildiğini, statükonun korunması adına nasıl politikleştirildiğini ve nasıl halklarımızın/Kürt halkının özgür geleceğine, birlikte yaşama iradesine karşı bir gerici ittifak haline dönüştürüldüğünün de sorgulamasını yapacağız!

 

SAYIN BAŞKAN DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ


Türkiye uzun zamandan beri iki dayatmanın kuşatması altındadır: Bir yanda küresel sermayenin tam desteği alınarak yürütülen ılımlı İslam politikaları, öte yanda da ulusalcı-milliyetçi cephenin dayattığı inkârcı politikalar.


Bu iki siyasi yaklaşımın politik aktörleri zamana ve koşullara göre kâh yan yana kâh karşı karşıya dursa da, en nihayetinde demokrasimiz üzerinde hegemonik tutumlarını sürdürmektedirler.


Halklarımız bu dayatmalar karşısında seçeneksiz bırakıldı, insanlara demokratik bir alternatif sunulamadı. CHP’nin ulusalcılardan daha koyu biçimde ulus-devleti savunan milliyetçi-şoven çizgisiyle, AKP’nin MHP’yi yedeğine alarak yürüttüğü siyasal İslam çizgisi arasında tercihe zorlanmaktayız.

Türkiye’de statükocu partiler, son yıllarda devlet bürokrasisinin de bir kesimini yanına alarak bir ulus-devletçilik geliştirdiler. Kürtleri tamamen dışlayan, farklı düşünce ve eğilime hiç yer vermeyen, AB’yi, demokrasiyi ve sivilleşmeyi reddeden bu neo-ittihatçı çizginin Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey yoktur; çok şey kaybettirdiği ise kesindir!.


Askeri/siyasi ve bürokratik kesimin oluşturduğu bu anlayış sayesindedir ki, M.Kemal’in cumhuriyeti demokratik cumhuriyete dönüştürüleceğine siyasal İslam’a teslim edilmiştir.


BUGÜN ARTIK, ZATEN DEMOKRASİ YOKSUNU OLAN CUMHURİYET ILIMLI İSLAMA DOĞRU KAYMAKTADIR

 

Bunun böyle olmasında adı cumhuriyetle birlikte anılan partilerin çok büyük günahı vardır. Bu gelişmeye Ordu’dan da bir kesimin katkısı oldu. Sosyal demokrat ve cumhuriyet partisi olduklarını iddia edenler, yine cumhuriyet aydınları,  eğer Kemalizmin sol-demokrat yorumunu yaparak güncelleştirebilseydi; Kürt inkârını bugünkü düzeyine vardırmasaydılar,  bunun önüne geçebilirdi.  Ancak ulusalcı-milliyetçi söylemlerinde direndiler ve bugünkü gelişmelerin önünü açtılar. Kürt sorunu karşısındaki ulusalcı tutumları ve retçi yaklaşımları, 4–5 emekli bürokratın etkisinde kalarak ısrarla bu ulusalcı-milliyetçi çizgiyi savunmaları kendileri açısından bu hazin sonucu getirmiştir.

 

Siyasal İslam ise AKP eliyle, uluslar arası güçlerin stratejik desteğiyle bugün nihayet sadece iktidarı değil, devleti de ele geçirmiştir; bu çok açıktır. Bu 200 yıllık sürecin finalidir. AKP devletleşmiştir, devlet AKP’lileşmiştir! Bunu herkesin çok iyi anlaması gerekmektedir.


AKP, cumhuriyeti demokratikleştireceğine, en pragmatist haliyle siyasal dinciliği, siyasal İslam’ı geliştirerek cumhuriyeti bugünkü muhafazakâr ve otoriter düzeyine ulaştırmıştır.


