|
Üçüncü Bölüm: 12 Mart Zindanından Çıkış ve Partizan Yolu’nun Kuruluş Konağı Sarp Kuray’ın, 12 Mart 1971’de başlayan tutsaklığı; İstanbul/ Kartal- Maltepe Askeri Cezaevinden 1975 yılının başlarında, 1974 yılında çıkartılmış olan afla ilgili yeni bir düzenleme yapılarak af kapsamına dahil olması nedeniyle sona erer. O, artık ‘’resmen’’ özgür bir insandır. 30’una basamak dayamıştır. Bir yönden kendi evini- barkını, işini- gücünü kurması; öte yandan tüm iyi niyetli çaba ve ölümüne özverililiğe rağmen çok sevdiği arkadaşları Deniz’leri ve Mahir’leri hiçbir zaman hafızasından silemediği ve asla affedemediği yitirilişine de neden olan 12 Mart yenilgisinin nedenlerini ve ülkesini karanlığa sürükleyen, genç vatanseverlerinin amansızca tüketilmesine neden olan bu tür yenilgilerin ‘’bir kader’’ gibi yaşanmamasının ‘’mantık ve metodu’’ üzerine kafa yormak, bu mantık ve metoda tekabül eden bir çıkış yolu bulmak zorunluluğu duymaktadır. O yıllarda, kendi dönem gerçekliğini açıklarken şöyle diyecektir: ‘’1968 Fransa’sında öğrenci olayları aniden patlak verip bir saman alevi gibi sönüverince Türkiye’de de uzun bir zamandan beri devam eden gençlik hareketlerinin biteceğini zannedenler oldu. Yanıldılar. Türkiye’de gençlik olayları bitmek bir yana çok kısa bir sürede sosyalizme sıçrayarak sosyalizmin Türkiye’de o zamana dek hiç görülmemiş boyutlarda yığınsallaşmasına neden oldu. Yanılgı, evrensel yasalarla düşünüyoruz zannederken, orijinal (bize has) olanın gözden kaçırılmasından kaynaklanıyordu. GENÇLİĞİN BİR SINIF OLMADIĞI, TOPLUMUN HEMEN BÜTÜN SINIF VE ZÜMRELERİNİN TEMSİLCİLERİNİ İÇİNDE TAŞIYAN BİR SOSYAL KATEGORİ OLDUĞU GENEL DOĞRUSU OLAYLARI AÇIKLAMAYA YETMEDİ. BU GERÇEĞİN GÜN 24 SAAT TEKRARLANMASI, GENÇLİĞİN BİR SINIF, GENÇLİK ÖRGÜTLERİNİN DE PARTİYMİŞ GİBİ DAVRANMASINI ENGELLEYEMEDİ. GENÇLİK DİNLEMİYORDU. Bu kez, özellikle 12 Mart’tan sonra boşluk, yine goşizm, anarşizm gibi ‘bilimsel’ küfürlerle doldurulmaya çalışıldı. Ne var ki, ‘küçük burjuvalarımız’, küçükburjuvalıklarından değil, çok daha derin tarihsel ve sosyal nedenlerle üniversitelerden dağlara ve darağaçlarına, kışlalardan faşizmin zindanlarına, adı ‘Saint’le başlayan liselerin eğlenceli sıralarını terk edip silahlı çatışmalara aktıkça, ‘yiğit ama goşist’, ‘kahraman ama küçükburjuva’, ‘yurtsever ama maceracı’ melezliklerine gidilmeden de edilemedi. Bizim gibi altı kaval üstü şişhane, yarı antika yarı modern bir ülkede, Türkiye’nin ve özel olarak devrimci mücadelemizin sorunlarına ‘Fransız’ kalanlar açısından tutarlı bir değerlendirmeydi bu. Oysa Türkiye’nin bir Fransa olmadığını, bizzat Fransızlar sadece kendi ülkelerinde değil dünyanın neresinde olursa olsun meydana gelen uçkun ve ilerici her gençlik hareketine ‘jöntürklük’ adını vererek daha 100 yıl önce belirtmişlerdi.’’ (Sarp Kuray / YOL Dergisi / Eylül 1979) Sarp Kuray’ın 1978 yılından bu yana her fırsatta altını çizmeye çalıştığı bu mantık ve metodolojiyi özetçe şöyle tanımlayabiliriz: 1-Alıntı edebiyatçılığından ve yaşanmış gerçekliklerin herhangi bir biçimde saptırılmasından ibaret olan ‘’cari’’ tarih bilinci yerine, yalana- dolana dayalı olmayan, gerçeklere dayalı TARİH BİLİNCİ. Ki; Marxizmin çok temel pek çok şey tarihi akışı içinde değişse de değişmeyecek, olmazsa olmazlarından birisidir ve bugün dünya çapında Marxizm, bu yanıyla ‘’bilimsel düşünce’’ ye bu anlamda katmış olduğu METODOLOJİ itibariyle – bu düşünceden ışık alarak uygulanmış, uygulanagelen reel politikalar çökse de- yükselen değer olmaya devam etmektedir. Ne yazık ki devrimci ortamımızda süregelen eski kuşakların birikimlerini yok sayarak tarihi kendisiyle başlatma eğilimi ve kendini aklamak için tarihi çarpıtma pragmatizmi; esas olarak aydınlarımızın gönül verdiği, öncülük ettiği sol ve sosyalist ortamımızı ne yazık ki ‘’kafaca FUKARA’’ bir ‘’fikir özürlü’’ lüğe mahkum etmektedir. 2- Bilimsel ‘’tarih bilinci’’ ışığında kendi toplum gerçekliklerimizin doğru tahlili ve kendi toplumsal dinamiklerimizin doğru tespiti. Ki; her ikisini de eski kuşak sosyalistlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bu alandaki onlarca ciltlik araştırmalarında bulunuşu, Sarp Kuray’ın reel-politik planda ciddi eleştirileri olmakla birlikte gençlik döneminden beri bu eski tüfeğe yakın duruşunun yegane ve vazgeçilmez nedenidir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise; Ortadoğu’nun evrensel planda bu denli gündeme gelişinden beri gitgide artan bir biçimde dünyanın dikkat ve takdirini çekmeye başlamış bilimcil anlamda bir yükselen değerdir. Sırf bu açıdan olay ve olguları dürüstçe irdeleyecek olursak bile görülecektir ki; Sarp Kuray’ın TARİHE yaklaşımında PRAGMATİZM’den zerrece eser yoktur; tam tersine pragmatizmle taban tabana zıt, prensipcil bir tutum alış apaçık ortadadır. Bu konuda neredeyse baştan sona kendisinin yazmış, ya da kimilerini vakit darlığından ötürü çerçevesini kendisinin belirleyip denetleyerek yazdırtmış olduğu makale ve yazıların yeraldığı, Sarp Kuray’ın emeği ağırlıklı YOL dergisi, SOSYALİST gazetesi incelenip irdelenecek olursa, kendinden önceki günü ve yaşanmakta olunan günü değerlendirmek anlamındaki BİLGE KİŞİLİĞİ anlaşılabilir olacaktır. Bu bilge kişiliğin oluşumunda elbette üstün zeka seviyesinin yanı sıra ailesinden almış olduğu alt yapının ve aldığı iyi eğitimin de katkısı vardır. O, toplumdaki yaşıtlarından fazladan bulmuş olduğu bu şansla toplumu ezen ya da tepeden bakan bir mevkide tek başına yükselmek BİREYCİLİĞİNE yönelmek yerine, bu şansını gene toplum yararına kullanmak KOLLEKTİVİZMİNİ tercih etmiştir. Çıkarttığı kendi emek ürünü yayınlar bir yana; yanına gelen herkese her alanda tuttuğu IŞIK, verdiği perspektif, bugüne dek derlenip- toparlanabilinmiş olunsa –çünkü ne yazık ki daha ziyade bir tür ahir zaman SOKRATES’i gibi, tek başına KİTAP