|
İslâmiyet'in Kuruluşu: Devrim ve Karşıdevrim “İslâm, vahye dayalı dini temellerinin yanı sıra devrimci bir çıkış olarak dünyevi bir mücadelenin de öncüsü oldu. Peygamber dinsel kişiliğinin kutsal özü yanında disiplinli bir devlet kurucusu, askeri önder ve devrimci ahlâkın üstün niteliklerine sahip bir insandı. Ve insan olduğu vurgusunu hep ön planda tutuyordu. Auguste Bebel gibi bir sosyalistin Peygamber için yazdıkları dikkate değer: Hz. Muhammed'in kendisi kabilesinin insanlarına kusursuz ve iyi bir örnek oluşturuyordu. Kendisine başvuran herkese bıkıp usanmadan yol gösteriyor, nasihatler veriyor ve yardım ediyor, ama bu arada çok sade, alçakgönüllü, gözü tok bir hayat sürdürmekle kalmayıp, kendisi ile kabilenin öteki insanları arasında en ufak bir biçimsel farka olanak tanımıyordu... Asya'nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın gördüğü en büyük adamlardan biriydi."(Bebel -Hz. Muammed ve İslam Kültürü) Kuran, tüm Müslümanların eşit sayılmasını buyuruyordu. Peygamber ve diğer İslâm öncüleri döneminde aristokrat kurumlaşmaların önü kesilirken, kabileler ve halklar arasındaki düşmanlık hızla giderildi. Kuran ne resmi memuriyetlerde ne de soyluluk unvanlarında miras hakkı, veliahtlık gibi olguları tanımaz. Devlet memuriyetleri ya da yüksek mevkilere getirilmede yetenek, beceri ve liyakat esastır ve bu da seçim yoluyla belirlenmelidir. Bu nedenle Halifelik unvanının babadan oğula geçmesine imkân yoktu. “Gerçi Hz. Muhammed tarih sahnesinde belirdiğinde, ona yardım etmiş ve dostça davranmış kabilelere imparatorluk sınırları içinde büyük bir saygı duyulmuş ve bu kabilelerden kimseler önemli memuriyetlere getirilme konusunda kayırılmışlardı, ama bunların bile işgal ettikleri memuriyetler üzerinde herhangi bir hakları bulunmazdı. Böylece İslâmiyet tam anlamıyla demokratik bir akımın yaratıcısı oluyordu. Sosyal konumu ne olursa olsun büyük ve etkili memuriyetler herkese açıktı, hatta başka dinlerden kimselerin bile bu tür idari işlere atanmalarında İslâmiyet en ufak bir engel getirmiyordu. O dönemlerde bu Hıristiyan Avrupa’da kimsenin aklının ucundan geçiremeyeceği bir durumdu.”(Bebel- age) Hz. Muhammed kendisini Allah'ın seçtiği son Peygamber olarak ilan etmişti ama sıradan, ölümlü bir insan olduğunu sürekli vurgulamaktan geri kalmıyordu. Yaşamına ilişkin şu satırlar, çağının ihtiyaçlarına cevap veren, ezilenlerden yana ahlâki disiplininden ödün vermeyen tutumuna örnektir: “Yemede ve giymede zaruret kadarıyla yetinir ve fazlasından uzak dururdu. Bulduğunu yer ve bulduğunu giyerdi. Tam doyuncaya ve karnı doyuncaya kadar yemezdi. Üzerinde yatıp uyuduğu döşek deriden yapılmış olup, içi hurma lifiyle doluydu. Az zaman içinde bunca fetihleri gerçekleştirmiş ve İslâm'a ait gelirler çoğalmış iken, dünya malına asla iltifat etmezdi. Ganimetlerden kendisine ait olan malların çoğunu layık olanlara sadaka olarak verip, kendi geçimi için pek az alıkordu. Bu yüzden borçlanmaya mecbur olurdu. Ehl-i Beyt’in çoğunlukla yedikleri arpa ekmeği yahut hurma idi. Ve ahiret yurduna giderken zevcesi Ayşe hazretlerinin hücresinde arpadan başka yiyecek yoktu ve zırhı bir Yahudi "nin yanında rehinli idi ki, ailesinin nafakası için otuz sâ (ölçek) arpa ödünç alıp zırhını rehin bırakmıştı.(Filibeli Ahmed Hilmi –İslam Tarihi) *** Hz. Muhammed vefat ettiğinde geride miras olarak, "ne bir dirhem, ne bir köle, ne bir dinar, ne de bir şey bırakmıştı. Ancak beyaz astarını, silahını ve sadaka olarak dağıttığı arazi parçasını bıraktı." Peygamber'in Medine, Fedek ve Havber'de küçük miktarlarda arazisi vardı; ancak hayatta iken onları vakfedip onlarla ilgili kurallar koydu. Bu arazilerin gelirinin çoğu elçilerin, misafirlerin ve yolcuların masraflarına tahsis edildi. Geride bu arazinin dışında birkaç hayvan, iki kilim, bir çarşaf, bir su kabı, tarak, makas gibi şahsi eşyaları dışında maddi değeri olan hiçbir mal bırakmayan Hz. Muhammed mesajının niteliğini mülkiyet karşısındaki tutumuyla da netleştirdi. Köleci toplum yapısının üretim ilişkilerindeki ağırlığına rağmen bu konuda da Hz. Muhammed çağının ilerisindedir. Sosyalist kuramcı Bebel köleliğe ilişkin olarak Hz. Muhammed'in tutumunu şöyle açıklıyor: Bildiğimiz gibi İncil, kölecilikten yana tavır koyar. Hz. Muhammed ise köleliğin koşullarının yumuşatılması ve mümkünse kölelerin serbest bırakılmasından yanadır. 'Doğruya inanan bir köleye özgürlüğünü bağışlayan kimse, Allah'ın karşısında büyük bir sevap işler' der ve zekâtın bir bölümünün, kölelerin satın alınarak onların özgürlüğe kavuşturulması için kullanılmasını salık verir. Aslında köleliğe tamamen karşı çıkmak ve köleciliğin yok edilmesini istemek, o yüzyılların anlayışına ve kavrama gücüne, töre ve adetlerine çok aykırı, henüz fazla ileri gitmiş bir talep olurdu. Bilindiği gibi kölelik Avrupa'da 14. ve 15. yüzyıllara kadar uzandı. Hz. Muhammed ayrıca köle bir kadının özgür bir kimseden olan çocuğunun özgür olması kuralını getirmişti. O dönemlerdeki Avrupa'nın bu konudaki anlayışına tamamen aykırı bir yenilikti bu; Avrupa'da aynı konumdaki bir çocuk, özgürlüğünden yoksundu. Öte yandan Hz. Muhammed bu konumdaki bir çocuğun annesinin satılabilmesi veya hediye edilebilmesi olanağını da ortadan kaldırmıştı. Peygamber İslâmiyet'i yayarken çölün yoksullarına dayandı, onların savaşçı enerjilerini örgütledi. Mücadelesine başlarken, Mekke'nin en radikal unsurları ve mümtaz kişilikleri yanında yer aldılar. Saltanatlaşma sonrasında kurulacak düzenin egemeni olan aristokratlar ve ticaret oligarşisi ise İslâmiyet'e kesin zaferlerden sonra katıldılar. Hz. Muhammed'in