|
TARİH BİLMİ’nin insan yaşamında da, ülkelerin toplumsal yaşamında da ne denli belirleyici bir güç olabildiğine, genç yaşlarımdan beri her ne kadar inanmış biriydimse de; yalnızca kendi ‘’ birey’’ kimliğimden geriye dönüp baktığımda bile gerek toplumumuzun, gerek kendimin ve pek çok tanıdığım insanın yaşamındaki etkin rolünün idrakine, her geçen gün biraz daha varıyorum. Ve bu gerçekliği anladıkça; bu anlamda kafa patlatmış, bu anlamda ‘’bilgi’’ üretimine katkıda bulunmuş insanlara saygım ve sevgim de gitgide çoğalıyor. Hele bizimki gibi; Teknik, Coğrafya, Tarih, İnsan ÜRETİCİ GÜÇLER’inden TEKNİK üretici gücün, gene ‘’tarih, coğrafya ve insan’’ üretici güçleri nedeniyle hiç gelişmediği ülkelerde, TARİH üretici gücünün ne denli – adeta içinden çıkılamamacasına- belirleyici olabildiğini; her gün bir kez daha yaşayarak ve görerek, hatta kimi zaman da dehşete düşerek görüyor, anlamaya, algılamaya çalışıyorum. Bu konuda toplumcak ihanete uğratılmış, pusuya düşürülmüş olduğumuza da neredeyse inanmaya başladım. Aslında sanırım ki, yalnızca toplumcak bizler değil; neredeyse tüm dünya, bizim kadar olmasa da bu pusuda kıvranıyor bugün sanki… Ama bizdeki; biraz daha ‘’derin’’ bir pusu… Ya çok zekice tezgahlanmış, ya da yalnızca Aziz Nesin’in dediği gibi, ‘’ Bu toplumun % 99’unun aptal toplum ve insan gerçekliğimizden kaynaklanan bir toplumsal durum sözkonusu. Ama ister ‘’bilinçlice’’ kurgulanıp bizlere yutturulmuş olsun, ister ‘’bilinç’’ konusunda türlü- çeşitli zafiyetlerimizden kaynaklanıyor olsun; bu bilinç ve bilgi fukaralığımızın; diğer fukaralığımızın yanı sıra, bizleri bugün en iyiniyetli ve fedakarane çabalara rağmen içinden bireysel ve toplumsal anlamda çıkmakta zorlandığımız bir kaos’a sürüklemekte olduğu da bir gerçek. Ve bu kaostan öncelikle bilinç anlamında çıkamadığımız müddetçe; bunu bizden evvel, neredeyse tüm toplumsal reflekslerimize dek tespit etmiş; kendileri çoktan, bizim bir türlü intikal edememiş bulunduğumuz bilgi çağı’na intikal etmiş bulunan emperyalist güç odakları’nca bize karşı ustaca kullanılmakta olan bir toplumsal durum’umuz olduğuna inanıyorum. Şayet ‘’batılılaşmak’’ tan anladığımız; anlamamız gerektiği gibi, batı’nın bizim hayli gerisinde kalmış olduğumuz ‘’teknik’’ üstünlüğü ise; o zaman öncelikle bunun ‘’olmazsa olmazı’’ pozisyonundaki bilinç ve bilgi’ye gereken önem ve değeri, artık vermemiz gerektiği kanaatindeyim. Bunu hakkıyla yerine getiremediğimiz müddetçe kendimizi; emperyalizm karşısında, toplumcak bir tür ‘’kızılderili kabileler’’safiyane yaklaşımla bile, emperyalizm karşısında Kızılderililerin yüzyıllar evvel düşmüş olduğu duruma düşeceğimizden; hatta çoktandır düşürülmekte oluşumuzdan ötürü de topyekunumuz adına tedirginlik duyuyorum. Çünkü emperyalizm; kendisi, kendi adına bilgi toplumu olurken, çoktan bizim gibi toplumsal bazda teknik üretici güç zafiyetinden ötürü, diğer geri kalmışlıklarının yanısıra bilgi toplumu olmada da geri kalmış toplum ve toplulukları (buna ne yazık ki; coğrafya ‘ya dayalı aşiretsel tarih öncesi kandaşlık esaslı ilkel komüna tarihcil’liğinden kök alan insan kollektif – aksiyonerliğinin verdiği dinamizm’le hareket eden Kürtbilgi toplumu olamayış gerçekliğimizden hareketle, bize karşı kullanmanın yol ve yordamını çoktandır kendisi açısından dört dörtlük geliştirdi.Bu anlamda; bizi biz kılan en önemli üretici gücümüz olan tarih bilincimizi sakatlayarak insan anlamındaki kolektif aksiyonerliğimizi birbirine vurdurup- kırdırarak parçalarına ayırdı, böldü, birbirine kırdırdı ve bu durumdan yararlanarak bizi topyekunca köleleştirip, esir bir ülkeye dönüştürdü. Hala da bu en belirleyici üretici gücümüz olan tarih üretici gücümüzü sakatlayıp dumura uğratmak suretiyle toplum insanımızın kolektif aksiyoner’liğini birbirine karşı yönlendirip; özellikle tek kutuplulaşmış dünya sürecinin başından beri daha da hızlı ve de hırslı bir biçimde saldırmakta… Üstelik bu sinsi saldırıda kendisi dünkü hatasını tekrarlamayarak açık işgal yöntemini- en azından şimdilik- bize karşı kullanmadığı için; bizler de düşmanı, yanlış yerlerde aramakta