tarzındaki YAZI olayını bile kolektivist tutum alışı gereği bu güne dek belki inkar, belki de ihmal ederek bu anlamda kendi birikimlerine ihanet etmiştir olsa olsa ve bence şayet Sarp Kuray’ın bir ‘’ihanet’’ i söz konusuysa, yalnızca kendine karşı yapmış olduğu bu ihanetten bahsedebiliriz. Ne yazık ki herkesi kendi gibi bilmesi nedeniyle bırakmış olduğu bu boşluktan ötürü ardılı olanların bazıları, kendilerinden menkul nedenlerle ; kendisi sayesinde edinmiş oldukları pek çok birikime rağmen kendisini, kendi kariyerizmleri uğruna önce ‘’kullanmaya’’, sonra ‘’yok’’ saymaya, sonra da ‘’karalamaya’’ yönelmişlerdir. Bu denli karalama kampanyasına yönelmelerinin ‘’gerçek’’ nedeni, Sarp Kuray’ın birikimlerini ve bu birikimi asla aşamayacaklarını yakinen bilmeleri, buna tanık olmalarıdır. Şimdiye kadar ‘’çamur atma’’ bezirgan kapasitesizliğinin dışında fikren öne sürdüklerini fikren çürütebilen hiç kimse, henüz ortaya çıkmış değildir. Şunu bilmelidirler ki Sarp Kuray; bu tür iddia sahiplerinin her boydan ve soydan olanıyla ‘’kitleler’’ önünde ( örneğin TV programlarında) tartışmaya açıktır. Benim kendisinden yıllardır süregelen kardeşlik hukukumdan yola çıkarak öncelikli ricam ise, kendisini kitap yazarak ifade etmesi ve birikimlerini gelecek kuşakların yararına kalıcılaştırmasıdır. Toplumumuz, ne yazık ki yeniden kendi önemli değerlerinden birinden mahrum bırakılmak isteniyor. Ama Sarp Kuray’ı mahkum ederek toplumumuzu evvelce pek çoklarından yoksun bıraktıkları gibi bu değerli vatan evladından da mahrum bırakmak isteyenler bilmelidirler ki; 7 yılda pek çok KİTAP yazılır. Hatta, gündelik olaylardan soyutlanılmış olunacağı için; daha da çok yazılır. Sarp Kuray’a ceza vererek sesini boğabileceğini sananları buradan uyarıyorum: Emin olunuz ki kendi adınıza ve kendi kendinize çok büyük bir kötülük yapmaktasınız. Aslında hiç farkında değilsiniz; ama bu satılmış ve kokuşmuş sistemin vurduğu her darbe; Sarp Kuray gibi yaşamının her saniyesini ülke halklarının ve ülkesinin kurtuluşuna adamış birini KÜÇÜLTMEK bir yana, gitgide daha da BÜYÜTÜR. Ve gün gelir, sizler nefretinizle büyüttüğünüz bu halk önderinin altında kalır, ezilirsiniz. 3- Sarp Kuray; Karl Marx, Dr. Hikmet gibi bir BİLİM ADAMI değildir elbette. Pratikten gelme bir doğal önder olma özelliğiyle bilimsel düşüncenin ışığında; eski kuşakların teorik birikimleriyle yeni kuşakların pratik dinamizmini, tarih bilinci ufkuyla güncel olayların analiz- sentezlerini yerli yerince yapabilip, bu perspektifle günün gerektirdiği değişken reel politikaları projelendirme, toplumsal dinamikleri yakalayıp bu projelerle çerçevelendirebilme esneklik ve kıvraklığına sahip sahici bir fiili DOĞAL ÖNDERdir. Ne yazık ki görebildiğim kadarıyla toplumumuzun düşünceye yatkın, başta sosyalistlerimiz gelmek kaydıyla her türden İDEOLOJİK aydın insanları; çoklukla düşünceyi, BİLİNÇten ziyade İNANÇ temelli almakta; bu