devrimci yönelişini Tarık Zafer Tunaya hocanın şu satırlarından okumak mümkündür: Hazreti Muhammed, sosyal ve siyasi hayatı kapsayan yeni bir toplum ve devlet düzeni getirdiğini bildiriyordu. Mekke-Medine diyalogu Peygamberin sosyal huzursuzlukları dindirecek, kabile kavgalarını üstün bir potada eritecek toplum kuralları ile ortaya çıkmasını gerektirmişti. İslâm bu ihtiyaca cevap vermek zorunda kalmıştır. Ve peygamber, tek başına gerçekleşemeyecek bir oluşa hareket kuvveti vermiştir. Şeriat, tam olarak bir toplum felsefesine, cahiliye devrinin kişisel ve toplumsal hayatını değiştirmek amacına yönelmiştir. İslâm bu bakımdan devrimci bir karakter taşımıştır. Hz. Muhammed'in temellerini attığı siyasal, sosyal düzen karşısında Mekke aristokratları ve ticaret oligarşisi başlangıçta zayıftı. Ebu Süfvan, Abbas gibi isimler İslâm'da iktidarı ele geçirecek durumda değildiler. İslâmiyet'in devrimci çıkışının etkileri ile eşitlikçi alışkanlıklar ve göçebe ferdiyetçiliği varlığını Peygamber'in vefatından sonra da sürdürüyordu. *** Hz. Muhammed sonrası yaşanan mücadele ve çelişkilere rağmen İslâm'ın ilk önder kadrosundan olan bu mümtaz insanlar zenginliklere, lükse, paraya sırtlarını döndüler. Saltanatlaşmaya karşı güçlerinin elverdiği ölçüde karşı çıktılar. Sağlam bir ahlâk anlayışı biricik mirasları oldu. Ortadoğu'da daha sonra yaşanan saltanatlaşma, zenginlerin devlete el koyması, yozlaşma ile Müslümanlığın devrime çıkışını gerçekleştiren kadrolar arasındaki derin anlayış uçurumu etkilerini günümüzde de duyuran meşruiyet krizinin tahlilinde önemli ipuçları sağlar. Hz. Ebubekir de diğer İslâm önderleri gibi sade, gösterişsiz bir tavırla Peygamber'i takip etti. Kızı Ayşe babasının yaşamına ilişkin şu bilgileri verir: O, kendisi için hurma dallarından bir oda yapmış, bu odaya başka bir şev eklememişti. Kendisine Halife olarak biat edildikten sonra da altı ay bu odada oturdu... Her gün sabahleyin pazara gelir alışveriş yapardı. Onun bir koyun sürüsü vardı. Bu koyunlar akşamleyin otlaktan dönerlerdi. O bazen bizzat kendisi bu koyunları güderdi. Kendisi gütmediği vakitlerde başkaları güderdi. O mahalle halkının koyunlarını da sağardı. O halife olduktan sonrada mahallenin koyunlarını sağmıştır... Ölürken varislerine: 'Müslümanların malından aldığım paraları elimizdeki maldan ödeyiniz, ben Müslüman hazinesinden aldığım paralardan bir şevin üzerimde kalmasını istemiyorum, topraklarım vardır, o topraklan satarak almış olduğum paraları hazineye iade ediniz' dedi. Bu vasiyetini yerine getirmeye Ömer'i memur etti. Dünya nimetlerini reddeden Sufilerden el-Haraz, Hz. Ebubekir için, "tek bir giyişi vardı, onu da iki iğne ile tuttururdu, bu yüzden iki iğneli adam diye tanınırdı" diyor. *** Hz. Ebubekir'in tavrını Hz. Ömer'de de izlemek mümkündür. Büyük fetihlerin ortaya çıkardığı örgütlenme ve devletleşme ihtiyaçlarına rağmen eski günleri unutmayan Hz. Ömer'de zenginleşen İslâm savaşçılarının davranışlarını kontrol altına almaya çalışıyor, gösterişli hayat yaşanmasına karşı çıkıyordu. Kudüs'ün anahtarını teslim almak için Ali'yi kendi yerine vekil bırakarak Şam’a giden ve yamalı gömleğini taşıyan, kölesiyle nöbetleşe devesine binen Ömer, kendisini karşılamaya çıkan Ebu Ubeyde, Yezid bin Ebi Süfyan ve Halit'i ejderha gibi atlara binmiş, atlaslar giymiş görünce hayretten hiddete, hiddetten öfkeye düşerek onları taşa tutmuştu. Ömer, büyük bir imparatorluk haline gelen İslâm'ın eski eşitlik ve sadelik günlerinin sürdürmesinin imkânsız hale geldiğini görüyor ancak bu gidişe müdahale edecek araçlardan yoksun bulunuyordu. Yüksek mevkilerde bulunanlar, artık büyük bir zenginliğin üzerinde oturuyorlar ve servet kaynaklarını her geçen gün genişletiyorlardı. *** Bu zenginliğe ve şiddetlendirdiği eşitsizliğe Hz. Ömer'le birlikte birçok insan tepki gösteriyordu. Özellikle bu zenginlikten pay alamayan çölün yoksullarının tepkisi büyüktü. Ancak henüz saltanatlaşma, halife imparatorlar döneminin acımasız koşulları ortada yoktu. Halife'nin Beytülmal'dan aldığı ücret, yiyeceğini bile karşılayamıyor ve ailesi geçim sıkıntısı çekiyordu. Büyük bir imparatorluğu adım adım kuran Hz. Ömer, eski sade günlerindeki yaşam biçimine bağlıydı. Çevresi zenginler ve onların görkemli yaşantısıyla kuşatılırken o ümitsizce direniyordu. el-Haraz: "O, ayağının altında inanılmaz hazineler yatarken, üzerinde düzinelerle yaması olan elbiseler giyiyordu" diyor. Hz. Ebubekir gibi Hz. Ömer de, İslâm toplumunun denetimi altındaydı. Büyük ordulara komuta ederken bile şuralara danışarak işlerini yürütüyordu. Hz. Ömer'in özellikle İran'ı fethi ganimet açlığı içindeki kesimlerin muazzam servetler edinmesini sağladı. Sasani imparatoru Kisra'nın başşehri Medain, Sâd-ı Vakkâs öncülüğünde fethedildiğinde sayıları 60 bini bulan Arap savaşçıların her birine on iki bin dirhem düştü. Medine'ye oluk oluk altın, mücevher aktı, Avrıca, "Husrev Baharı" olarak isimlendirilen çok değerli halı da ganimetler arasındaydı. Altmışa altmış çapındaydı. Halife halının parçalara ayrılmasını emretti. Tümünü parçalayıp Medine Müslümanları'na dağıttılar. Onun bir parçası daha sonra virmi bin dirheme satıldı. Son Sasani hükümdarı Yezdgrid'in Tisfun'dan maiyetinde bulunan üç bin hizmetçi, cariye ve aşçılarla birlikte ayrılması Sasani ihtişamı ve fethedilen zenginliğin büyüklüğü hakkında fikir verebilir. İslâm'ın mümtaz öncülerindeki dinin yayılması amacı, dönemin sosyal, ekonomik sorunlarının yarattığı tablo ile örtüşüyordu. İran ve Bizans'ın askeri güçleri karşısında vur-kaç tarzında dövüşerek ağır silahlı orduları yenilgiye uğratan