ve bulduğumuzu zannedip, oralara yüklenmekteyiz. İşte, bilimlerin bilmi TARİH’in ihanete uğratılmasının, en vahim durum ve sonuçlarından birisi budur. Öyleyse bu çarpıtma nerede başladı; öncelikle bunu sorgulamak da boynumuzun borcudur. Toplum insanımızın tarih bilinci ‘nden koparılışına dair, gene bizzat kendi tanıklığıma müracaat ederek belirlemeye çalışacak olursam; öncelikli kopukluğun, eğitim sürecinde olduğunu ve bunun liseyi bitirip de o yıllarda aykırı ve yasaklı olan Marx, Engels, Lenin ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarını okuyana, sonrasında da Sarp Kuray’ın bilgi birikiminin sözlü- yazılı aktarımlarına dek sürdüğünü söylemeliyim. O zamana değin; bugün her yeni bilginin kendi bilincimde açtığı yeni ufuklar nedeniyle, benim için başka pek çok hazineden daha değerli olan tarih konusundaki tek yaklaşımım; sınava girmeden önce, üstelik de okurken uyuyakalmamak için ayakta, dolaşarak okumak zorunda kalınan ve sınav sonrası beynimden sintine atarcasına boşalttığım, gereksiz ve katlanılma zorunluluğu olan bir ezber yükü idi. Tarih’in ilim ve bilim olduğunu dahi; içi boşaltılarak zoraki ezbere dönüştürülmemiş gerçek haliyle ve bu bilim oluşun felsefesiyle buluşunca algıladım. Ve lise bitirme yaşıma dek bu bilgilerin bilgisinin, benden yıllarca çalınmış oluşuna bir hayli de canım sıkıldı. Belki de bu nedenle kendi oğluma, masaldan ziyade mitolojik öyküler anlattım; tek amacı onun tarihi küçük yaşlarda sevmesini sağlamak olan… Kısaca; bu toplumun okuma, eğitim görme anlamında ‘’şanslı’’, bu anlamda teknik üretici gücü geliştirme etkisi koyabilecek aydın kesimleri; her şeyden önce emperyalizm etkilenmeli ve çerçevelendirmeli bir tarih kültürünün, ya da kültürsüzlüğünün sakatlanmasına uğratılıp bilgi, anlama ve kavrama planında bir özürlülüğe düşürülüyorlar… Sonrasında ise devamı, üniversite eğitimlerinde de genellikle aynı şekilde geldiği için; sonuçta sahip olunan diplomalara ve edinilen etiketlere rağmen, bilgi ve bilince sahip olmayan, hatta bilgiyi nasıl kullanacağının felsefe, metodoloji ve yöntemine de vakıf olmayan; kof ezber-bilgi donanımlı, daha ziyade batılı hayranı; kafa patlatmak yerine hırsızlık ve taklitçilikle inmeli, halkından ve üretimden kopuk bir aydın zümre ve gerçek aydın oluşu, kendi varlığına karşı tehdit olarak gördüğü için bu biçimde yozlaştırmayı marifet zanneden emperyalizme bağımlı finans- kapitalistlerimizle prekapitalist (kapitalizm öncesi) tefeci- bezirganlarımız; böylece, aslında kendilerinin de asalak ve bağımlı olmasalar birinci dereceden ihtiyaçları olan teknik üretici gücün gelişimine engel olarak; toplumsal gelişimimizi hepten dinamitlediler. Modernleşemeyişimizin gerçek nedeni de, modernleşemediğimiz için ve müddetçe toplumsal gelişim serüvenimizde tarih öncesi’nden kalma ilkel komüna gelenekselliğine dayalı toplumsal dinamizmlerimizin belirleyiciliği ve bu belirleyiciliğe muhtaciyetimizin nedenlerinin bir kısmı da burada yatmaktadır. Zamanında köy- enstitülerinin kapatılmasının da, üniversitelerin özerkliğinin tamamen yok edilmesinin de, beyin göçünün de, bugün üniversitelerimizin daha da geriye götürülmek istenilmesinin de gerisinde yatan en önemli neden de budur; bizimki gibi ülkelerde ordu’nun ikide bir (finans- kapital, tefeci- bezirgan ikilisinin her sıkışma momentinde) duruma müdahale etmek zorunda kalmasının gerisinde yatan gerçeklik de (ne sağ-sol gençlik çatışmaları, ne de etnik hadise falan değil) tamamen bu asalak ve bağımlı oligarşinin alçaklık ve beceriksizliği nedeniyle sıkışmasından ötürüdür. 12 Mart’tan itibarenki darbeler, tamamen bu sınıfsal ve emperyalist güdümlülükte olduğu için, Cumhuriyetin kuruluşundaki ‘’halkçılık’’ tan kesinlikle nasibini almamış, sırtını kendi halkına dönmüş faşist darbelerdir ve bugün varılmış toplumsal çözülme sürecinin de en büyük nedenlerinden birisi, dört bir yandan yenilmiş bulunulan bu emperyalist çengeldir. Ordumuzun bir an evvel kurtulması gereken de, bu emperyalist çengeldir. ‘’Türkiye’de, Kadim Toplumun Tefeci- Bezirgan soysuzlaşması ile, Modern Toplumun Tekelci Finans- Kapital dejeneresansından KARMA bir düzen, ezberlenmiş formülleri şaşırtır. .. ...