anlamda isterse adı KAPİTAL, yazarı da KARL MARX olsun; okuduğu kitabı bir tür Kur’an- ı Kerim zanneden ve bu zannedişiyle de BİLGİ’yi önünü aydınlatacak bir FENER olarak değerlendirebilmek bir yana , skolastik, statik ve mekanik bir algılayışla inatla zikredilecek surelere dönüştürerek işlevsiz ve değersiz kılmaktadırlar. Bu ŞABLONCU zihniyet; aydın insanlarımızın topluma öncülük edebilmek bir yana, artık neredeyse toplumun gerisine düşmelerine neden olmakta; bu tarz olmayan aydın kimlikleri ise iyi niyetle ANLAMAMALARI, kötü niyetle İŞLERİNE GELMEMESİnden ötürü SUSUŞ ya da KARALAMA’ya maruz bırakmalarına neden olmaktadır. ‘’Yunan mitolojisinin ünlü örneklerindendir: Tanrılar babası Zeus, Pandora’ya bir kutu hediye eder. Göz kamaştıracak kadar güzel, Atina’nın en yetenekli ustalarının elinden çıktığı daha ilk bakışta anlaşılabilen bir kutu.Ama yanıltıcı bir güzelliktir bu…Görünüşe aldanıp da kapağını açtınız mı aklınıza gelebilecek tüm fenalıklar ve rezillikler dökülüverir ortaya.En koku almaz burunların bile dayanamayacağı pis kokular yayılıverir. Türkiye’de bizim burjuva ve bezirgan siyaset gladyatörlerinin boğuştuğu arena da böyledir. Birbirine en ‘muhalif ve muarız’ görünen siyasi partiler ve partililerin, birbirlerine en galiz küfürlerle saldırıp, en derin eleştirileri getirirlerken bile yaptıkları şey, habire Pandora’nın kutusunu cilalamak ve göze daha hoş görünmesini sağlamaktır. Türkiye’yi 55 yıldır yönetiyorlar. İndi bindiye, koltuk kavgalarına bakmayın. Tüm yaptıklarını alt alta sıralayıp toplasanız; bunca zamanın sonunda bir deri, bir kemik kalmış, tuvalete giderken bile ‘Batılı dostlarından’ izin isteyen, başkaları hesabına çalışmaktan anası ağlamış bir Türkiye çıkar ortaya.’’ (Sarp Kuray / YOL Dergisi / Nisan 79 / ÇIKARKEN başlıklı yazıdan) Sarp Kuray; gerçi bu satırları emperyalist kapitalizmin ve antika tefeci- bezirganlığın sözcüsü olan partiler için yazmış bundan tam 26 yıl evvel. Ancak sanırım özellikle 12 Eylül’ün; dinamik unsurlarını tırpanlayarak hepten çürüttüğü ve tek kutuplu dünyaya saldığı sosyalist ortam da ezikliğin köşe dönücülüğe meylettiği yapısıyla yukarıda tanımlanandan hiç de farklı değil bugün varılan noktada. Böyle olması da kaçınılmazlık derecesinde doğal; zira samimiyet ve dürüstlükte inat eden başta devrimciler gelmek kaydıyla her görüşten ve kademeden toplum bireylerinin neyi kaldı ki havaya savrulan küllerinden başka geriye? Bir de gerçek doğal önderini bekleyen susturulmuş- bastırılmış, kıskıvrak kuşatılıp birbirine kırdırılmış ama gene de ÇÖZÜM bekleyen; gerçek çözümü gördüğü gün ise bağlasalar da durmayacak kadar onurlu halkların beraberliğinden oluşan bir toplumdan başka? Düşünsel planda bu mantık ve metodla bir rota çizilirken fiili planda ağırlık; işçi sınıfına ve ezilen halk yığınlarına verilmekteydi. Ancak bu yapılırken 1963’de Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’in