Müslümanların dinamizmi üstün geliyordu. *** Arapların bu saldırılara girişmeleri noktasındaki temel harekete geçirici unsur, birinci derecede hiç şüphesiz kavmin fakirlik ve açlığıydı... Yemen'den Hicaz'a göç etmiş olan insan nüfusu, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Uzun bir zamandır su ve ot arayışı Arap kabilelerini her taraftan Filistin, Şam, Irak ve Sevad sınırlarına doğru sürüklüyordu. İslâm'ın yayılması ve Allah'ın dini yolunda mücadele etmek, harekete geçiren bir başka unsurdu... Bunların dışında ganimet elde etme düşüncesi de Arapları cesaretlendiriyor ve kendi topraklarında sıkıntı ve açlığın pençesinde ezilen kimseler, ganimet elde etmek için ölümden bile çekinmiyorlardı. Bir yandan Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve cihad için istekli olanlar çoğalıyordu. Bir diğer yandan da sınırların çevresinde -Irak ve Şam sınırları- bulunan ve orada işleri yol kesme ve yağmalama olan Araplar, Müslümanları sınır savaşlarına sürüklüyordu. Halife de hem karınlarının doyması hem de onlar için bir iş bulmuş olmak için Müslümanları bu savaşlara teşvik ediyordu. Hz. Ömer kendi sonunu da hazırlayan ve temelinde biriken muazzam servetlerin yarattığı sosyal, siyasal, kültürel çelişkilerin bulunduğu bir çıkmazla karşı karşıyaydı. İslâm devletinin muazzam büyümesi yeni düzenlemeleri ve kurumlaşmaları zorunlu kılıyordu. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafenin henüz açılmadığı bu dönemde, İslâm toplumu kararlara müdahale gücünü halen koruyordu. Ancak bu gücü yavaş yavaş ortadan kaldıracak devlet kurumlaşmalarına yönelik uygulamaları bizzat bu durumun karşısında olan Ömer hazırlıyordu. İslâm'ın çıkışındaki sadelik ve yoksunluk günleri artık geride kalmıştı. Fetihlerle akan zenginlik, Mekke aristokrasisini ve ticaret oligarşisini oluşturan aileleri ön plana çıkarıyordu. Zaten daha önce büyük servetlere sahip bulunan bu aileler İslâmiyet'i benimsedikten sonra zenginliklerine zenginlik kattılar. Ayrıca İslâm devletinin etkin görevlerini ele geçirmeye başlamışlardı. Zenginleşme, lüks, ihtişam eski ilişkileri çözüyor, yeni bir ahlâk ve toplumsal anlayışı beraberinde getiriyordu. Zenginlerin sefahat ve lükslerine geleneksel tepkiler gösteren Halife, elde edilen servetlerin ölçüsüz büyüklüğü karşısında güçsüz kalıyordu. İslâm dünyası artık yeni kurallar, kurumlar ve anlayışlara açılıyordu. İslâmiyet artık imparatorluk dinamiklerinin kuşatmasındaydı. Hz. Ömer'in öldürülmesiyle birlikte, İslâm'ın öncüsü olan mümtaz insanlar kuşağından mala, mülke tenezzül etmeyen, hayat tarzını inancının gereklerine göre düzenleyen bir isim daha egemenlerin yolundan çekilmiş oldu. *** Hz. Ömer'den sonra Halife olan Osman, Mekke aristokratlarından Ebu Süfyan'm yakın akrabasıydı. Büyük servet sahibi olan Osman'ın konumu sosyal ve iktisadi açıdan İslâm devletinin ulaştığı boyutlara denkti. Onun Halife oluşu Mekke aristokrasisi ve ticaret oligarşisini sevindirdi. Osman'ın şahsında kendi iktidarlarını gördüler. Osman zenginlerin sevgilisiydi. Ahmet Cevdet Paşa bu konuda şunları yazar: Affanoğlu Osman da zenginlerdendi ve Halife'nin ticaretle zengin olup dünya ve ahiret saadetini birleştirmesinde sakınca görmezdi. Çünkü ticaret helaldir ve zenginlik bir kusur değildir. Şükreden zenginler sabreden fakirlere mukabildir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın halleri buna delildir. Hicretin yirmi sekizinci yılında Hz. Osman kendisi için Hz. Peygamber'in mescidi yanında bir saray yaptırdı ki, bu saray Zevra diye meşhurdur. Osman ile birlikte zenginlerin devlete el koyma ve saltanatlaşma süreci hız kazandı. Hz. Ayşe, "Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in zamanları Hz. Peygamber’in zamanı gibi geçti. Hz. Osman zamanında hükümdarlık ve saltanat kokuları duyulmaya başladı" der. Elde edilen muazzam servetler, birikim yeni bir mali, siyasi ve örgütsel düzeyi oluşturmaya başladı. Osman artık karşı devrimin gözdesiydi. Osman döneminin sonu tarihçiler tarafından şöyle anlatılır: Hz. Rasul-i Ekrem'Hata! Yer işareti tanımlanmamış.ın vefatlarından yirmi beş yıl geçmişti. Bu müddet zarfında ülkeler alınmıştı, şehirler zaptedilmişti. İslâm çeşitli düşüncelerle, çeşitli dinlerin kalıntılarıyla bulanmıştı. Zenginlik, almış yürümüştü. Rey ve içtihatla temel inançlara kadar tesirini göstermişti. Hz. Osman'ın Ümeyyeoğullarına (Emevi devletini kuran Muaviye'nin mensubu olduğu kabile Beytülmal'dan ihsanı, o zamanın parasıyla 126.775.000 dirhemi tutmaktaydı. Beytülmal istenildiği gibi sarf edilir olmuştu. Toplum şartlarının değişmesi, ahlâkı da değiştirmişti. Köleler çoğalmışlardı. Saraylar kurulmuştu, tahtlar düzülmüştü perdeciler, kapıcılar, hizmet eden hadım ağaları türemişti. Aba, kaba olmuş, yemek ihtiyaç halinden zevk merhalesine ulaşmıştı. *** İslâm devletinin muazzam büyümesi Medine'nin iktidara yakın duran yoksul kabile savaşçılarını da zenginleştirmiş, zevke ve safahata dalmışlardı. İslâm'ın çıkışındaki devrimci öz, ahlâk ölçüleri kaybolurken veni bir toplumsal sistem boy gösteriyordu. Hicretin ilk yüzyılında saf bir askeri teşkilata dayanan İslâm devleti eski Isparta gibiydi. Ancak Isparta'nın aristokrasisi İslâm'da yoktu. Eşit savaşçılardan oluşan İslâmiyet, Osman'ın devrinde mutlak monarşiye yönelmeye başladı. Pevgamber, Arap toplulukları ortak bir din, inanç hedef ve ahlâk etrafında birleştirip merkezi bir devletin temellerini attı. Bir devlet başkanı olarak, diğer kabile ve toplulukları İslâm devleti etrafında toplanmaya ve verilen emirlere uymaya çağırdı. Tüm Arap yarımadasında tek bir devlet ve ordu