|
İslamiyet, tarihsel gelişim sürecinin göreceli olarak ileri bir evresine denk düşen, toplumsal gelişmeye hendek atlatan bir dönemin çok yönlü, ideolojik, ekonomik, kültürel ve siyasi tasarımıların tümünü kapsar. Tolumsal bir tasarımı olarak doğan İslamiyet, binlerce yıldır geniş bir coğrafi alanda önemli bir sistem olarak varlığını sürdürüyor.
Köklü bir uygarlık olan İslamiyet, güçlü bir ideolojik birlikteliğe, önemli ekonomik ve coğrafi potansiyele sahip ülkeler ve uluslar üzerinde, kutsallığı olan etkili bir din. İslam dininin gelişme ve yükselme dönemleri, özellikle Arapların tarihi başarıları biçiminde de görülebilir. Ortadoğu ve dünya da ideolojik, siyasi ve kültürel değişime yol açan bir sistem olarak İslamiyet`in, bugün emperyalizmle kurduğu çok yönlü ilişkiler, Araplar’ın ulusal parçalanmışlığı ve İslam ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkilerini geliştirmede gösterdikleri başarısızlık, İslamiyete olan güveni azaltmaktadır. Bütün dini akımlar gibi İslamiyet de; iç ve dış sorunlarla karşı karşıya. İslamiyet’in, emperyalist küreselleşmenin hızlanması sonucu karşı karşıya kaldığı sorun, diğer sorunların belirleyicisi durumunda. İslamiyet’in, salt ibadet ve iç toplumsal ilişkilerini düzenleme adına koyduğu, yasalar-yasaklar, günah-sevap, helal-haram gibi bir dizi kurallarla, karşı karşıya kaldığı çok yönlü sorunların üstesinden gelebilmesinin yetmezlikleri daha iyi görülüyor. Üzerinde durulması gereken temel sorun, küreselleşmenin yıkıcı sonuçlarını yeterince anlayamayan, küreselleşmenin hedefi olan, küreselleşmeyi sorgulamayan çeşitli güçlerin tavırlarında oluşmasını beklediğimiz değişme, pek çok olumlu gelişmeyi etkileyecek önemde. Tavırlarında değişiklik beklediğimiz güçler, küreselleşmeyi salt, sermayenin, ekonominin ve ticaretin küreselleşmesi olarak algılamaları büyük bir yanılgı. Ekonominin ve sermayenin küreselleşmesi, ideolojinin, felsefenin, kültürün, siyasetin ve dinin küreselleşmesiyle birlikte yürüyor. Farklı bir boyutuyla ekonomik küreselleşme, ideolojik ve felsefi küreselleşmeye bağlı olarak gelişiyor. Her pratik bir teori üzerinde yükselir. İdeolojik küreselleşme, tekil ideoloji olan Hırıstiyanlığı yaygınlaştırmak zorunda. Bu nedenlerle, küreselleşmenin en önemli ideolojik ve kültürel boyutu olan Hıristiyanlığa yüklenen rolün görülmesi ve anlaşılması son derece önemli. Evrendeki tüm varlıklar gibi, ideolojik ve dini akımlarında varlıklarını sürdürebilmesi için yeni yönelimlere ve değişime gereksinimleri var. Herşeyden önce bir din olarak İslamiyet, Küresel ideolojik yayılmanın tehdidi altında. Emperyalist küreselleşmenin ideolojijk dayanağı olan Hırıstiyanlık, İslamiyeti de hedef alarak küreselleşmekte olduğu gerçeği, özellikle İslamcı aydınlarının kavramaları gereken bir gerçek. Bugün, İslami elitlerin üzerinde düşünmeleri gereken temel sorun, İslamiyet’in önü, onun tarihsel karşıtı olan Hıristiyanlık tarafından kesilmeye çalışılıyor olması gerçeğidir. Genel anlamda, İslamiyet’in kutsallığının korunması adına, özellikle, İslamiyet’in abdest bozucusunun saptanması son derece önemli. İslamiyet’in kurucusu Hz. Muhammed, emperyalizm çağında yaşasaydı, İslami rejimlerin emperyalizmle olan ilişkilerine sınırlamalar ve yasaklar koymak zorunda kalır ve islamiyet’in stratejik hedeflerini belirlemek zorunda kalırdı. Dünyadaki gelişmelere baktığımızda, özellikle emperyalist küreselleşme, islamiyet’in kutsallığını bozucu bir rol oynadığı son derece açık. Bir dünya sistemi olma savındaki İslamiyet’in, emperyalizmin abdest bozucu işlevini görmek zorunda. Küreselleşmenin, en önemli ideolojik ve kültürel hedefi olan İslamiyetin yaşayabilmesi için stratejik bir değişime gitmesi kaçınılmazdır. Bu değişim, El-Kaide, Hamas ve Taliban gibi, emperyalizmin rahle-i tedrisatından geçmiş akımların, terör eylemleriyle sağlanamaz. İslamiyetin, dinsel saygınlığını korunması, petrol Şeyhlerinin emperyalistlerle olan sıkı ilişkileriyle de korunamaz.
