Yetişecek çocuklarımız ve gençlerimizin görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun ilk önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına kendi milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etme gereği öğretilmelidir. Mustafa Kemal  Türkiye’de sürekli bir kavram karmaşası vardır. Anlamları sürekli değişen, zaman zaman hiç içermediği anlamlara getirilen o kadar çok kavram vardır ki saymakla bitmez. Kavramları bu kadar önemli kılan şey nedir diye düşünürsek eğer. En önemli unsur kavramlarla düşünür, kavramlarla yaşar, hayatı onlarla tarifleriz. Her kavram içinde bulunduğu döneme ve onu kullanan toplumsal güçlerin konumuna göre bir anlam kazanıyor. Bundan iki yüzyıl önce sanayi devrimi süreciyle birlikte feodal iktidar aygıtı parçalanmış, kral ve tanrı devletinden ulus devlete geçişle birlikte milliyetçilik ya da onu karşılamak için kullanılan ulusçuluk, insanlık tarihinin bu aşamasında devrimci bir içerik taşımıştır.
Feodal iktidara karşı, toplumun ezilen sınıflarını eşitlik, özgürlük, kardeşlik idealleri ile arkasına almayı başaran burjuvazi, o dönemdeki devrimci rolüyle, yeni bir felsefe, yeni bir dünya görüşü yeni bir iktisadi ve sosyal kuramı da beraberinde getirmişti. Feodalitenin kiliseye, dine dayalı iktidarı alaşağı edilirken, insan aklının öne çıktığı aydınlanma felsefesi yaratılıyordu. Üstelikte hemen öncesinde farklı olarak özgür birey fikrini yaratan yeni üretim ilişkileri ve toplumsal koşulların bir sonucu olarak gündeme gelen “ulus” ve onu tamamlayan “yurttaşlık” fikri, ırkçı-faşist milliyetçilik türleri ile aynı adı paylaşmak dışında hiçbir benzerlik göstermiyordu. Ulusal bağımsızlıkçı bir karakter taşıması bakımından, Lenin yönetimindeki Sovyetlerin desteğini de arkasına alan Kemalist kadro önderliğindeki Türk burjuva devrimcilerinin milliyetçiliği tüm iniş çıkışlarına rağmen devrimci bir öz taşıyordu. Sonraki süreci biliyoruz kapıdan kovulan emperyalizmi pencereden alınmıştır. Ama şu açıktır ki bu süreç Mustafa Kemal’in ölümünden sonra gerçekleşen anlaşmalarla oluyordu. NATO’nun Truman Doktrini ve Marshall Yardımı’nda ifadesini bulan, Sovyetler Birliği’ne karşı kapitalist bloğun bekasını sağlamlaştırma arayışının ürünü olarak ortaya çıkmasıyla perçinlenmiştir. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinde 20. yüzyıldaki yüz akı olan 68 Kuşağı özellikle de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 12 Mart cuntasıyla idamı, bu ilişkilerin geldiği noktanın da işaretiydi. Yüzünü emperyalizmin boyunduruğu altına sokulmak istenen Anadolu’nun emekçi halklarına dönmüş, Türk ve Kürt emekçilerine yoksullarına bağımsızlık ve sosyalizm taleplerini idam sehpasında dahi onurlu, başı dik biçimde savunmuşlardır. Bugün tarih bize gösteriyor ki artık devrimci bir nitelik taşıyan milliyetçilik anlayışı, gerçekten bağımsızlıkçı bir karakter taşıması için işçi ve emekçilere, yani emperyalizmin işbirlikçiliğinde çıkarı olmayan sınıflara dayanmalıdır. Bunun en yalın ifadesiyle tam tersini yapmak vatan hainliğinin ta kendisidir. Ulusal Egemenlik bu yıl 88. yılına gireceğimiz her yıl 23 Nisan’da kutlanan ulusal bir bayramında adıdır. Anadolu’yu işgale kalkan emperyalistlere 88 yıl önce verdiği bir cevaptır da aynı zamanda. Bugün o gün ayağa kalmamızın sebepleri kat kat be ağırları yaşanıyor. Farklı etken ve unsurlar o gün ki gibi fiili bir işgali göstermese de birçok açıdan ülkemiz işgal edilmiş durumdadır. Bağımsızlık ve egemenlik için mücadele, özgür bir yaşam üzerinde yükselen bayramları kutlamak için yapılması gerekenle, bazı bakımlardan bugün daha da artmıştır. Üstelik sadece Anadolu halkı için değil, tüm yakın coğrafyamızdaki halklar için bağımsızlığı, eşit haklara dayalı kardeşçe birliği için bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi çok önemli bir ihtiyaçtır. Amerikan emperyalizminin ,Anadolu,Ortadoğu ve Orta Asya için öngördüğü yeniden yapılandırma ve kendisine bağlı yeniden şekillendirilmiş devletler kurma planları ve bunların ilk ayağı askeri ve ekonomik işgal stratejisine dayalı politikaları nedeniyle bugün dünden çok ihtiyaç haline gelmiştir. Türkiye ve bölge halklarına karşı tehdit edici-saldırgan ve işgale dayalı politika içeren emperyalist politika ülkemizde varlığını somut güncel hale getirmiştir. Olanlara karşı koymak acilleşmiştir. 