fikrini hayata geçiren de Hz. Muhammed'dir. Göçebe dinamizmini harekete geçirerek büyük bir devrime öncülük eden Peygamber, İslâm devletinin hazinesine nasıl gelir sağlanacağına ilişkin kuralları da düzenledi. Ancak tüm bunlar Peygamberin, daha sonraki lüks ve zenginliğe göre bir sistem oluşturduğu anlamına gelmez. Muazzam fetihler, Sasani ve Bizans'ın çözülüşünün yarattığı avantajlarla beslenen ganimet akışı eşitsizlikleri keskinleştirirken, Halifelerin tüm sade yaşantılarına karşın yeni toplumsal yapıya uygun bir devleti geliştirmeleri trajiktir. *** Osman'ın tutumu basit bir kabilecilikten öteydi. Aslında onun kabilesi Mekkeli zenginlerdi. Ancak o olmasa bile Mekke egemenleri yine de iktidarı aşama aşama ele geçireceklerdi. Gelişme zengin-yoksul, yöneten-yönetilen çelişkilerini keskinleştiriyordu. Ahmet Cevdet Paşa bu konuda çarpıcı üslubuyla şunları yazar: Hakikat gözüyle bakılırsa, insanın hayaline gelir ki, Arabistan'da yumuşak bir cenup (güney) rüzgârı eserken, Hz. Osman'ın halifeliği zamanında serin bir şimal rüzgârı esmeye ve Arapların dimağına şehirleşme ve refah kokulan gelmeye başladı. Bu iki rüzgârın çarpışmasından meydana gelen kasırga Arabistan'ı birbirine kattı. Osman döneminde zenginlik, sınıflaşmanın zehirlediği toplumsal ortam yolsuzluğu ve adam kayırmayı rezil boyutlara taşıyordu. Osman döneminde: Mesela Afrika fetihlerinden gelen ganimetlerin beşte bir payı o kadar büyüktü ki, bunları belli başlı bir vahid etrafında birleştirip, hak sahiplerine dağıtmak imkânsız denilecek kadar zorlaşmıştı. Bunun üzerine mallar, top yekun Hz. Osman'ın amcaoğlu Mervan İbni-Hakeme satılmış, o da pek ucuza aldığı bu malların borcunu bile ödemeyerek harp ganimetlerini kendine bir nevi ihsan sayarcasına hissiz kalmıştı. Bu kadarla da kalınmamış ve kâinatın efendisi (Peygamber) tarafından vakfedilen Fedek arazisi halifece devlete ait kabul edilmiş ve yine Mervan'a kiralanmıştı. *** Osman tam anlamıyla karşı devrim cephesiyle bütünlüklü hareket etti. Halife olduktan kısa bir süre sonra Peygamber'le alay eden Abdullah bin Sad bin Abi Sarh'ı himayesine alıp Mısır'a vali yaptı. Abdullah bin Sa'd Hıristiyanlık'tan İslâm'a geçenlerdendi. Hz. Muhammed'in vahiy kâtipleri arasındaydı. Peygamber Medine'de bulunduğu sırada onun yanında olan bu şahıs daha sonra Mekke'ye giderek eski inancına yani Hıristiyanlığa döndü ve Hz. Muhammed'in Peygamberliğini sorgulamaya başladı. Kuran'dakı çeşitli metinleri, istediği gibi ve doğru bildiği yorumlarla değiştirdiğini, ancak Peygamber'in bu metinlerin değiştirilmiş olduğunu anlamadığını belirtti. Osman'ın sütkardeşi olan Abdullah bin Sa'd Mekke'nin fethinden sonra ele geçirilip, öldürülecekler listesindeydi ve bu liste bizzat Peygamber tarafından hazırlanmıştı. Osman sütkardeşini fetih sona erip, coşkusu hafifleyinceye kadar sakladı. Daha sonra onun affedilmesini sağladı. Halife olduktan sonra en zengin eyaletlerden bin olan Mısır'a vali yaptı. İslâmiyet'in kurucusuna saldıran, Kııran’ı istediği gibi değiştirdiğini iddia eden Hıristiyan kökenli bir kâtibin, İslâm devlerinde çok önemli görevlere getirilmesi oldukça düşündürücüdür. Emevi Osman, Halife olduğunda İslâm'ın eski düşmanlarını en yüksek mevkilere taşıdı. Peygamberi aşağılayan şiirler yazan Hakem bin Ebi'l As Mervanilerin kurucusu Mervan'ın babasıydı. Osman'ın icraatlarından biri de onu sürgün edildiği yerden getirmek ve oğlu Mervan'ı başkâtip yaparak Peygamber'in mirası Fedek bahçesini ona bağışlamak oldu. Mervan'ın Bevtülmal ı soymasına Osman göz yumdu. Mervan, Hakem, Hz. Ömer'in kızı Hafsa'da bulunan Kuran metinlerini Medine valisiyken yaktıran kişidir. Osman'ın emirnamelerini Mervan yazıyordu. *** Osman dönemini anlatan Mes'udi Muruc'z-Zeheb'de şunları yazar: Sahabe, Hz. Osman'ın zamanında çiftlikler, mal ve mülk sahibi oldular. Hz. Osman'ın şehâdeti sırasında, hazinedarının yanında yüz elli bin dinarı ve bir milyon dirhemi vardı. Vâdiyü'i-Kurâ ve Huneyn'de vesaire de bulunan köyleri ise yüz bin dinar değerinde idi. Pek çok deve ve at da bırakmıştır. Ashabın büyüklerinden Zübeyr'in vefatının ardında terk ettiği servetin sekizde bin elli bin dinara ulaşmıştı. Bundan başka Zübeyr, bin kısrak ile bin cariye geride bırakmıştı. Serâî tarafından gelen geliri ise ötekinden daha fazla idi. Yüce sahabelerden Abdurrahman bin Avf'ın ahırlarında bin at mevcuttu. Bundan başka bin devesi ve on bin koyunu da vardı. Bu zatın vefatından sonra terk ettiği malların dörtte biri seksen dört bin dinara ulaşmıştı. Sahabe ve Ensâr'm büyüklerinden Zeyd bin Sabit o kadar çok altın ve gümüş bırakmıştı ki, onları keserle kırmak gerekmişti. Bundan başka bu zatın bıraktığı çiftlikler ve malların değeri yüz bin dinar civarında idi. Zübeyr, biri Basra'da, diğeri Mısır'da, üçüncüsü Kufe'de, dördüncüsü İskenderiye'de olmak üzere kendisi için dört konak inşa ettirmişti. Talha da kendisi için Kufe'de bir konak yaptırmıştı... Yine bunun gibi Ya'la bin Ümeyye, elli bin dinar ile üç yüz bin dirhem değerinde bulunan akar, mallar vesaire bırakmıştı. Bu muazzam servetlerin sınıflaşmanın ve toplumsal anlayış değişikliğinin göstergeleri olduğu açıktır. İran ve Roma sosyal yaşantısından pek çok şeyler, bu türden olarak sefahat, gösteriş, debdebe, servet aşkı, İslâm'a eklenmişti. Bu tablonun İslâm'ın kabile bağnazlığını, aristokrasiyi, eşitsizliği reddeden çıkışıyla çelişki içinde olduğu açıktır. İslâm, Mekke aristokrasisi ve ticaret oligarşisine karşı geniş katılımlı, toplumsal ve siyasal bir devrim hareketiydi. Ancak mücadele ettiği güçlerin karşı devrimiyle kuşatılmakta gecikmedi. *** Bu