Yargı da piyasaya düşüyor
Paran kadar adalet!
Bir tarafta paralel hukukların hortlatılmaya çalışıldığı “uzlaşma” düzenlemesi, bir tarafta korku krallığının fermanı PVSK, bir tarafta ise devletin sunmakla yükümlü olduğu CMK sisteminin yabancı ortaklı hukuk şirketleri eliyle “işletilmesi” ile yargı özelleştiriliyor. İşletmeci devlette işletenlerin demokrasisi olur ve ancak işletenlerin hukuku işler. Yurttaş yoktur ki, hakkı ve hukuku olsun.
“Yargı da satılır mıymış?” demeyin. Adalet devletin temeli denir ama, artık öyle görünmüyor. Çünkü devlet kalmayınca neylersin devletin temeli olan adaleti ve mekanizması olan yargıyı...
Tasfiye devam ediyor.. Haraç mezat her şey satılık... Güvenlik satılık. Sağlık satılık. Eğitim satılık. Elektrik satılık. Su satılık… Satılmamış bir adalet vardı. Ama artık o da yok. Gitti gidiyor kapanın elinde kalıyor furyasında adalet de satışa arz olundu! Duyurulur!
“Prens Sabahattin’in hayaleti” artık Türkiye’de rahat geziyor. Nasıl bir zamanlar “komünizm hayaleti”nin Avrupa’da kol gezdiği dile getirildi ise; trajikomik bir şekilde de bugün neoliberal teorisyenlerden tutun da sağ liberal teorisyenlere ve uygulamacılara kadar herkes, fikir babası Prens Sabahattin olan “Ademi Merkeziyetçilik” ya da “Şahsi Teşebbüs” fikrinin artık Türkiye Cumhuriyeti için uzak bir olasılık olmaktan çıkıp, her an canlanmaya hazır bir hayalet gibi dolaşmaya başladığını dile getiriyor.
Peyderpey gündeme gelen özelleştirme furyasında, önce yan kamusal hizmetler, ardından sağlık, eğitim gibi devletin asli olarak sunması gereken kamusal hizmetler özelleştirilmiş ve şimdi de devlet kavramının “olmazsa olmaz” koşullarından olan yasama, yürütme, yargı yetkilerinin özelleşmesine sıra gelmiştir. Tahsin Yücel, Gökdelen isimli romanı ile 2073 gibi oldukça uzak bir tarihi, yargının özelleştirilmesi için bir milat olarak göstermişti. Acaba bu kadar geç mi başlayacaktı yargının özelleştirilmesi faslı?
Elbette ki öyle olmadı. Köklerini 70’li yıllardaki Petrol Krizi’nden alan yeni ekonomik denge arayışı, küreselleşme adı verilen yeni paradigma ile asıl kimliğine kavuştu. Küreselleşme ile elbette devletin yapısı da değişmeye başladı. İngiltere ve ABD’de start alan bu yeni ekonomik anlayışın Türkiye’de de uygulanmasıyla Kamu İktisadi Girişimlerinin hızla özel sektöre devredilme süreci başladı (oysa bir zamanlar, liberal olarak addedilen DP ya da AP gibi partiler bile devletin ekonomik hayata müdahalesinin bir işareti olan Kamu İktisadi Girişimlerini hayata geçirmişlerdi). Kamusal Hizmet üretiminde kamu ekonomisinin payı “konjonktürel gelişmeler” göz önüne alınarak önce düşürüldü, kısmi olarak özel teşebbüs devreye girdi. Küreselleşme süreci ile “devlet-kamu kesimi-kamu yararı-kamu hizmeti” gibi kavramlar da bu erozyondan paylarını aldılar. Buna ilave olarak, kamusal hizmetlerin üretiminde vergi ve benzeri gelirler adı altında finansmanının bir kısmı tüketenlere yükletildi ya da kısmen paralı olan ancak çok cüzi olan faydalanma payı artırıldı. Böylece “paran kadar tüket” mantığı uyarınca kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinin önü açıldı.