1920’ler dünyasında gelişen anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkan “ulusal değerler”i sahiplendiklerini söyleyenler tüm bu gelişmeler karşısında uzlaşmacı-teslimiyetçi bir çizgiyi aşamamaktadır. Oysa bugün Türkiye 23 Nisan’ı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlamak onurunu ancak ve ancak emperyalizme özellikle Amerikan emperyalizmine ve onun politikalarına karış gerçekten bağımsızlıkçı bir mücadele yürütmek zorundadır. Bugün Bush ve çetesinin NATO aracılığıyla uygulanan stratejiye karşı çıkmadan ulusal bağımsızlıkçı olunmaz. Bağımsızlıkçı olunmadan da sosyalist olunamaz. Türkiye ne ülkesinin ne de yakın ülkelerin işgaline üstelik emperyalistlerin bölge halklarına açtığı savaşa alet olmak şöyle dursun karşı çıkmak zorundadır. Bugün gün ancak ve ancak antiemperyalist mücadeleyi yükseltme günüdür. Bugün bu görev 1920’lerin burjuvazisinin yurtsever kimliğiyle karşılanan boyutundan çok uzağa düşmüştür. Artık görev ülkenin gerçek devrimci ve yurtsever gücü olan gençlik ve işçi sınıfının sırtına binmiştir. Mustafa Kemal büyük bir bağımsızlıkçı burjuva devrimcisidir. “Bağımsızlık benim karakterimdir.” Sözünü bilmeyen yoktur. Yaşamında bu sözünü somutlayan bir siyaset yürütmüştür. Bu bağımsızlıkçı anlayış saldırgan bir tutum içinde bir diğer ulusun bağımsızlığını yok etme pahasına bir tavır hiçbir zaman olmamıştır. Kendisine atfedilen özelikle askeri rejimlerle perçinlenen demokrasimizin dar penceresinden yola çıkılarak yapılan eleştiriler onun yaşadığı tarihteki olayları değil ölümünden yıllar sonraki dönemi kapsadığından çok insafsızcadır. Kendisine ait olduğu iddia edilen ama hiçbir zaman ispat edilemeyen bir sözden yola çıkarak hele yorum yapmak abes ve iştigaldir.12 Mart Cuntasının ‘her an gelebilir ‘ diye korktuğu Komünizme karşı kullandığı kalkan başkentin göbeğine Kızılay’a o günlerde asılan Mustafa Kemal imzalı kocaman bir tabeladır. ‘Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir.” Bu tabela görevini yapmış ve askeri rejiminden kısa bir süre sonra bir gün belediye işçilerince Atatürk Bulvarı’nda Sokak ampulü değiştirircesine sessizce kaldırılmıştır. Mustafa Kemal gerçekten böyle bir söz söylemiş midir? Hiç sanmıyorum. Üstelikte bugüne kadar hiç kimse kaynağını gösterememiştir. O günlerde bu kaynağı sormaksa kimin haddinedir zaten. Daha ilginç olanı Mustafa Kemal’in o günlerde kalpaklı resmini taşıyan başka bir grup asker ise bağımsızlık, anti-emperyalizm mücadelesini örnek gösterip sol bir darbe girişimi yapma girişiminde bulunmuşlar ve bedelini ağır ödemişlerdir. Yine başka bir darbe dönemin ABD’nin Sovyet tehdidini bertaraf etmek politikasıyla 12 Eylül Rejimi sayesinde “Yeşil Kuşak” projesine tam destek verirken de Mustafa Kemal’in İslami kimliğini anlatmak için dönemin paşaları tarafında yurt gezileri tertip edilmiştir. Bu gün ise devlet dairelerine fotoğrafları asılıyor diye AB tarafından diktatör benzetilmesi haksızlığına uğramıştır. Oda yetmemiş Kara Kuvvetleri böviyesinden önce Kocatepe süliyeti çıkarılmış sonra aral acele tekrar konulmuştur. 68 gençliği anti-emperyalist mücadelesine İkinci Kuvay-i Milliye adı verip meydanlarda Bursa Nutku’nu okumuştur. Bütün bu sıraladığımız Mustafa Kemal hangisidir sorusunu sormak bile yanlıştır. Şurası çok açıktır ki Mustafa Kemal, Türk milliyetçiliğine yeni bir öz katarak ulusçuluk adı altında şekillenen yurtsever ve bağımsızlık bir damar yaratmıştır. O günün özgül koşullarında üstelikte başarılı olmuş bir anlayışı bu günden faşist göstermek kimsenin haddine değildir. Diyalektik yöntem doğruları savunur ve nesneldir. Öznel yaklaşımlar diyalektiğin ilgi alanına girmez. Tarihte olaylar somut koşulların somut tahlillerine göre ve sınıf savaşımına göre değerlendirilir. Kurtuluş Savaşı’nın ardından ikinci büyük silkiniş 68 Kuşağı ve özellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından yeniden diriltilen ve daha sağlam temellere oturtulmuştur. Bağımsızlık bayrağı, bugün hem Türkiye’de, hem de benzer ülkelerde emperyalizmin ülkeyi yağmalama, talan etme ve “taşeronlaştırma” ve başaramazsa askeri müdahale veya etnik çatışmalarla bölüp yeniden inşa etme politikalarına karşı mücadele eden emekçi sınıfların elindedir. Dünyanın tüm ezilen halklarının emperyalizme ve ülkelerinin onunla işbirliği halindeki gerici iktidarlarına karşı verdiği mücadele, yeni bir yüzyıla girerken, insanlığın sınıf sömürüsünden kurtulup, enternasyonalist bir dünyada buluşacağı yarınların da teminatıdır.
|