dönemde Hz. Ali'nin başını çektiği muhalefet ezilenlere tercüman oldu. Ali’nin yanında radikal devrimci, yoksul yanlısı Ebu Zer-i Gıfari gibi isimlerin yanı sıra Pevgamber'in amcası Abbas gibi zenginler de bulunuyordu. Hz. Muhammed Ebu Zerr-i Gıfari ile ilgili olarak "gökyüzü, Ebu Zer'den daha doğru söyleyen birisi üzerine gölgesini salmamıştır" diyordu. Ebu Zer etkili bir İslâm önderi, güçlü bir muhalif, tüm zamanların en büyük eşitlikçi devrimcilerindendir. O yoksulların hakkını savunuyor, zenginliği eleştiriyor, sözünü esirgemiyordu. Aslında Hz. Ali'yi tüm Sahabe'den üstün tutan ve onunla birlikte hareket eden grupta Ebu Zer'in yanı sıra, Ebu Eyyub el-Ensarı, Ammar bin Yasir, Osman bin Hanif, Ubey bin Ka'b ile Haşimoğuliarmın tümü bulunuyordu. Ebu Zer hazretleri meydanlarda dolaşıyor, Medine'de yükselen binaları, sofraları dolduran yemekleri, vücutları kuşatan süslü elbiseleri gördükçe hayıflanıyor ve bu dünya hevesi karşısında Kuran'dan ayetler okuyarak, zaruri ihtiyaçları dışında mal ve para hırsına düşenleri ayıplıyordu... Ebu Zer, her yerde ve her köşede, mübarek dudaklarına aynı nakaratı dolamış, çırpındı durdu: "Fakirleri gözetiniz! Fukarayı unutmayınız.” Ebu Zer'in bu radikal devrimci tutumu İslâm dünyasında pek hoş karşılanmaz, kendisinin büyük bir sahabe olduğu, Peygamber'in sevdiği insanlar arasında yer aldığı vurgulanır ama fikirlerinin yanlış olduğu söylenir. Onun, günlük ihtiyaçtan fazlasının zekât olarak verilmesini savunması eleştiri konusu olur. Sahihi Buharı'de onunla ilgili olarak şunları yazar: Ebu Zerr-i Gıfari'nin mezhebine göre, aile nafakasından fazla mal iddiharı (biriktirilmesi) haram idi. Bu yolda fetva verirdi... Ebu Zer hazretlerinin bu mezhebi hatalı idi. İştirakiyyun (ortaklaşacılık) mezhebi demek idi. Ebu Zer, Osman'a "niçin zenginlerden alıp fakirlere dağıtmıyorsun" diye soracak kadar yürekli bir insandı. Çünkü Osman, seçkin bir sahabe olan Ammar bin Yasir'i, camide bağırsakları parçalanıncaya kadar dövecek bir zulüm anlayışına sahipti. Yüzyıllar sonrasında o ortamı değerlendiren İranlı devrimci Ali Şeriati'nin yazdıkları son derece çarpıcıdır: İslâm Peygamberi geldi, Kureyş eşrafçılığıyla, İran, Roma ve Yemen istibdadıyla, şair ve filozof geçinenlerle, rahiplerle, ahbarla (Yahudi dm adamları;. mübededlerle, (Zerdüşt din adamı), keşişlerle vb. savaştı. Onlar yenildiler sonra da onun halifesi oldular. Yani kayserler ve kisralar, Peygamber sarığını başlarına takıp halife oldular, keşişler, ahbarlar rahipler ve mubedler, birer imam ve fakih oldular, ellerini halifenin elinin üstüne koyup zere (paraya) ve zora davalı gücü teville uğraştılar. *** Ali Şeriati, "bin yıllık işkence"den sonra durumun aynı olduğundan sermaye, saltanatlaşmış din ve onu itirazsız kabul eden "ulema"dan söz eder. Şeriati "bu tarihin hareketine özgü bir şekildir... Bu üç güç, Peygamberle, imamla ya da hak önderle savaşıp galip gelirse her zamanki seyrini aynı şekilde devam ettiriyor. Ancak aciz kalıp yenilgiye uğrayarak ona teslim olduğunda bu kez o devrimin adıyla -bu hareketin ve dinin önderinin vârisi olarak- o devrimin ve o dinin en temel değerlerini yok ediyor, ruhunu öldürüyor ve onun hakiki varislerini katliama tabi tutuyor. Sonra da aynı ilişkileri, aynı rejimi, her zamanki câbıli rolüne uygun olarak tarihi seyir içerisinde bir kez daha devam ettiriyor, " der. Egemen sınıfın maddi, siyasi, dini gücü elinde bulundurmasına dayalı teslis (üçlü) saltanatı, İslâm devriminin çıkışındaki eşitlikçi temelleri yiyip bitirdi. 'Zer'' ve "Zor"u elinde bulunduranlar dine de istedikleri biçimi veriyorlardı. Bu anlamda İslâmiyet de hızla gasp hilafetinin denetimine girdi. Peygamberin la (hayır) ve kesin bir red ile başlattığı devrimci çıkış teslis egemenliği tarafından bastırıldı. Osman'dan sonra Halife olan Hz. Ali hiçbir zaman tam iktidar olamadı. Kendisi halifeydi ancak, Emevi hanedanı devletin çelik çekirdeği konumundaydı... İslâm’ın en güçlü ve zengin merkezlerinden Şam onların elindeydi. Muaviye, Ali'nin halifeliğini tanımadı. O zengin, güçlü ve etkiliydi. Ticaret oligarşisi ve aristokrasi Muaviye'yi destekliyordu. Hz. Ali ise Medine'li orta sınıflara dayanıyor ve en yoksul kesimlerle dostça ilişkilerine rağmen onları seferber edecek bir devrimci iradeyi ortaya koyamıyordu. Muhalif güçler ve yoksullar bir an önce harekete geçmezlerse sonsuza kadar iktidarın uzağına itileceklerinin farkındaydılar. Ancak karşı devrim çizgisi egemenliğin kaynaklarına daha yakındı. *** Hz. Ali de yoksul yanlısı, kişisel açıdan büyük erdemlere sahip ve Peygamber çizgisine bağlı olmasına rağmen kuşatmayı kıramıyordu. Yönetime gelir gelmez ilk iş olarak, Beytülmal'da bulunan ve savaşlarda ele geçirilen malları halka dağıttı. Ali "Siz Allah kullarısınız; mal da Allah malı... Allah onu aranızda eşitlikle bölmemi emretmiştir. Hiçbirinizin öbürüne üstünlüğü yoktur" diyordu.57 Bu konuşmadan sonra hazinede bulunan 300 bin dinar, üçer üçer, yüz bin kişiye eşit olarak dağıtıldı. Ayrıca Emevi ailesinin mallarına el kovup hazineye devretti. Ali eşitsizliklere, haksızlıklara karşıydı, dünya zenginliklerini kişisel olarak da reddediyordu. Ancak, bir devlet yöneticisi konumuyla egemenlik sisteminin zorunlu kıldığı işlevleri de yerine getiriyordu. İslâm toplumunda sınıfsal çelişkiler alabildiğine şiddetliydi ve Halife dengeyi tutturmak zorundaydı. Üstelik eşitlikçi tavırları, Talha, Zübeyr, Abdullah bin Ömer, Saıd bin As gibi İslâm aristokrasisinin itibarlı üyelerinin de tepkisini çekiyor ve kendisine muhalefet ediyorlardı. Mekke ticaret oligarşisi ve aristokrasisinin