Şu an AKP’nin duruşu,  demokrasi de dâhil olmak üzere çağdaş toplumun birçok kazanımını riske etmektedir. Türkiye’yi çağdaş/demokratik değerlerle buluşturmak yerine, toplumsal gerilimi ve kaygıları arttıracak bir siyaset tarzı yürütmektedir. AB reform süreci, Kürt sorunu, sivil anayasa çalışması ve başörtü gibi hassas konularda izlenen siyaset, bu kaygıların oluşmasına neden olmuştur. İlkeli, tutarlı, çözüme ve uzlaşıya dönük bir siyaset tarzı halen gösterilememektedir.


Çok iyi biliyoruz ki, Siyasal İslam cumhuriyetin başından beri partilerle ilişki içinde olmuştur. Bu, yeni bir durum değildir. Geçmişte DP, daha sonra AP ve Milli Selamet,  refah partisi ve şimdi de AKP ile bu devam etmektedir.


Bu eğilim aynı zamanda Nakşî geleneğinden gelmektedirler. Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da katliam düzeyinde tasfiyesinden sonra Nakşîlik bir çeşit devlet tarikatı haline geldi/getirildi. Şimdi içine kimi Kürt kesimlerini de alarak kendi projesini uygulamaktadır. Yeni hedefleri; Kürt Hamas’ını yaratmaktır! Demokratik Kürt siyasetinin türlü dayatmalarla baskı altına alınmak istenmesinin, marjinalize edilmek istenmesinin, yasadışı/gayrı-meşru bir konumda bırakılmak istenmesinin gayesi bundan başkası değildir!


Burada uluslar arası bir projeden söz ediyorum: Siyasal İslam’ın bir kanadı Suriye üzerinden Suudi arabistan’a dayanıyor; Bir kısmı da İran ile ilişkili. Ilımlı İslam modelini dayatan ABD’de bu ilişkiler ağı içerisindedir. Binlerce Kürt yurtseverini vahşice katleden Hizbullah ta aynı ilişkiler ağı içerisindeydi. Yaşanan vahşeti unutmamak gerekiyor. Diyarbakır’da, Batman’da binlerce yoksul Kürt yurtseverini bu anlayış öldürmüştür. Yarattıkları bu vahşet kendilerine yönelmeseydi,  hepimizi vahşice katlederlerdi. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi sol Kemalistleri katledenler de bunlardır. Şimdi silahsız olmaları bu gerçeği değiştirmemektedir.


Diyarbakır’da bu kadar tarikatın önünün açılması sivil toplumculukla izah edilemez. Buna söz konusu projeleri adına göz yummaktadırlar. Siyasi iktidar başta Diyarbakır belediyesi olmak üzere, modern ve demokratik Kürt siyasetinin bütün kazanımlarını ele geçirmek için bunu bir devlet politikası haline de getirmiştir. Ancak, geçmişte nasıl Hizbullah kontrolden çıktı ve bugün bir kısmı el-kaideye dönüştüyse, bu ülke ve bu toplum yine aynı tehdit ve tehlikeyle yüz yüze kalacaktır/kalmaya başlamıştır. Kürt sorununun demokratik ve siyasal çözümünü engelleme adına ordusu, AKP’si, tarikatı, gericisi, milliyetçisi birleşmiş/birleştirilmiştir. Ama bu ittifakın sonu, parçalanmış toplum, parçalanmış ülke olacaktır!  


Önemle belirtmeliyim;  İslam dinine, kültürüne karşı değiliz. Sadece, İslami milliyetçiliğe, İslam adına yapılan politikalara, siyasal dinciliğe karşıyız. Dinin politik bir araç durumuna getirilmesine, dinin siyasette iktidar uğruna, rant uğruna kullanılmasına karşı her zaman demokratik tutumumuz olacaktır. Ancak, Kültürel İslam’a, inananların özgürlüğüne, inançların özgürce, barış içinde yaşanmasına katkı sunmak kadar, bunun güvencesi de olduğumuzu büyük bir özgüvenle belirtiyoruz.


SAYIN BAŞKAN DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ

 

Türkiye demokrasisi ve halklarımızın özgür, barışçıl birlikteliği açısından bu anlayışların tehlikeli olduğunu söylüyoruz.  