İşte o tarihsel, ekonomik ve sosyal nedenlerle Özel Sermayemiz yahut kapitalizmimiz, ‘Cin olmadan insan çarpmıya’ kalkışmış bir monstr oldu: Modern olamadan (daha doğrusu: 19 uncu yüzyıl Batı Sanayiinin prosper kalkınmasını hiçbir zaman yaratamadan), ültramodern oldu (Yani: Tekelci finans- kapital emrine girdi.) Böylece Tarihsel görev yokluğu ve millet önünde haklı çıkma yokluğu kapitalizmimizi ‘yüzüktaşı gibi’ göze batar etmiş; kendi sosyal sınıfını bile inkar edip ezen ültramodern tekelci finans kapitalistlerin sayıca ve kalitece düşüklükleri, aşağılık kompleksini andıran en ters tepkileri yöneltmiş oldu: a) Bir yandan kendi milletine karşı insan hakkı tanımaz bir keskin yırtıcılık kazandı; b) Öte yanda, millet önündeki zaafını telafi etmek için, uluslar arası yabancı finans kapitale kul köle olmak zorunda kaldı. Kapitalizmimiz genellikle DEMOKRASİye, özellikle VATAN ve MİLLETE kolayca ihanet etti. Tanzimat, Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet, Kuvayimilliye hareketi ve son Demokrasi denemesi (60 ihtilali kastediliyor- y.n) hep Türk milletine kapitalizmin ihanetlerini ispatlamakla geçti. Kırk yıldır söyleriz. Vurduklarına değil, dinlemediklerine yandık. Biraz acele de olsa, gene diyeceğiz. Laf anlıyan beri gelsin.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 1- 5- 1965 / Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi / Cilt I) 72 yıllık yaşamının 50 yılını bu aykırı bilimsel analizlere vermiş bilim insanımızın bu kitabının kendi yaşadığı yıllardaki basımının ilk sayfasında şu sözler yazılı: ‘’İnne’şşerre’ddevvabi ind’Allahi’ssummül – bukmülleziyne la ya’kılun!’’ (Hiç şüphe yok ki ayaklariyle yürüyenlerin Allah indinde en kötüsü aklını kullanmayıp sağır ve dilsiz kalan iki ayaklı hayvanlardır.) (Enfal suresi, 22 inci ayet) KUR’AN’ı Kerim Bu sağır ve dilsiz iki ayaklı hayvan oluş ve kılınışlara; her gün yenileri ekleniyor. Zaten daha eğitim aldığı yıllarda bilim özürlü hale getirilmiş aydın insanımıza ve genel toplumsal yapımıza öyle hızla enjekte ediliyor ki bir takım çarpıtılmış bilgiler; çağın gerektirdiğinin aksine bilgi toplumu olmak bir yana, hızla mesafe açılıyor bilimsel bilgiyle aramızda. Önemli bulup da bu eksikliğimizle savaşmaya kalkışacak olursanız şayet; göreceksiniz ki, bu çarpıklığı takibetmeye de, bununla mücadele etmeye de yetişmekte bile zorlanıyor insan. Adeta neresinden tutmaya kalksanız elinizde kalırcasına bir durum mevzubahis. İşte bu çarpıtmalardan biri daha diye düşündüm ‘’Gündem’’ gazetesinde 12 Mart- 14 Mart zaman aralığında, 3 bölüm halinde yayınlanmış olan Sait Çetinoğlu imzalı, ‘’Sermayenin Türk’leştirilmesi’’ başlıklı yazı dizisini okuduğumda. Ve her şeyden önce de bilimsel bilgiden ziyade bir reel- politikerliğe hizmet ettiğini… Yazı dizisinin hizmet ettiği reel- politikerlik; daha başlığın altındaki ‘’Dr. Nazım’’ dan alıntılanmış şu cümlelerden de açıkça ortada: ‘’Bu toprakta Türklerin, sadece Türklerin yaşamasını ve ona tamamen sahip olmasını istiyoruz. Milliyeti yahut dini ne olursa olsun. Türk olmayan kahrolsun.’’ Yazı dizisinde bir takım tarihi veriler kullanılarak kanıtlanmak istenilen şey; başta Türk ve Kürt Halkları gelmek kaydıyla ve çoğunluğunu da bu iki etnik kökenden insanımızın oluşturduğu emperyalist açık işgale karşı verilmiş ve dünyadaki kendisinden sonraki benzerlerine örnek teşkil etmiş bir Halk Kurtuluş Savaşı, bir Demokratik Devrim niteliği taşıdığı, sırf ‘’milliyetçi duygular’’ itibariyle değil, bilimcil değerlendirmeler itibariyle de su götürmez olan Kurtuluş Savaşımızı; yaşanıldığı zamanın sosyo- ekonomik şartlarından soyutlanmış bir biçimde ele alınması gibi bilim- dışı bir yönteme müracaat etmek suretiyle ‘’kafatasçı’’ bir Türkçülük, bir Rum, Ermeni ve Kürt düşmanlığı olduğu, amacının da özellikle Rum ve Ermeni etnisitesinin elindeki mal varlığı ve zenginliğin, Türk bürokratik burjuvazisinin eline geçmesi olduğu türünden neye hizmet ettiği de fazlasıyla aşikar olan bir saçmasapanlıktır. Uyanık yazar; böylece: 1- Olayların tarihi izahını, üstelik de sosyalist bir kisve altında sınıfsal temelinden kopartıyor. Bu temelden kopuk olarak ele aldığı için, Müdafa- i Hukuk’larda örgütlü cılız Anadolu Burjuvazisi’nin yanı sıra Kuvayi- Milliye olarak örgütlü cılız da olsa işçi ve ilkel komüna gelenekli köylü üretici halk tabakalarına dayandığını ve bu dayanışından ileri gelen halkçılık boyutunu atlıyor. 