82’den günümüze Anayasalar: Hep Amerikan patentli
Bu yapısal dönüşüm (dünyada ve ülkemizde), “kamu hizmetinde daralma krizi” olarak adlandırılıp, “sosyal devletten işletmeci devlete geçiş” ya da “yönetimden yönetişime geçiş” safhalarının teorileri yapılmış, hayata geçirilmeye çalışılmış ve halen de çalışılmaktadır. Sosyal devlet ilkesinin reddedilip işletmeci devlet ilkesinin benimsenmesi ile yasama, yürütme ve yargı erkleri de buna göre şekillenmeye başlamıştır. Sivil Anayasa girişimi, aslında yeni liberalizmin “oryantal versiyonu”nun hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Gerek yasama gerek yürütme gerekse de yargı erklerinin işletmeci devlet ya da yönetişim ilkelerine uygun bir şekilde yeni anayasada formatlanması, yıllardır süregelen ”elmaya armut diyorsunuz” tartışmasını da sonlandırmış olacaktır. Sosyal devlet anlayışının tamamen terk edilmesiyle, Türk Liberalizminin fikir babası Prens Sabahattin’in ademi merkeziyetçilik anlayışı amacına mı ulaşacaktır?
Devletin adalet, eşitlik, adil gelir dağılımı, insan hakları, sosyal devlet gibi TC Anayasası’nda vurgulanan ilkeleri, 1982 tarihli olmasına rağmen, yaşanan siyasi, ekonomik gelişmelerin gerisinde kalmıştır. Gerek Anayasa Mahkemesinin gerekse liberalleşme ve dolayısıyla özelleştirme kapsamındaki devlet faaliyetlerinin idari yargı engeline takılması; -henüz çok yeni ve yine ABD patentli 12 Eylül darbesinin getirisi olduğu halde- 82 Anayasası’nın 20 yıl içinde geçersizleştiğini göstermektedir. İşin trajikomik kısmı ise, hukukun hayatı arkadan takip ettiği önermesinin ABD-12 Eylül darbesi-82 Anayasası gibi bir bağıntıda doğrulanmasıdır!
Hal böyle olunca devletin yararlandırıcı etkinlikleri ile kayıtlayıcı etkinlikleri arasında bir dengesizlik vuku bulmaktadır. Bu durumda da kayıtlayıcı etkinlikler galip gelmekte ve devlet, koruyucu, yararlandırıcı etkinlikleri yerine cezalandırıcı, mevcut ekonomik ve de siyasi istikrarın (spekülatif sermaye hareketlerinin rahat hareket edeceği, sıcak paranın sorunsuz dolaşacağı, borsanın işleyeceği, menkul kıymetlerin işletimin sorunsuz olacağı ve buna uygun yasal dayanakları hazırlayan ve amil kılan bir siyasi otorite) korunduğu, sadece ve sadece mutlu bir azınlığın korunduğu, geri kalanların ise halk bile sayılmayıp, Tahsin Yücel’in deyimiyle “yılkı insanları”na dönüşeceği bir sistemi öngörmektedir.
Adalet mi? Paran var mı?
Bu hazin tablo, ülkemizde yargının özelleşmesi bağlamında ortaya çıkmaktadır. 2073 yılını beklemeye gerek kalmadan, devlet olmanın gereklerinden olan adalet hizmetinin sürdürümü için gerekli mekanizmanın yani yargının özelleştirilmesi düğmesine basılmıştır. İşte size birkaç örnek: Hakim ve savcı sınavlarının artık mülakat sistemine tabi tutulmasıyla (tabi mülakat sisteminin Adalet Bakanlığı’nın pek moda olan “insan kaynakları” sistemine göre yapılmasıyla), hakim ve savcıların salt istihdam edilen personel mantığıyla adalet hizmetini sürdürmeleri... Anayasamızda var olan “kanuni yargıç” ilkesine aykırı olarak uzlaşma (mediasyon) döneminin başlamasıyla, yargı erkinin yetkili mahkemeler aracılığıyla kullanılması yerine mahkeme ve yargıç statüsünde olmayan kişi ve kurumlara devredilmesi… Elbette uzlaşma kurumu ile parasız ya da kısmen paralı olan adalet hizmetinin paralı hale getirilmesi yani özelleşmesi ve Anayasa’ya aykırı bir şekilde yetkili olmayan makamlara devredilmesi, “çok hukukluluk” özlemi içinde olan çevrelerce de kolayca benimsenmiştir. Hukuk sistemimizde çekişmeli yani yargısal etkinlik sonucu karara bağlanacak olan birçok uyuşmazlık, mediasyon sistemi ile “türev insan hakları” adına yeni koruyucu hukuk yaratarak; organik açıdan paramparça bir adalet sistemi ve onun getirisi olan paralel hukuk anlayışlarının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Tamamen paralı hale gelen hukuk sistemi ile de “paran varsa kullan” mantığı tamamen egemen olacak ve parası olana adalet parası olmayana da yurttaş olmamak, insan olmamak, sürünün bir parçası olmak kalacaktır.