Bu otoriter-muhafazakâr anlayışların dışında üçüncü bir seçeneğimiz var; bu Demokratik Cumhuriyet seçeneğidir!  Türkiye bu otoriter-muhafazakâr iki çizgi arasında seçim yapmak zorunda değildir. Bu sebeple,  Demokratik Cumhuriyet seçeneğini yeniden ciddi biçimde tartışmaya açacağız. Demokratik Cumhuriyet ne üniter yapıyla, ne sınırlarla, ne insanların inancı ve kılık-kıyafetiyle ne de politik düşünceleriyle sorunu olmayan çağdaş bir projedir.  Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı; dillerin, kültürlerin ve kimliklerin özgürce kendini ifade ettiği; eşit özgür yurttaşlık hukukuna dayalı bu çözüm projesinin ülkemiz için en gerçekçi ve en demokratik model olduğuna inanıyoruz.


20. yüzyılda kurulan otoriter cumhuriyetten artık 21. yüzyılın demokratik cumhuriyetine geçişi sağlamak gerekiyor. Bizim söylediğimiz de budur;  otoriter cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçiştir. Ve halklarımızla birlikte bunu gerçekleştirme kararlılığındayız.

 

Parti olarak her alanda ve her zaman kişisel ve toplumsal özgürlüklerin yaşanmasından yana olduk. Kişi hak ve hürriyetleriyle ilgili başörtü sorununun  “laik-dinci” kamplaşması yaratılarak çözümsüz bırakılması sözünü ettiğimiz iki anlayışla ilgilidir. Çözümsüzlük, uzun zamandır hem ciddi mağduriyetlere hem de toplumsal gerginliklere sebep olmaktadır. Her ne kadar bir simge durumuna getirilmişse de, bu konunun daha fazla suiistimal edilmesine izin vermeden, inancın ve kültürel yaşamın bir parçası olarak değerlendirmek ve özgürlükleri esas alarak bir çözüme kavuşturmak gerekmektedir.


Bu anlamda kişisel tercihlere saygı duyarak adaletli ve eşitlikçi bir anlayışla yasakların ve mağduriyetlerin ortadan kaldırılmasını sağlamak yükümlülüğündeyiz. Ancak; bir başına bu sorunun çözülmüş olmasının demokrasimiz açısından bir yararı olmayacaktır. Hak ve özgürlükler sorununu reformist bir anlayışla, kapsamlı bir demokrasi kurgusu içinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz. Ülkemizin özgürlükler bağlamında çok daha ciddi sorunları vardır ve başörtüsü sorunu da dâhil olmak üzere tümünü sivil ve demokratik bir anayasa çalışması ile ele almak gerekmektedir. Toplumsal bir konsensüs sağlanmadan ve hukuki açıdan da sorunlar barındıran bu düzenlemenin bir başına çözümü yoktur; olmayacaktır.  Kaygımız odur ki, bu düzenlemeyle çözüm umuluyorken çok daha büyük sorunlara ve karmaşaya yol açılacaktır.


O nedenle diyoruz ki, aşırı politikleştirilmiş ve bir siyasi simge, kullanılacak bir malzeme durumuna getirilmiş bu sorunun yöntem, biçim ve içerik itibariyle bu şekilde gündeme getirilmiş olması açık ki, siyasi rantla ilgilidir! Çözümü de çözümsüzlüğü de partiler için hasat mevsimidir…


Bu düzenleme AKP’yi de MHP’yi de özgürlükçü yapmayacaktır! Bir yasağın yüzlerce yasak duruyorken kaldırılacak olması, kimseye özgürlükçülükle ilgili bir itibar kazandırmayacaktır!


Madem bu kadar özgürlükçüsünüz, buyurun 301’ide değiştirelim.

Madem İnançlara bu kadar saygılısınız, başta alevi yurttaşlarımız olmak üzere farklı inanç ve kültüre sahip insanlarımızın sorunlarını çözün, zorunlu din dersini kaldırın ki, samimiyetiniz tescil edilsin!

Madem haktan, hukuktan, eşitlikten yanasınız, buyurun Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerini demokrasi içinde bir çözüme kavuşturun ki, demokratlığınıza inanalım!

