left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Mehmet Özgür arrow MAVAL
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
MAVAL Yazdır E-posta
Yazar Mehmet ÖZGÜR   
Wednesday, 09 January 2008

Ulus Devletin Aşıldığı Mavalını Emperyalistlere Bırakalım! (*)

 

                                                                                                      

 

Seçkin uluslar olarak tanımlananlar, diye devam eder Lenin, kendilerine özel bir devlet kurma imtiyazını tanırlar, ama sömürge ve yarı-sömürge barbarlarına bu hakkı tanımazlar. İsrail, Filistin’i kan içinde boğarken yalnız değildir. NATO ülkeleri, başka devletlerin egemenliğini geçersiz sayıyorsa, o zaman buradan, kendileri için kendi topraklarının çok daha ötesine uzanan bir egemenliği “hak” gördükleri sonucu çıkar.

 

 

Tarihe saygısız bir nesil yetiştiriliyor. Tarihi mekanlar ticaret merkezlerine, otellere çevriliyor. Tarihi Sultan Ahmet Cezaevinden tutunda Ulucanlar Cezaevine, Sinop Cezaevine kadar tarihi mekânlar kültür merkezi yerine yıkılıp (bu gün yıkılmayanlarda yarın yıkılması için göz dikilerek) ticaret merkezine çevriliyor. Kısaca tarih yok ediliyor, tarihin sonu getiriliyor. Yaratılan yeni nesil ancak ‘kervansaraylar’ siz buna büyük ticaret merkezleri olarak okuyun bu büyük mabetlerde konuşmadan meta seyir eden sadece seyreden meta fetişistlerine döndürülüp alıklaştırılıyor.

Bazılarınızın yine mi ulus devleti dediğini duyar gibiyim. Tarihi okumayanların bunu söylemesi çok olağandır. Avrupa Birliği’nin beslediği liberal yazarların düşman olduğu, bizimde sol içinde ne yazık ki okuma zahmetinden yoksun aydınlarımızın sıkça tekrarladığı bir ulus devlet düşmanlığı vardır. Bu sonuç İsteyelim ya da istemeyelim sol kitle içinde de ister istemez ulus devlete karşı bir düşmanlık besleme şekline dönüşüyor. Gericileşen burjuvazi bugün geçen yüzyıllarda ne kadar devrimci özü kalmışsa yitirmiştir. Onun yerine Feodalizmin ne kadar gerici fikri varsa o fikirlerin bayraktarlığına soyunmuştur. Aydınlanma devrimci özünü yitirip Ortaçağ zihniyetini besleyen bir bencilleşme, bohemleşme ve gericileşmenin içine sürüklenmiştir. İletişimin bunca geliştiği bir dönemde bilgisizlik hiç görülmediği kadar artmıştır. Bugün geçmişte burjuvazinin halletmesi gereken birçok sorun İşçi sınıfının ve onun temsilcilerinin sırtına kalmıştır. Ulusal sorun, demokrasinin yerleştirilmesi, toprak reformu gibi daha birçok sorun.

ABD’li liberal yazarlar, kendi ülkelerinin tarihini ‘üstün ırk demokrasisi’nin tarihi olarak tarif ediyorlar. Üstün ırk için geçerli olan demokrasi geçmişte siyahları köleleştiriyor ve yerlilerin soyunu kurutuyorken bugün tüm ulusların köleleştirilmesi ve alıklaştırılması savaşına dönmüştür.  İmparatorluk” kitabının yazarları Hardt ve Negri gibi sol liberal yazarlarda bir dindar gibi sürekli “Amerikan demokrasisi’nden söz ediyorlar. Güya bu demokrasi; Avrupa geleneği için tipik olan iktidar hakkındaki ‘doğaüstü’ anlayıştan bir kopuşu ifade ediyormuş.

Bu kadar da değil. Amerikan emperyalizminin tarihinin merkezi bir figürünü ele alalım; mesela Woodrow Wilson’u. Wilson siyasi kariyerine başlarken, kendisinin geldiği güneyde Ku Klux Klan çetelerinin siyahlara karşı saldırıları yayılmaktadır.