yanında böyle bir kesimin varlığı da Ali'nin işini zorlaştırıyordu. Halifenin halka eşit para dağıtımına karşı çıkan bu gruptan kişiler ayrıcalıklarını vurgulayarak Hz. Ali'nin karşısına dikildiler: —Bizim Resulullah'a yakınlığımız var. İslâm'ı ilk kabul edenlerdeniz, savaşlarda bulunduk. Ne Ömer böyle verirdi, ne Osman. İkisi de bizi üstün tutardı, sen ise bizi herkesle bir tutuyorsun. — Benden önce mi Müslüman oldunuz? — Benim kadar mı savaştınız? —Hayır, sen ilk Müslümansın; ancak Resulullah'ın boyundanız; ona yakınlığımız var. —Ona benden daha mı yakındınız? —Hâşâ, O'nun senden daha yakını yok. Fakat ona uyduk; müşriklerle savaştık. — Hâşâ, senin gibi savaşan yoktur. —Andolsun Allah'a, benimle işçimin arasında bile bir fark gözetmem ben. *** Bu İslâm aristokratları bir süre sonra Ali'ye karşı yürütülen hareketin başına geçtiler. Tüm bu kuşatmayı, devlet başkanı olmanın getirdiği dengeleri gözetme zorunluluğuna karşın Ali kişisel olarak devrimci ahlâkından taviz vermez. Bunu Nehc'ül Belaya'da kendisi şöyle anlatır: “Andolsun Allah'a ki şu yünden dokunmuş abamı kendim yamadım; yamattığım kişiden utandım artık; çünkü "bu kadar yamadan sonra hâlâ mı giyeceksin, atmayacak mısın artık bunu" dedi. Ben de "uzak]aş benden" dedim ona. *** Ali Peygamber çizgisinin inatçı bir savunucusuydu ve Hz. Muhammed'in maddi dünya karşısındaki tutumuna ilişkin net görüşlere sahipti. Peygamberin mülkiyete ilişkin yaklaşımı kendinden sonra gelenlerce karartılırken Ali onun çizgisinin gerçek özelliklerini şöyle vurguluyordu: O, dünyada ağız dolusu bir lokma yemedi, dünyaya gözünün ucuyla bile bakmadı. Dünya ehlinin en zayıfıydı bedence; karnı en açıydı yemek bakımından... kul gibi otururdu; ayakkabısını kendi yamardı; eğersiz merkebe binerdi; biri daha varsa ardına bindirirdi... Dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki, ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne üstünde oturacağı beğenilecek bir yaygısı... ahirete ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı; bir taşı taş üstüne koymadan yolunu tuttu. O'nun iznini izlemekteyiz, yoluna gitmekteyiz. Ali'nin, Peygamberin niteliklerine ilişkin bu vurgularının üzeri ısrarla örtülmüştür. *** Hz. Ali, adalet, eşitlik görüşünü koruyor, yoksulların yanında yer alıyor ve devrimci ahlâkın tüm ölçütlerini kişiliğinde taşıyordu. Ancak egemenlik sisteminin yöneticisi olmanın onu yaraladığı da açıktır. Ali'nin tutumu Ortadoğu'nun devlet geleneğindeki gasp hilafetinin, utanmaz soygun düzeninin, günümüze akan çizgide biriken adaletsizliklerin reddidir. Yönetimi döneminde Basra Valisi Osman bin Huneyf e yazdığı mektup kişisel dünyasında devrimci ahlâka bağlı ancak egemenlik sistemi tarafından neredeyse tutsak edilmiş bir yöneticinin çığlığıdır. Mektupta valinin bir zengin düğününe gitmesini sert bir dille eleştirir ve şunları yazar: Sonra Huneyfoğlu, Basralılardan bir bölük, duyduk ki seni düğüne çağırmış; sen de hemen gitmişsin. Renk renk yemekler, büyük büyük kâseler hoşuna gitmiş. Oysa ben sanmazdım ki yoksulları çağrılmayan, zenginleri davet edilen bir topluluğun davetine icabet edesin. Dişlediğin yemeğe bir bak, haram helal olduğundan şüphen olursa at o yemeği ağzından; helal olduğunu iyice bilirsen birazcık ye... Bil ki her uyan kişinin uyduğu, yolundan gittiği, bilgisinden ışıklandığı bir imamı vardır. Gene bil ki sizin imamınız, dünyasından köhne bir elbiseyle iki parça ekmeği kendisine yeter bulmaktır. Bilirim, sizin buna gücünüz yetmez; yetmez ama çekinip gayret ederek, temiz olmaya, doğru yola gitmeye gayret göstererek yardım edin bu yolda bana; gücünüz yettiği kadar yolumda olun. Andolsun Allah'a ki ben dünyadan ne bir gümüş, ne bir altın toplayıp biriktirdim, ne şu çok ganimetlerden bir mal yığdım, ne de üstümdeki yıpranmış elbiseden başka bir elbise aldım. Dilersem ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin halisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üst olması beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya doya yemek yiyebilirim ki Hicaz'da yahut Yemen'de yoksullar vardı; günler geçmiştir ki tokluk nedir, görmemişlerdir. Gecemi karnı tok olarak nasıl gündüz edebilirim ki çevremde ak karınlar, yanmış, susuzluktan bunalmış ciğerler vardır. Razı olur muyum ki bana Emir'ül Müminin desinler de sonunda ben, zamanın sıkıntılarında onlara ortak olmayayım yahut da darlıkta, yaşayış sıkıntısında onlara mukteda (örnek) sayılmayayım? Derdi günü, güzelim otları otlamaktan başka bir şey olmayan bağlı yahut süprüntülerde yiyecek bulup yemekten başka bir şey düşünmeyen, sahibinin maksadından haberi bile olmayan hayvan değilim, o çeşit yaratılmadım ki ben. *** Osman zamanında yerleşen sınıfsal ayrımcılığı ve aristokrasiyi ortadan kaldırmak, eski ashabın, sözde mücahitlerin, eski devrimcilerin oluşturduğu yeni sınıfa karşı mücadeleyi beraberinde getiriyordu. Medine'de boy gösteren karşı devrimci azgın gericilik karşısında direnmek kolay değildi. Ali egemenlerin kuşatmasını kıramadı. İslâm'ın çıkışındaki eşitlik çağrısına rağmen zenginlerin daha da zengin olması ve saltanatlaşma karşısında Ali devlet başkanı konumuyla yoksulları elden geldiğince korumaya, sınıfsal çelişkileri yumuşatmaya çalıştı. O da yeni yeni biçimlenen İslâm devletine karşı değildi. İktidarın merkezileşmesini ve yönetimin tek elde toplanmasını savunuyordu. Bu onun resmi konumunun gereğiydi. Özünde daha devrimci olmasına karşın bunu ancak sınırlı ölçülerde, devletin yoksulları koruması tarzında formüle ediyordu. Eşitlikçi kabile ilişkilerinin sade ve bölüşümcü değerlerine sahip