2- Kurtuluş Savaşının I inci Emperyalist Pazar Paylaşımı Savaşı’nın açık işgalle sömürge kılınmaya karşı verilmiş anti- emperyalist bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı olduğu sınıfsal gerçeğini yok sayıyor. 3- Olayı; bilimcil bir yöntemle zaman ve süreç bütünlük ve derinliği içerisinde ele almak yerine, yalnızca sürüklemek istediği politikayı destekleyecek bir kendince alınmış kesit yetersizliğine hapsederek yanlış bir şekilde dondurup, kalıplaştırmaya uğratıyor. Böylece yalnızca iki boyutlu bir ‘’kesit’’le izah etmeye çalıştığı tarih’i 3 üncü, 4 üncü, 5 inci ve diğer boyutlarından kopartarak içini boşaltıp içeriksizleştiriyor. 4- Tarihi; olması gereken olay ve olguların dürüstçe; zamana- mekana, sosyo- politik verilere dayalı analiz bilmi olma objektif özelliğinden kopartıp, kendi sübjektif güncel politika yaklaşımına malzeme yapmak için olmayacak şekilsizleştirmeye uğratıyor. Yazarın; bilimsel anlamda tarihe yönelik yaptığı bu çarpıtmayla üretmeye çalıştığı ‘’güncel politika’’ da, her anlamda (yazarın sergilemiş olduğu bol miktardaki pragmatizm açısından dahi) yanlış üstelik… Hadiseye bu açıdan yaklaşacak olursak: 1- Yazı; tamamen Kürtleri, Türklere karşı milliyetçi bir kışkırtma içeriyor. Tabii ki her bu tür yaklaşımın taşıdığı tehlikeyi de bünyesinde taşıyor ve etki- tepki gerçekliği içinde; Kürt milliyetçiliğini gazlarken, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek Türk milliyetçiliğini de gazlamış oluyor. 2- Bu gazlayışta; Ermeni ve Rum olayına yönelik bir süredir yapılan kasıtlı tarihi çarpıtmaya sahip çıkarak Kürt etnisitesine uygulanan haksız ve yanlış yönetsel politikaların yalnızca Kürtlere uygulanmayıp, başka etnik kökenli insanlarımıza da uygulandığını öne sürerek; hem bu Kürt- Türk milliyetçiliği gazlayışını boyutlandırıyor, hem de bu gerekçeleri haklılık zemini gibi göstermeye çalışan emperyalist politikalara çanak tutuyor. Ve bu çanak tutuşuyla emperyalizmin yapmak istediği ve Kürtleri de asla ulusal bir bağımsızlığa taşımayacağı aşikar olan Orta- Doğu politikalarına fazlasıyla hizmet ediyor. 3- Bu türden bir politikayı kendi reel- politik hattına uygun bulurken, aslında Kürtlerin kendi içinde politik bölünmesine de hizmet ederek; onları da şu ana dek verilmiş olunan mücadelenin gerisinde bir noktaya taşınmasına ve meşruiyetlerini yitirerek yenilmelerine kapı açıyor. 4- Aynı biçimde; Kürt etnisitesinin demokratik haklarına saygılı olan ve sahip çıkmaya çalışan kesimlerin kendi etnik kimliklerine ve kendilerine destek verme çabalarına saygısızlık etmiş ve kitlesel planda bu türden yaklaşımlarla çoğaltılmasından başka bir şeye hizmet etmediği Türk kafatasçılığının karşısında enerji ve kitlesellik kaybına uğratmış oluyor. Kısaca ve özetçe, bu yazı dizisindeki açılım; ne bilimsel bir kavrayışa, ne de reel- politik planda emperyalizmin çokca yararlanabileceği bir çatışma zeminini yaratmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmiyor. Bu dediklerimi, şimdilik fazlaca tarihi ayrıntıya girmeksizin kısaca somutlayacak olursam; ‘’Emperyalist devletlerin, Devlet ve Milletimizin hayatına açıkça kasdetmeleri neticesinde meşru savunma için toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi şimdiye kadar muhtelif vesilelerle açıkça ve kapalı olarak ilan ettiği amaç ve doktrini bir kere daha bütün cihana arz için bu beyannameyi yayınlamaya lüzum görmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi; milli sınırlar dahilinde hayat ve bağımsızlığı sağlamak ve hilafet ve saltanat makamını kurtarmak andıyla kurulmuştur. Bu yüzden hayat ve bağımsızlığını kurtarmayı tek ve kutsal amaç bildiği Türkiye halkını, emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve egemenliğinin sahibi kılmakla amacına erişeceği inancındadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin hayat ve bağımsızlığına suikast eden emperyalist ve kapitalist düşmanların tecavüzlerine karşı savunma ve bu amaca aykırı hareket edenleri yola getirme azmiyle kurulu bir orduya sahiptir. Emir ve kumanda yetkileri Büyük Millet Meclisi’nin manevi kişiliğindedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi; halkın ötedenberi maruz bulunduğu sefalet sebeplerini yeni araç ve teşkilat ile kaldırarak yerine refah ve saadeti getirmeyi açıkça hedefi sayar. Bu yüzden toprak, eğitim, adliye, maliye, ekonomi ve vakıf işlerinde ve diğer konularda, sosyal kardeşlik ve yardımlaşmayı hakim kılarak, halkın ihtiyaçlarına göre yenilikler ve tesisler oluşturmaya çalışacaktır. Bunun için de politik ve sosyal ilkelerini milletin ruhundan almak ve uygulamada milletin eğilimlerini ve geleneklerini gözetmek fikrindedir. Bu yüzden Türkiye Büyük Millet Meclisi memleketin idari, ekonomik, sosyal ihtiyaçlarıyla ilgili hükümleri incelemek ve kanun şeklinde uygulama alanına sokmaya başlamıştır. 21 Ekim 1336 (1920)’’ (Büyük Millet Meclisi Halkçılık Beyannamesi / Bu beyanname, 13 Eylül 1920 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından Meclise sunulmuş, 1921 Anayasasına da temel olmuş, Meclis’te hararetli tartışmalara neden olmuş ve Nutuk’ta da belirtilmiştir.) İsmail Suphi (Soysallıoğlu), bu hararetli tartışmalara, Meclis Kürsüsünden şu açıklığı getirmişti: ‘’ Biz genel olarak emperyalizme karşıyız. Emperyalizm nereden gelirse gelsin. Kendimiz emperyalist değiliz ve emperyalistlerin aracı da olmayız. Kapitalizm sorununa gelince, kapitalizm zulmü nerede görülürse görülsün, karşısındayız.’’ (Şevket Süreyya Aydemir / İnkilap ve Kadro / sf. 166) Halkçılık Programı üzerine yaptığı bir diğer konuşmasında, Mustafa Kemal şöyle der: ‘’Biz, hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan emekçileriz. Zavallı bir halkız!.. Halkçılık, toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir toplumsal doktrindir… Milletçe bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmayı uygun gören bir doktrin izleyen insanlarız.’’ (Doğan Avcıoğlu / Milli Kurtuluş Tarihi / sf. 478-479) Örnekleri bir hayli çoğaltmak mümkün. Konuyla ilgili her şeyi tek bir yazının çerçevesine sığdırabilmemiz mümkün olamayacağına göre; şimdilik birkaç saptama daha yapmakla yetinelim. Her şeyden evvel, yazarın sıkça alıntı yaptığı Taner Akçam’ın bilebildiğimce kökeni olan Mahir Çayan’ın Kurtuluş Savaşı ve Kemalizm hakkındaki yorumuna değinmek gereksinimi duyuyorum: ‘’ Kemalizm, Emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin Devrimci- Milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya küçük burjuvazinin veyahut asker- sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizm küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin, milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur. Dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler, bu bakımdan ülkemizin –kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğe dayanan- bir orijinalitesidir. Kemalistler için ülkemizdeki asker- sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.’’ (Mahir Çayan / Bütün Yazılar / sf. 398) Bir diğer devrimci gençlik önderi Deniz Gezmiş ise, sonu idamla biten yargılama sürecinde mahkemede yaptığı savunmasında şunları söyleyecekti: ‘’Kurtuluş Savaşı’nı da yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Biz 50 sene evvel kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul Örfi İdaresi’nce ve Mahkemeleri’nce idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir. Türkiye’nin kurtuluş ve bağımsızlık savaşından ne şekilde bağımlı hale geldiğini de belirtmek gerekmektedir. 1922- 1923 sıralarında Lozan müzakereleri sırasında İngilizler Türk delegasyon Başkanı İsmet İnönü’ye bu hususu peşin olarak hatırlatmışlardır. Kurtuluş Savaşı aydınların yönetiminde yapılmış savaştır. Fakat bu yönetime feodal mütegallibe ve eşraf iştirak etmiştir.’’ (Hesaplaşma ve Gençliğin Katledilişi / sf. 43- 44 / Tuncay Çelen, Ömer Gürcan) Türkiye devrimci hareketinin 68 kuşağı önderlerinden Sarp Kuray’ın tespitleri ise; konuya daha da açılım kazandıracak nitelikte: ‘’Şimdi, bu momenti nesnel olarak değerlendirebilmek açısından kısaca Kurtuluş Savaşı’nın başladığı koşulları gözden geçirelim. Ülke işgal altında. Savaş sonrası ordu dağılmış, Osmanlı İmparatorluğu çöküntüyü ve dağılmayı yaşıyor. İşgale karşı iki farklı kanaldan gelişen örgütlenmeler söz konusu. Bunlardan birincisi; Mustafa Kemal Paşa, Saray’dan aldığı 9. Ordu Müfettişliği yetkisiyle Samsun’a çıkıyor. Bundan birkaç gün önce İzmir işgal edilmiş. Mustafa Kemal yola Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin örgütlenmesi ile çıkıyor. Nedir Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri? O dönemde liman şehirlerinde yuvalanmış bir avuç asalak komprador dışında kalan Anadolu burjuvazisinin siyasal örgütlenmesi. Demek ki, Anadolu Burjuvazisi Müdafaa- i Hukuklar bünyesinde örgütlenip Amasya, Erzurum, Sivas Kongreleriyle çizdiği ve Ankara Meclisi ile taçlandırdığı mücadele yolunu Mustafa Kemal öncülüğünde izlemektedir. Bu, ulusal kurtuluş mücadelesine açılan birinci kanaldır. İkincisi, o bozgun ve yenilgi ortamında, ‘önce tek tek kişicil, sonra semt semt bölgecil’ direnişler başlamış, bunlar giderek kasaba ve şehirlere doğru yayılmışlardır. İşgal kuvvetlerine ilk kurşunu sıkan Teşkilat-ı Mahsusa’cı Hasan Tahsin’den, yine işgalci emperyalist güçlere ve onlarla işbirliği içindeki tefeci- bezirganlara karşı bölgesel çete savaşlarını örgütleyen Demirci Efe, Yörük Ali ve diğerlerine uzanan çizgide halk direniş güçleri kendiliğinden ortaya çıkmışlardır. Çerkes Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in örgütlediği milis güçleri de hızla gelişmeye başlamış, buyruk verecek hiçbir makamın bulunmadığı bir ortamda bu halk milis kuvvetleri, Salihli, Aydın, Nazilli vb. gibi yörelerde işgal kuvvetlerine karşı çete savaşını yükseltmişlerdir. Bu da Kurtuluş Savaşı’na açılan ikinci kanalı oluşturdu… …Biliyorsunuz, Deniz Gezmiş ve arkadaşları 12 Mart mahkemelerinde ‘İzmir Valisi’nin oğlunu kaçıran Kuvay-ı Milliyecilerin silah arkadaşlarıyız’ demişlerdi. İşte o Kuvay- i Milliyeciler Çerkes Ethem ve arkadaşlarıdır.’’ (Sarp Kuray / 1988 Paris Konferansı / sf. 12) Yazı dizisinin yayınlandığı Gündem gazetesinin değer verdiğini iddia ettiği ve okuyucu kitlesini de kendisi sayesinde edindiği Abdullah Öcalan’ın konuyla ilgili tespitleri ise şöyle: ‘’ M.Kemal Paşa’nın 1919 Samsun çıkışında oynayacağı rolde, Kürtlerin rolü günümüzde de geçerli olabilecek bir stratejik yaklaşımla değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Bu rolü görmeden, ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini doğru değerlendirmek gerçekçi değildir. Kürtlerin Cumhuriyet’teki rolü ‘kurucu’ niteliğindedir. Bizzat M. Kemal A tatürk’ün demeç ve emirlerinde bu hususu görmek zor değildir. Bu dönemde Kürtlerin olumsuz biçimde gündemden düşmesi Anti- Kürtlükten kaynaklanmıyor. Başlangıçta düşünülen, özgürlükleri esas alan bir Kürt reformudur. Atatürk bunu 1924 İzmit Mülakatı’nda açık ve kapsamlı olarak belirtmektedir. İsyanlar bu imkanı engellemekle kalmıyor; cumhuriyet’in korunmasına gösterilen özen nedeniyle batıdaki diğer birçok ayaklanmada görüldüğü gibi aşırıya kaçan ezilmelere de yol açabiliyor. Her bakımdan yetersiz ve gelişmeye değil eskiye, mahalli çıkarlara dayalı feodal önderlikler, kendileriyle birlikte Kürt halkı için de yıkımla sonuçlanan bir süreci yaşıyorlar. Artık Kürt korkusu Cumhuriyet’e yerleşiyor. Dönemin yaygın şoven havasından etkilenmeler yoğunlaşıyor. Kürt inkarcılığı resmi siyaset literatürüne tüm koyuluğuyla yerleşiyor. 