 

Sayın başbakan diyor ki, “siyasetçinin görevi, bir sorun varsa onu çözmektir.” Peki, 40 bin insanımızın ölümüne neden olan, milyonlarca insanın dili, kültürü ve kimliğiyle ilgili olan Kürt sorununu niye orduya, ABD’ye havale ediyorsunuz sayın başbakan? Siyasetçiliğiniz Kürtlere gelince mi çözüm gücü olmaktan çıkıyor?

 

Eğer bütün hak ve özgürlükler konusunda aynı hassasiyeti ve siyasetin çözüm iradesini gösterseydiniz, söyleyecek lafımız olmazdı. Ancak, değiştirmeye çalıştığınız 42. maddenin başka bir fıkrasında anadil yasağı duruyorken, sadece başörtü yasağını kaldıracak olmanız sizi özgürlükler karşısında tutarlı ve ilkeli yapmayacaktır!

 

21. yüzyılda halen anadil yasağı gibi bir ayıbı bu ülkeye yaşatanların özgürlükçülüğüne inanmamızı da kimse ama hiç kimse beklememelidir!

 

SAYIN BAŞKAN DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ


Başörtü meselesinde oluşturulan ittifakın politik karakteri ve içeriği bizleri ciddi olarak kaygılandırmaktadır. Şimdiye kadar çatışmalı ve çelişkili görünen iki siyasi anlayışın başörtü meselesi dışında hangi konular üzerinde ya da “neye karşı” uzlaştıkları mutlaka kamuoyuna açıklanmalıdır. Ancak, en genel anlamda demokratik reformların askıya alınması konusunda bir uzlaşıya varıldığını da öngörmek mümkündür. Ki, bu yönlü tartışmalar da yapılmaktadır.


AKP’nin sivil ve askeri ulusalcılarla oluşturduğu bu gerici ittifak, açıktır ki, Türkiye demokrasisinin üzerinde oluşturulan yeni hegemonyadır!


Kanımızca, AKP ve MHP’nin oluşturduğu bu muhafazakâr-otoriter ittifakın kurbanı başta Kürtler olmak üzere, 301. madde ve demokratikleşme hedefini içeren anayasa çalışması ile diğer siyasi reformlar olacaktır. Askerin de içinde yer aldığı bu ittifakın gizli gündemi, Kürt sorunudur! Kürtlerin özgürlük ve hak talepleri bu güçlerin kimi çıkarları uğruna yine orduya havale edilmiştir. Baharda kara harekâtı gibi sonuçları bir ‘katliamı’ andıracak maceralara izin verilerek bugünkü uzlaşmanın önü açılmıştır.  Politik öngörümüzle bir kez daha uyarma gereği duymaktayız; Sınır ötesi operasyonlar bu ülkeyi ırak’taki kaosa sürüklemekle kalmayacak, bu ülkede ıraklılaşmayı yaşatacaktır!  Ölecek binlerce genç insanımızın vebali bu ittifakın sahiplerine ait olacaktır.  

 

Aralarında Jitem’in kurucusunun da bulunduğu,  askeri ve siyasi bürokraside uzantıları olduğu tahmin edilebilir Ergenekon çetesine yönelik operasyonun sınırını da yine bu ittifak belirlemiştir.

 

Artık çok daha iyi bilmekteyiz ki, her fırsatta “mecliste çoğunluk bendedir, mili irade benim” diyen AKP, demokrasiyi çoğunluğun tahakkümüne indirgemiştir.  

Bu demokrasimiz açısından kronik kriz halinin sürdürülmesidir.


SAYIN BAŞKAN DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ

Toplumu daha fazla parçalamadan, kaygı ve korkuların yıkıcı bir düzeye ulaşmasına mahal vermeden, önce toplumda sonra mecliste bir mutabakatı geç kalmadan sağlamak gerekiyor. Bu anlamda farklı kesimlerin seslendirdikleri kimi kaygıları doğru okumak ve anlamak gerekmektedir. Yersiz ve temelsiz kaygılar değildir ve mutlaka bu kesimler rahatlatılmalıdır.