çıkması yoksul grupların Ali ile ittifak yapmasını getirdi. O zenginliği, saltanatlaşmayı, eşitsizliği görüyor, tepki duyuyor ama düzeni fazla yıpratmadan yoksulları korumava çalışıyordu. Devrimci idealleri ile devletin gerekleri arasındaki çelişki kişisel ahlâkının eşitlikçi, yoksul yanlısı, emeğe değer veren yönlerim vurgulayarak çözme çabasında büyük bir özveri gösteriyordu. Ancak, sınıfsal çelişkiler zembereğine düşmüş İslâm toplumunda egemenliğin yukarıdan aşağıya kurumlaşmasına Ali de diğer halifeler gibi gerekli katkıyı yaptı. Bu çizgide ahlakta ve idealde devrimci, iktidarda reformist olmanın tüm ikilemlerini yaşadı. *** Hz. Ali zenginleşen, saltanatlaşan İslâm İmparatorluğu'nun yoksulları ezen, baskıcı yönlerine karşı çıkarken, hiç olmazsa adalet sisteminde bazı düzenlemeler yapmaya çalışıyordu. Baskı ve zulümden şikâyet edenlerin başvuracağı bir divan kurdu. Divan-ül Mezalim: Zulümden yakınanların işlerine bakan bu divan bir tür Yargıtay ve Danıştay hatta vergi itiraz komisyonu yerindedir: Yani kadılardan ve diğer büyük memurlardan yakınanlar bu divana başvururlardı. Hz. Ali'den başlayarak halifeler halkın bu yoldaki yakınmalarını dinlemeye başlamışlardı. 14. Abbasi halifesi Muhtedi'ye kadar, aralıklarla da olsa, halifeler halkın yakınmalarını dinlerlerdi. *** Ancak dönemin asıl radikal muhalefetini Hariciler temsil ediyorlardı. Ali, yoksulların dostuydu, merkezileşmenin yarattığı eşitsizliklerden zarar görenlerin sözcüsüydü. Ama bizzat yoksulların temsilcisi değildi. O bir devlet kurucusu, yöneticisi ve savunucusuydu. İslâm devletinin inşa ve yerleşmesine katkısı büyüktü. Hariciler ise tam anlamıyla bir yoksul hareketiydi. Halkın en çok ezilen ve en yoksul kesimlerine dayanan Hariciler son derece radikal, savaşçı bir hareketti. Bu nedenle ayırımsız her türlü İslâm aristokrasisini hiçbir fark gözetmeden şiddetle reddeden Hariciler ölümüne bir mücadelenin içindeydiler. Kuran’ı dogmatik açıdan ele almıyorlar ve zenci köle dâhil herkesin halife olabileceğini savunuyorlardı. Çoğunluğu son derece yoksul olan Badiye Arapları kökenli Hariciler'ın maddi yaşam koşullarında İslâmiyet’le birlikte bir düzelme meydana gelmedi. Bu radikal hareket mensupları, oldukça militan bir anlayışa sahipti. Hariciler, Jakobenlere mal edilen özellikleri yüzlerce yıl öncesinden yankılar. *** Hariciler sağlam bir direniş ilkesine sahiptirler. Zalim yönetimleri titretecek en köklü görüşlerinden birisi, halifenin ancak serbest ve sağlıklı bir seçimle başa geçebileceğidir. Halife seçimine sadece seçkin bir grup değil, tüm Müslümanlar katılır. Halife, adil olduğu, şeriatı ayakta tuttuğu, hata ve yanlışlardan uzak kaldığı sürece başta kalır. Sınırı aştığı takdirde azledilmesi veya öldürülmesi gerekir. Bu kararlı ve inançlarına sıkı sıkıya bağlı insanlar hep cehaletle suçlandılar. Ovsa sıkı tartışmacı, şiirden anlayan bu insanların güzel konuşmakla tanınmış önderleri vardı. Kuran'da bulunmayan recm (taşlayarak öldürme) âdetini reddediyorlar, seçimi ve şura sistemini savunuyorlardı. Hariciler saltanatlaşmaya, egemenliğin zenginlere devrine, gücün merkezileşmesine şiddetle karşıydılar. İslâm toplumunun sınıflaşması karşısında eski eşitlikçi gelenekleri savunuyorlardı. Devrimci bir kişilikte bulunması gereken özelliklere sahip olan Hariciler, "güzel konuşmalarının yanı sıra, keskin zekâları, hazır cevap ve atılgan ruhlu olmaları sayesinde Kitap ve sünnet ilmini, hadis fıkhını ve Arap edebiyatını da öğrenmeye çalışıyorlardı. *** Saltanatlaşan İslâm egemenliği ilk önemli kavgayı yoksul hareketi olan Haricilerle yaptı. Onların ezilmesini meşru göstermek için hep ne kadar gaddar ve "terörist" oldukları yazıldı. Bu teze göre: Hariciler gibi her önüne çıkanı öldüren fanatik bir grupla baş edebilmek için İslâm devleti onları şiddetle ezmek zorunda kaldı. Bu gözü pek, yoksul, eşitlikçi ve inançlarına ölümüne bağlı insanların özellikle egemenlik sistemine direnişlerini meşru kılan ilkeleri, resmi görüş tarafından örtüldü. İslâmiyet adına bir gasp hilafeti ve cehennemi bir egemenlik sistemi kurulurken; hayatın özgürleştirici, dinamik tüm kaynaklan kurutuldu. Bu sistemin amacı, büyük bir gücü tekellerine alan, zenginleşen, koca ülkeleri talan eden egemenlerin kurduğu düzeni korumaktı. Bu düzenin yayılması aynı zamanda iç savaşla yani karşı güçlerin ezilmesiyle mümkündü. Mülk ve saltanat karşıtı Hariciler halen düşman sayılmaktadır. Yoksulları savunan Ali ile yoksulların hareketi olan Hariciler eşitlik ilkesini temsil ediyorlardı. Ne yoksulların savunucusu ne de doğrudan onların egemen olduğu bir sosyal düzenin koşulları yoktu. Hz. Ali de, Haricilerde bu nedenle kaybettiler. Haricilerin geride bıraktıkları arasında, sadece bir direnme felsefesi yoktu, aynı zamanda gerilla taktikleri de vardı: Artık onların akınları çete harpleri şeklini almış idi. Başarılarını özellikle efsanevi olan süvarilerinin süratine borçlu olmuşlardır. Bu süvariler ansızın toplanıyor, şurada burada dolaşıyor, savunmasız şehirleri basıyor ve hükümet kuvvetlenirin takiplerinden süratle savaşarak kurtuluyorlardı. *** Hariciler tüm radikal hareketlerde olduğu gibi "en basit konularda bile, ihtilaf içinde olmuşlardı." Ayrıca yine çağlar boyu radikal hareketlerin içme kışkırtıcı ajanlar sokulmasının ilginç örneklerine yine Hariciler arasında rastlanır. Emeviler tarafından Haricilerle savaşmak üzere görevlendirilen Muhalleh bin Ebi Sufra, Hariciler arasındaki anlaşmazlıkları, onları parçalamak ve güçlerini kırmak amacıyla kullanıyordu. Anlaşmazlık içinde olmadıklarını gördüğünde, aralarına, ihtilaf çıkarsın