1950’ler sonrası cumhuriyetteki oligarşik düzen çabaları bu korkuyu daha çok kullanacaktır. Kürtlükle ilgili en ufak gelişmeler bölücülükle suçlanacaktır. Geriye tek yol kalıyor: Ya inkar ya isyan! Bu sürecin en son isyanı PKK adıyla gelişiyor. Kürt kimliğini açığa vurmasına rağmen, acıları ve kaybı büyük olan bu sürecin bir çözüme ulaşması sağlanamadı…. …Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en kritik darboğazında yeni bir yol ayrımı ile karşı karşıyadır. Oligarşik düzen, statüko politikalarında ısrar mı edecektir? Yoksa demokratik cumhuriyet esaslarını her alanda hayata geçirerek mevcut kriz ortamını aşacak mıdır? Sancılı bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Ne ile sonuçlanacağı kesinlik kazanmış olmaktan uzaktır. Oligarşik düzende ısrar, içe büzülme ve çağdaş dünyadan kopma ile sonuçlanacaktır. Yugoslavya ve Irak’ta gelişene benzeyen çözülme kaçınılmaz olacaktır.’’ (Abdullah Öcalan / Özgür İnsan Savunması / sf. 119- 120) Yukarıda alıntıladığım satırlara, Kürt olmasam da, farklı siyasi kökenden gelme bir sosyalist kimliğim olsa da içtenlikle katılmamam mümkün değilken; Gündem gibi etnisiteye hitabetme iddiasındaki bir gazetenin yukarıda alıntıladığım görüşlerle taban tabana zıt içerikteki bir yaklaşıma 3 gün tam sayfa yer vermesini kendi düşünce sistematiğim açısından hiç de anlaşılır bulmuyorum. Ve ister istemez kafamda şu sorular dönmeye başlıyor: 1- Gündem gazetesi, Öcalan karşıtı bir gazete midir? 2- Öyleyse neden hayli sık bir biçimde Öcalan yanlısı görünme ihtiyacı içindedir? 3- Neden dürüstçe çıkıp da fikir ve politikalarına karşı olduğu Öcalan’ı eleştirmemekte, sanki onunla bir bütünlüğü varmışçasına bir görünüm vermeye çalışmaktadır? 4- Yoksa sayın Öcalan bir yerde başka, bir diğer yerde başka politikalar mı izlemektedir? 5- Bu ülkenin devrimci bir ferdi olarak içtenlikle katıldığım Türk ve Kürt halklarının kanları- canları pahasına beraberce kurucusu oldukları ve alıntının son paragrafındaki aynı endişeleri taşıdığım için 1919’ların güncelleştirilerek birlik ve bütünlük içerisinde emperyalist kapitalizme karşı emek eksenli bir Kuvayi- Milliye direnişi gösterebilme birlikteliğinin yaratılabilinmesinin en büyük engeli olmaktan ve de zaten hali hazırda yaşanmış süreçlerin bütünsel yanlışlıkları nedeniyle fazlasıyla üretilmiş bulunulan Kürt- Türk kırgınlığını gidermek bir yana gazlayarak her iki taraftaki birleştirici, paylaşımcı, probleme demokratik çözüm arayan unsurları, her zaman olduğu gibi bu unsurlarla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalizm karşısında bir kez daha geriletmesi kaçınılmaz olan bu tür yaklaşımların her iki tarafı da kaçınılmaz bir yenilgiye taşımakta olduğu görülememekte midir? Bir başka açıdan baktığımda ise, bu manzara bana bir hayli tanıdık geliyor açıkçası. Türkiye devrimci hareketi; kendi her ‘’yenilgi’’ süreci sonrasında aynı bezirgan tezgahlarla hem bilimsel bilgiden, hem de kendi en fedakar ve yürekli doğal önderlerinin yaşanmışlık birikimlerinden kopartılmak suretiyle parçalandı, beyinsizleştirilip sürüleştirildi ve yenilgiye uğratıldı. Bu bildik doğruları da aydınlatıcı olması açısından son sözü, gene en eski kuşak sosyalistlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya bırakıyorum: ’Kişinin ve Toplumun Yoğurt Yeyişi: Hiçbir Atasözü boşuna söylenmemiştir. Yeter ki biz onu yerinde kullanmayı bilelim. ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.’ Atasözü de öyle sayısız denemeyle bulunmuş derin bir gerçekliği anlatır. Her yiğit gibi, her toplumun da bir yoğurt yiyişi vardır. Bilim dilinde ona, her ülkenin kendi orijinal durumu ve tutumu denir…. ….Türkiye Devriminde Temel Orijinallik ( Melez- Karması) Türkiye’de en son tarihsel devrim: Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ile oldu. Yeniden bir tarihsel devrim bekleyemeyiz. Yalnız, devrimler ortamında Türkiye’nin kendine özgü bir yoğurt yiyişi oldu. Türkiye: Tarihsel devrimi (Osmanlılığın yokoluşu) ile sosyal devrimini bir araya getirdi. Önümüze sürüyle arapsaçı olmuş problem kördüğümlerinin çıkışı ve bizleri şaşkına çevirişi ondandır. ‘’Devrim piç oldu’’ diyenler çok. Doğrusu, devrimin anası babası resmen vardı. Türkiye’nin yarı- sömürge şartları: Devrimin anası idi. Türkiye’nin burjuvazisi: Devrimin babası oldu. Bu ana- babalığın resmi sicile geçirilişi Cumhuriyet idi. O bakımdan Türkiye’nin Devrimine ‘’Piç’’ demesek olur. Türkiye’nin devrimi: Melezdir. Antika devrimle modern