açtığı kanaldan sosyalizmle buluşan 1919’ların dinamizmiyle kopuşmamak ve adının anılması bile o zamanlar yasak olan ezilen ulus konusunda da hiç kimsenin göstermediği teorik- pratik bir hassasiyet yalnızca Sarp Kuray’dan biz daha genç kuşaklara yansımaktaydı. ‘’Batı toplumundan bizi farklı kılan gerçekliğimizin sosyal nedeni ‘batı toplumlarında dokunulmaz vatan sınırını ciddiye alarak milleti ve orduyu ‘namerde muhtaç’ etmeyen dişli bir işveren sınıfı iktidara bıçağı hakkına gelmiştir. O nedenle burjuva ordusu efendisini sahibini tanır.’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı) Bizde Osmanlıyı kuran da yıkan da ordudur ve geleneksel aydın eylemciliğinin yol açıcılığı olmadan bir adım atacak takati bulunmayan yatalak ve korkak burjuvazi Batıdaki gibi efendilik taslayamaz.Onun işi tarih boyunca bu davranış gücünün ardına sığınarak 1-2 paşayı ileri fırlatarak sonra bu güçleri birbirine kırdırarak hilelerle mevzi kapmak olmuştur. Silahlı ve silahsız aydın gençlik de bu cambaz oyununda söndürülmüş ve katledilmişlerdir. İşte bizi bize benzeten toplumsal özelliklerimizden en önemlilerinden biri de budur.’’ (Sarp Kuray / 12 Martın Kirli ve Karanlık Yüzü / Şubat 2006 / Yeni YOL e-gazetesi) Tarihsel neden- sonuç açılımlarının Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerinde ( özellikle ‘’Tarih, Devrim, Sosyalizm’’ adlı yapıtında yerli yerine oturtulan bize ve doğu toplumlarına özgü bu gerçekliğimiz; 12 Mart sonrasında doktorcu kesim tarafından her nedense ‘’yok’’ sayılacak ve Doktorcu kesim, bu nedenle 78 kuşağı dinamizmiyle kopuşarak, marjinalleşecek, sonrasında da parçalara bölünerek hepten adı-sanı bilinmeyen bir sen- ben- bizim oğlan manzarasında ufak tefek mahfillere dönüşecekti. 78 kuşağı genç devrimcileri, bu nedenle misyonunu kabul ettikleri 68 kuşağı gençlik önderleri Mahir ve Deniz’in de saygı duyduğu eski kuşak devrimcilerinden ve onların birikimlerinden yararlanamadılar. Sarp Kuray ortama ‘’geç’’ intikal edebildiğinde ise; ‘’Atı alan, çoktan Üsküdar’ı geçmişti’’ bile… Bu nedenle YOL’a koyulurken en önce geç kalışının özeleştirisini yaparak söze başlayan Sarp Kuray’ın geç kalışının ne denli önemli olduğunu; ben yıllar sonra ancak anlayabilecektim. Doktorcular ise Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nın ‘’Tarih-Devrim-Sosyalizm’’ yapıtında tarihsel köklerini analiz edip oradan günümüzdeki muadillerine bağlantıladığı tarihsel devrimci ilkel komüna gelenekli kandaşlığı hala yerli yerine oturtamamanın fiili üretimsizliğini yaşıyorlar. Sarp Kuray ise, bu kesimlerle farkını baştan itibaren kalın çizgilerle çizecek ve şöyle diyecekti: ‘’ 1920’ler iyi kavranmalı, 1970’ler oradan alınan perspektifle değerlendirilip eleştirilmelidir. Devrimci hareketimizdeki tarihsel sürekliliği böyle kurabiliriz.’’ (Sarp Kuray / Partizan Yolu’nun Feshi ve Yeni Yönelişimiz / 20 Şubat 1988 / Paris Konferansı) |