Aynı şekilde, laiklik ilkesinin de daha geniş ve çağdaş yorumuna ihtiyacımız olduğu kanaatini de taşımaktayız.

Hakeza, din ve vicdan özgürlüğünü çok kültürlü, çok dinli ülkemizde başörtü meselesine indirgemek, diğer inançlara ve kültürlere değersiz yaklaşıldığının da bir göstergesi olmaktadır. Eğer bir güvence getirilecekse, bütün inanç ve kültürlere yönelik eşitlikçi temelde olmalıdır. Bu sorunu basitleştirmeden belirtmek isterim ki, ülkemizin özgürlükler bağlamında çok daha ciddi sorunları vardır. Bu ve benzeri sorunları palyatif yöntemlerle değil, kapsamlı bir demokrasi programı ve geniş bir toplumsal mutabakatla gündemimize almak durumundayız.


Anadilde eğitim, ifade ve düşünce özgürlüğü, parti ve seçim yasası, örgütlenme özgürlüğü, kültürel haklar vb. demokratikleşme ile ilgili birçok sorunumuzu uzlaşı kültürü içinde çözüme kavuşturmak gerekmektedir.  Başörtü sorunu da dâhil olmak üzere tüm bu sorunların sivil bir anayasa ile çözülmesi gerekiyorken, bu meselesinin apar-topar gündeme getirilmesinin siyasi ve partisel çıkarlarla ilgili olduğunu önemle bir kez daha belirtiyoruz.

 

Her şeye rağmen yasaklara karşı tutumumuz nettir. Mağduriyetler yaratan bu yasağın kaldırılmasından yanayız. DTP, yaşamın her alanında yasakların kaldırılmasından ve özgürlüklerin genişletilmesinden yanadır.


SAYIN BAŞKAN DEĞERLİ MİLLETVEKİLLERİ


Bir kadın olarak özellikle belirtmek isterim ki, kadın hemcinsimin erkek egemen siyaset çatışmasında politik bir figür, bir araç durumuna getirilmiş olmasından üzüntü duymaktayım. Kadınların özgür iradesi üzerinde yapay korkular/ve manevi baskılar yaratılarak tahakküm kurulmak istenmesine en başta biz kadınlar izin vermemeliyiz. Zihinler kadar dış görünüm üzerinde tahakküm kurmak isteyen şekilci, biçimci, sözde modernist, özde muhafazakâr, otoriter ve statükocu zihniyetin temsilcileri nasıl giyineceğimize bizim adımıza karar veremezler.


Farklılıklarımızla, özgünlüklerimizle, hayallerimizle birlikte/ ve barış içinde yaşayabiliriz. Cumhuriyetin demokratikleşmesi bütün düşüncelerin, bütün inançların, bütün kimliklerin güvencesi olacaktır. Dinlerin, dillerin, kültürlerin ve kimliklerin çeşitliliği, bu ülkenin zenginliği kadar mutluluğudur da. Barış içinde bir arada yaşamak zamanındayız. Çünkü Barış her şeyi hazmeden mutluluktur.


Dolayısıyla, bir yasağın kaldırılacak olmasına demokrasi ve özgürlükler adına “evet” diyeceğiz. Hak ve hürriyetlerle ilgili, düşünce ve ifade özgürlüğüyle, din ve vicdan hürriyetiyle alakalı bu ve benzeri bütün düzenlemelerde parti olarak ilkesel tutumumuzu sürdüreceğiz.


Toplumsal barışımız, birlikte yaşamamız, özgür geleceğimiz ve onurlu ve adil çözüm adına üzerimize düşen rolü oynayacağımızı bu vesileyle bir kez daha belirtiyor, demokratik siyasete olan inancımla hepinizi saygıyla selamlıyorum.

                                                       Aysel TUĞLUK

DTP Diyarbakır Milletvekili

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Aysel TUĞLUK-TBMM konuşması ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right