devrimin karmasıdır. Devrimci- Kadrocu Tokuşması Bu melezlik devrimin canına okudu. Devrimcilerimiz antika uygarlığı (Osmanlılığı) temizleyen İlb (Gazi- Şövalye) mi olacaklarını, yoksa modern uygarlığı benimseyen Burjuva mı olduklarını bir türlü kavrayamadılar. Hatta o yüzden bir ara, ‘’Kadrocu’’ denilen ‘’ideolokluk’’ ortaoyununu oynattılar. Oyuncu maskaraların kendileri de ‘’melez’’ idiler. Her küçük burjuva, hayli antika- modern, karması, kırmasıdır. Üstelik Kadrocular: ‘’Provokatörlükle, haraç mezat satılıklığı kaynaştırıp ‘’fikir’’leştirmiş acayip melezlerdendiler. Bunu, ar değil kar dünyası sayışlarını hala poz poz teşhir ediyorlar (sergiliyorlar). Kendilerinin ne olduklarını bilmiyorlar. Türkiye devriminin karakteristiğini nereden seçecekler? Çizme, yalamakla da parlar, cilalamakla da. Birinci Milli Kurtuluş devrimcileri çizmelerini Kadrocuların burunlarına uzatarak: ‘’Hadi bakalım parlatın!’’ dediler. Kadrocular, dillerini ve inanlarını bahşiş uman lostracı şavkıyla kullanarak çizmeleri yaladılar. Devrimci çizmeler salyalarıyla parlamıştı. Salya kuruyunca, eskisinden beter donuklaştı. Mussolini ile Hitler’in çizmeleri kadar olsun cilalanamadı. ‘’Yazık oldu nasırdan ölen Süleyman Efendiye!’’ Devrimcileri çizme yalattıklarına pişman ettiler. O ‘’ideolok’’ palyaçoluğu, çoğu aydınlarımız gibi sosyalistlerimize de ders oldu mu? Teorik Orijinalliğimiz: Türkiye’nin devrim orijinalliği: Antika + Modern devrimlerin, tarihsel devrimle sosyal devrimin birbirine girmesidir dedik. Bu durum, orijinal yoğurt yiyişimizin birinci teorik temelidir. Onu kavramadıkça, Türkiye’nin ne tarihsel, ne ekonomik, ne sınıfsal, ne politik, ne kültürel- bilimcil- filozofik- dincil ve ilh. hiçbir olayı aydınlığa kavuşturulamaz. Yakışıklı laf ederiz. Ama, yerde miyiz, gökte miyiz, hayatta mıyız, kitapta mıyız? Biz dahi bilmeyiz. Kendimiz söyler, kendimiz dinleriz. Bizim birbirimize çok bilmişçe döktüklerimizi yabancı dile çevirdiler mi, alay konusu oluruz. Çünkü ‘’düşüncemiz’’ diye öne sürdüklerimiz, o dillerde geçen yüzyıldan beri kaldırıma düşmüş bilinirlerin tekerlemeleridir. O gibi şeylere başkaları ‘’Lapalis’in Doğruları’’ derler, gülmek ve güldürmek için söylerler.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Sosyalist Gazetesi Yazıları / Türkiye’nin Teorik Devrim Orijinalliği 29 Aralık 1970) Yanlış anlaşılmamak için vurguluyorum ki; her ülkenin kimi dönemlerinde bazı etnik ya da dini kayırma ya da baskılamalar yapılmıştır. Yazıya yanıtımın, Ermeni ya da Rum vatandaşlarımıza yönelik hiçbir dini veya etnik yaklaşımla alakası bulunmamaktadır. Yalnızca Kurtuluş Savaşımızla ilgili en eski kuşak ve 68 kuşağı doğal devrimci önderleriyle Kürt halk hareketi doğal devrimci önderinin ortak doğrularda kesişen bu Lapalisin Doğruları türünden tarih bilincinin; dizi yazarınca neredeyse ‘’bürokratik burjuvazi’’ tarafından gayrimüslim halkın elindeki varlığın Türkleştirilmesi ve Türk olmayanların kahredilmesi amacıyla yapılmış bir tür çapulculuğa indirgenmesine ve bu indirgeyişin arka planında yatmakta olan tarihsel ve politik çarpıtmaya işaret ederek sağ- sol, asker- sivil, kadın- erkek, dinsel ya da etnik köken farkı gözetmeksizin toplumumuzda ‘’birleştirici’’ rol oynayabilecek bu üretici gücün bu biçimde çarpıtılmasına karşı tepkimi dile getirmeye çalıştım. Bugün gelinen noktada; ‘’…EMPERYALİST GÜÇLER TARAFINDAN DURMADAN ZAYIFLATILAN ÜLKEMİZDE, ANADOLU TÜRKLÜĞÜ İLE TÜRKİYE KÜRTLERİNİ KAYNAŞTIRACAK BİR GİRİŞİMİN ALT YAPISININ ACİLEN GÜÇLENDİRİLMESİ GEREKMEKTEDİR. BU BAŞARILAMADIĞI TAKTİRDE AMERİKA’NIN BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ EKSENİNDE ÜLKEMİZİN TORBAYA ATILACAK BİR KUŞA DÖNÜŞTÜRÜLECEĞİNİ KİMSE AKLINDAN ÇIKARMAMALIDIR.’’ ( Sarp Kuray / www.yeniyol.org sitesi / Cumhuriyet Devrimi- Dev Genç- Kürt Demokratik Hareketi / 08-06-2005) diyen ve bu nedenle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Sarp Kuray’ın bu sağduyulu ve yürekli sesine kulak verilmesi gerektiğine ve ülkemiz açısından tek kurtuluş yolunun da bu olduğuna, bir kez daha bir kez daha dikkat çekmek istedim. |