“Kültürler buluşması”, “Dinler arası diyaloğ” ve “Medeniyetler ittifakı” gibi söylemlerin tümü, küresel ideolojinin yayılma taktiğinin parçalarıdır. Bu teorinin ideologlarının kimliğini belirleyen bağ, emperyalizmle olan çıkar ilişkileridir. Özellikle, İslami söylemle yola çıkan yeni Türk siyasetçilerin belirgin görevleri, emperyalist küreselleşme hareketinin, bölgesel “eşgüdüm”, gönüllüleri olarak emperyalizme destek sunmaları, onların İslami karekterlerinden çok, emperyalist küreselleşmenin hamalları olduğunu ortaya koyar. 1917 Ekim devrimini izleyen yıllarda, sosyalist Lenin bu gerçeği görmüş, potansiyel bir güç olan İslamiyeti, emperyalizme karşı değerlendirilmesinde büyük çabalar harcamıştı. Lenin, sosyalizm gibi, İslamyetin de anti-emperyalist perspektife gereksinimi olduğunu saptamıştı. Anti-emperyalist tavır, İslamiyetin abdest bozucusunun belirlenmesi sorunuydu. Özellikle, günümüzde, anti-emperyalist tavrı alması gerekenlerin başında, İslamiyet ve islamcı güçlerdir. Emperyalizme karşısındaki tavırsızlık, günümüzde en çok İslamiyete zarar vermekte ve onun altı oymaktadır. İslamiyet, geçen yüzyılın sorunlarını tahlil edemedi ve gelişmelerin gerisinde kaldı. İslamcı ideologların çağın özelliklerini anlayamamaları, dünyaya emperyalist efendilerin pencerelerinden bakmaları, bugünkü vahim sonuçların doğmasına yol açtı. Özellikle ABD’nin küresel efendi olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, İslam ülkelerinin, ABD’nin yanında yer alması, İslamiyetin değer yitirmesinin temel nedenidir. ABD’nin uluslararası tüm suçlarının, kirli gölgesi, İslami rejimlerin üstüne kara bir şal gibi, islamcı kadınların başlarına doladığı kara peçeler gibi İslam ülkelerinin başlarına dolandı. 20. yüzyıl boyunca devrimlerin, halk hareketlerinin ve anti-emperyalist mücadelelerin önlerinin kesilmesinde, İslamiyet olumsuz bir rol oynadı. Özellikle, Ekim devrimi ve Sovyetler Birliğinin kurulmasıyla başlayan, ezilen dünya’ya dostluk, islamiyete doslukla birlikte değer bulmuştu. Emperyalizm, bu dostluğun bozulması ve devrimlerin önünün kesilmesi, için islamcı güçleri ve islami ideolojiyi koç başı olarak kullandı. Meşhur “yeşil kuşak” teorisi ve uygulamaları sürecinde, İslamyet, bugünün kararan dünyasında, emperyalizmin hanesine değerler taşıdı. Sosyalist Sovyetlerin yıkılmasından sonra, kuşatma altına alınan, “yeşil kuşağın” kendisidir. Bütün İslam ülkelerinin, emperyalist küreselleşmenin hedefi olduğu gerçeği çok açık. Müslümanlığın doğuş yıllarında ortaya çıkan, ibateti bozan kuralların en kötüsü, küreselleşmenin hızlanması sonucu ortaya çıktı. Yaklaşık yüz elli yıldan beri devam eden emperyalist tekelleşme, yeni deyimle küreselleşme olgusu, yaşadığımız yüzyılda daha yıkıcı bir nitelik kazandı. Dünyamızı daraltan, farklılıklara yaşam hakkı tanımayan bu gelişme, İslamiyetin abdest bozanı olarak saptanmadıkça, islamiyetin de yaşama olasılığı olamaz.
|