diye adam sokuyordu. Hariciler eşitlikçi ve devrimci bir birikimin önemli halkasıdır. (Günümüzde bu birikimin değerini fark eden ABD emperyalizminin radikal İslâm'a yönelik nitelemelerinde Hariciler’e, yüz-yıllar boyunca edilen küfürlerden izler bulmak mümkündür). Hariciler eşitsizlikçi devlet egemenliğinin Arap toplumunun üzerine çöreklenmesine şiddetle karşıydılar. Eski göçebe Arap toplumlarının özgürlük anlayışına bağlıydılar. Bu nedenle Hz. Ali ve Emevi dönemlerinde ağır baskılarla karşı karşıya kaldılar. Çok sayıda harici isyanı kanlı biçimde bastırıldı. Ancak, harici hareketi bölünse de, gücünü yitirse de yoksullar içinde varlığını korudu. Ye her baskıcı saltanat karşısında yoksulların temsilcisi olarak ayağa kalktı. *** Hariciler tam bir ihtilâl partisiydiler. Osman dönemiyle birlikte keskinleşen çelişkiler genel bir isyana dönüştü. Haksızlık, eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı direniş parolası sadece Osman'a karşı geçerli değildi; hak yolundan sapan tüm yönetimlere, hükümdarlara karşı da uygulanmalıydı. Hariciler bu ilkeyi Ali'ye karşı kullandılar ve böylece onun Şia'sından ayrılarak Harici oldular. Ali'yi yükseklere kaldıran ihtilâl, Haricilere göre hatalı bir adım attığında onun karşısında da duraklayamazdı. Ali'yi şeytan, yani Muaviye ile anlaşmakla suçladılar. Bu ilahi hukukun çiğnenmesi olarak kabul edildi ve Ali'nin hilafet meşruiyetini yitirdiği görüşüne vardı. Hariciler birçok Emevi valisini öldürdüler. Devletle, egemenlik sistemiyle savaşan bu hareket ihtilâlci bir hareketin tüm şiddet araçlarını kullanıyordu. İmparatorluk aşamasına gelmiş bir düzen açısından bu durum kabul edilemezdi. Hariciler, devasa boyutlara ulaşan İslâm devletinin önünde bir engel, saltanatçı kurumlaşmanın düşmanı, eşitsizliğe karşı devrimci bir öfke patlaması ve ihtilalci yöntemler kullanan konumu nedeniyle kanla boğuldu. Ancak etkileri büyük oldu. Zira dünya nimetlerini reddeden sufi akımların önünü açan birikim Haricilerden kaynaklandı. Haricilik eşitsizlikçi egemenlik düzenine karşı savaşı nedeniyle yüzyıllar sonra "anarşik" yönelimli olarak değerlendiriliyordu. *** Ali, İslâm devletinin yoksullara yönelik koruyucu önlemler almasını isteyen bir reform anlayışını bile egemenlere kabul ettiremedi. Gönlü eşitlikçi bir sosyal düzenden vana olmasına rağmen devlet başkanı konumuyla egemenlik sistemi tarafından kuşatılmıştı. Kavga sertleşip, çelişkiler iyici keskinleştiğinde, devletin aristokrasiden, büyük mülk sahipleri ve ticaret oligarşisinden yana tavrı netleşti. Sonu Ali'nin dramatik bir biçimde sıkışmasıydı. Yoksulların temsilcisi ihtilâlci Harici partisinin isyanının yanı sıra egemenlerin onun halkçı-reformcu çizgisine karşı çıkışları Ali'yi iyice çıkmaza sürükledi. Yoksulların ayaklanması ile egemenlerin karşı devrimci şiddeti Ali'nin iktidar temelini sarstı. Bu bağlamda, egemenlerin temsilcisi olan Muaviye, Ali ve Hariciler'e karşı verilen savaşı yönetti. Bir aristokrat ve Mekke ticaret oligarşisinin seçkin üyelerinden olan Muaviye artık imparatorluk boyutları kazanmış bir egemenlik düzeninin talep ettiği önderdi. *** Muaviye saltanatlaşma ve egemenlik kurumlarının Bizans örneğine göre biçimlendirilmesinde önemli adımlar attı. Ali ve Haricilerin önce bölünüp sonra birbirine düşürülmesi ve halifenin katledilmesi yoksulların isyanının kolaylıkla bastırılmasını sağladı. O (Muaviye), Suriye ordusunu meydana getiren hammaddeyi öyle bir kamçılamıştır ki neticede bu kuvvetler İslâm harp tarihinde birinci derecede nizamlı ve disiplinli kuvvetler olarak şöhret kazanmıştır... Hükümetle ilgili birçok geleneksel görüşleri ortadan kaldırmış ve ilk Bizans örneği ve temel yapısı 'özerine sağlam müstakar ve pek güzel teşkilatlandırılmış bir devlet inşa etmiştir Muaviye, Roma ve Yunan tarzındaki yönetimlerle Bizans örneğine dayanarak devleti biçimlendirdi. Muaviye artık tam bir imparatordu. Ve doğal olarak her imparatorluk düzeninde olduğu gibi ülkeler talan ediliyor, yoksullar eziliyor, çürüme ve yolsuzluk her yana yayılıyordu. O kuracağı düzenin işaretlerini daha Şam valisiyken veriyordu. Şam'da krallar gibi yaşıyordu. Büyük bir saray yaptırmıştı. Halktan toplanan vergi ve zekâtları Beytülmal'a göndermiyor, kendi şahsi lüksüne harcıyordu. Muaviye daha Şam valisiyken çok zenginleşmiş, güçlü bir ordu kurmuş, Mısır valiliği gibi en önemli mevkilere kendisine bağlı kişileri yerleştirmişti. Onun halife olması ile birlikte Müslümanların ortak malı sayılan hazine artık "Allah'ın gölgesi" konumuyla onun denetimine geçiyordu. İslâm'ın hazinesi artık egemenlerin sahip olduğu devletindi. Merkezi güç ile mali otorite kaynaştırılıyor ve devletin topluma yabancılaşma süreci tamamlanıyordu. İslâm dünyevileşiyor, hilafet mülki, saltanatçı bir egemenlik biçimine dönüştürülüyordu. Muaviye, oturması için bir tahtı ilk yaptıran halifedir. *** Ortaçağ koşullarında, üretici güçlerin gelişme düzeyinin eşitlikçi bir toplum kurmak açısından yetersiz bir temel sunduğu açıktır. Ancak gerçek İslâm’a ve adalete dayalı eşitlikçi, sömürüden arınmış bir toplum düzeni kurma doğrultusunda Müslüman halklar sürekli çaba içinde oldular. Batı merkezli düşüncenin kaderci, itaatli, hareketsiz İslâm toplumları değerlendirmesi bilim, tarih ve akıl dışıdır. İslâm tarihi tam tersine sürekli devrim tarihidir. İslâm'ın çıkışını müteakip yaşanan çelişkilerin döneminde ortaya çıkardığı tepkileri özetlemek, Ortadoğu'nun günümüze akan tarihsel sorunlar zembereğinin iç gerilimlerini kavramak açısından önemlidir. SUAT PARLAR-TÜRKLER ve KÜRTLER-Ortadoğuda İktidar ve İsyan Gelenekleri |