PVSK ile korku krallığı yaratılıyor
Haziran ayında yapılan değişiklikle yürürlüğe giren Polis ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ise, yukarda bahsedilen devletin kayıtlayıcı etkinliklerinin ağır basması ve sosyal devletten ceza devletine geçişin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yaratılmak istenen korku krallığının fermanı olan PVSK’da, kamu hizmetlerindeki dönüşümü ilk yaşayan İngiltere ve ABD etkisi vardır. 11 Eylül sonrası yabancı düşmanlığının hat safhaya ulaştığı Anglo-Sakson ülkelerinde zaten var olan ırkçılığa, ayrımcılığa bir de doğulu terörist arama saplantısı eklenince, cadı avları için gereken hukuki zemin hazırlanmıştır. Zaten ekonomisiyle ve siyasetiyle Anglo-Sakson etkisi altındaki ülkemizde işletmeci devlet ve dolayısıyla da cezalandırıcı devlet anlayışının hakim olması ile yeni PVSK’nın hayata geçirilmesi işten bile değildir. Son günlerde sıklıkla duyulan polisin ateş açması sonucu yaralanma ya da ölüm olaylarının, önümüzdeki günlerde daha da artması beklenebilir.
CMK sistemi nasıl “işletilecek”?
Kamuoyunda CMK avukatlığı olarak bilinen ücretsiz avukatlık sisteminin yavaş yavaş tıraşlanarak yakında uluslararası ortakları olan büyük hukuk şirketlerine ihale edileceği artık söylenti olmaktan çıkmıştır. Kişi hak ve özgürlüklerinin korunması adına oluşturulan bu sistem, hem “adil yargılanma hakkı” hem de ödeme güçlüğü çeken yurttaşların hak arama konusundaki yetersizliklerinin önüne geçilmesi söylemiyle meydana getirilmiştir. Oysa, ücretsiz vekil ile sübjektif ve objektif hukukun korunacağı varsayımı çok tartışmalıdır. Çünkü yargılama sonunda haksız olunduğuna karar verildiği durumda, vekil ücretinin sanık ya da şikâyetçi üzerine yükletileceği düzenlemesi getirilmiştir. Bu durumda da vekil talep etmenin serbest olduğu hallerde yurttaşlar, davayı kaybetme varsayımı ile vekil ücretinin yükletimine maruz kalmamak için vekil talep etmemeye başlamışlardır. Bu yolla ne kadar sağlıklı bir yargı etkinliğinin gerçekleştirileceği tartışmalıdır. Yapılacağı söylenen düzenlemede, CMK Müdafilik sistemi hem yabancı ortaklı hukuk şirketlerine ihale edilecek, hem de yargılama sonunda yurttaşın haksız çıkması durumunda yargılama giderlerinin yurttaşın üstüne kalacağı bir seyirde gidecektir. Bir tarafta paralel hukukların hortlatılmaya çalışıldığı “uzlaşma” düzenlemesi, bir tarafta korku krallığının fermanı PVSK, bir tarafta ise devletin sunmakla yükümlü olduğu CMK sisteminin yabancı ortaklı hukuk şirketleri eliyle “işletilmesi”, yargının özelleştirilmesinin yolunu döşemekten başka bir şey değildir.
Duyun-u Umumiye İdaresi gibi
İşletmeci devlette işletenlerin demokrasisi olur ve ancak işletenlerin hukuku işler. Yurttaş yoktur ki, hakkı ve hukuku olsun. Kamu gelirlerinin tahsilâtının merkezi değil yerel yönetimlere devredileceği, kolluğun kısmen özelleştiği ve daha da özelleşeceği, çok hukukluluğun ve paralı hukukluluğun amil kılındığı, yurttaşın olmadığı bir sistem… Güvenliği özel teşebbüs sağlıyor (yerli ya da yabancı)… Adaleti (ne kadarı adaletse!) özel teşebbüs sağlıyor… O zaman vergileri neden yabancılar toplamasın? Tıpkı Duyun-u Umumiye İdaresi gibi! Gerçi Gelir İdaresi Başkanlığı diye bir özerk kurum da vardı ama!..