ABD’nin bu müstakbel devlet başkanı ise, Ocak 1901’de ‘Atlantic Monthly’deki makalesiyle bizzat kurbanları yargılar ve şöyle der: “Zenciler, anlayamadıkları bir özgürlükten kışkırtılmışlardır; küstah ve saldırgan, tembel ve zevk peşindedirler.” Wilson bu ideolojik-siyasi platforma her zaman sadık kalacaktır. Başkan olduktan sonra, Latin Amerika’daki askeri müdahaleleri artırmıştır. Amerikan halkını 1. Dünya Savaşı’ndan kurtaran kişi olarak kendisini başkan seçtirmiş, ancak ardından ‘evrensel demokratik misyon’u kisvesi ile müdahalelerden uzak durmamıştır. Ülke içinde ise, her türlü savaş karşıtı propagandayı ezmiştir.

ABD’nin amaç sahibi, her şeyden önce gelen bir ülke olduğu düşüncesi o kadar ifrata vardırılmıştır ki, bugün ABD tarafından yürütülen savaş bir ‘kutsal savaş’ olarak lanse edilebilmektedir. Bir kere bu noktaya varıldıktan sonra, ülke içindeki muhalifler yalnızca vatan hainlerine dönüşmemekte aynı zamanda ‘dinsiz imansız’ ve “şeytanın piyonları” olarak da damgalanmaktadır.

Dönüp bir de Hard ve Negri’nin yazdıklarına bir göz atalım: Wilson’u karakterize eden ‘barışçı ve uluslar arası bir ideoloji’ymiş ve üstelik bu da ‘Avrupa’dakinden farklı olarak emperyalist ideolojiden oldukça uzakmış! Eleştirel bakıştan yoksun bu methiyeleri, tam da ABD’nin dünya halklarının baş düşmanı olarak açıktan belirdiği bir zamanda düzüyorlar.

Hardt ve Negri ‘ulusal çatışmalarının aşıldığı’ söylemi yersiz bir söylemdir. Marx, “işçi sınıfını”, tek ve ayrımsız bir  “gerici yığının” karşısına diken dünya görüşüyle alay eder. Bu, oldukça radikal bir dünya görüşü gibi görünür. Savunucuları, kendilerini kararlı devrimciler olarak gösterirler.

Fakat gerçekte, Gotha Programının Eleştirisi’nde okuduğumuz gibi- ‘tüm kedilerin gri olduğu gece’; bizzat Lasalle ve taraflarına sömürücü sınıfların en gerici kesimleriyle, feodal tabakalar ve monarşik mutlakiyet ile pazarlık yapma ve üstelik bu pazarlığı da meşru göstermeye yaramıştır. Günümüzde ise Hardt ve Negri, ‘yığını’, birleşik bir küresel İmparatorluk’un (Empire) karşısına dikmektedirler. Ve bir kez daha ‘tüm kedilerin gri olduğu gece’ ; gün ışığında gerçekleştirilmesi zor olan operasyonları mümkün kılmaktadır.

Teoride; ‘yığın’a, ‘ İmparatorluk’u topyekûn yıkma çağrısı yapılmaktadır. Ancak gerçekte Hardt ve Negri’nin hedef tahtasını başında “milliyetçiliğin son şovenistleri” durmaktadırlar, yani Washington’un evrensel müdahale dayatması karşısında ulusal egemenliği savunmada ısrar edenler. Hardt, zamanında Yugoslavya’ya karşı yapılan savaşı boşuna haklı göstermedi. Şu sözler ona ait: “Bunun, Amerikan emperyalizminin bir eylemi olmadığını kabul etmek zorundayız. Gerçekte, uluslar üstü bir operasyondur. Ve operasyonun hedefleri de, ABD’nin sınırlı çıkarları tarafından belirlenmektedir. Aksine, etkin bir şekilde insan haklarını korumaya dönük bir operasyondur.” (15 Mayıs 1999)

            Küreselleşme çağında emperyalizm daha azgınlaşmıştır. Lenin’e göre emperyalizm, ‘bir avuç seçkin ulusun’, insanlığın geri kalan kısmı üzerinde ‘hâkimiyet kurma hakkı’yla tanımlanmaktadır. Bugün bu tahlilin olağanüstü güncelliğini kavramak için özel bir zekâya sahip olmak gerekmiyor. Bush, emperyalizmin klasik doğmasını kutsayarak devlet başkanlığına seçilmiştir: “Ulusumuz Tanrı tarafından seçilmiş ve tarihten dünya için bir örnek olma misyonunu almıştır.”

            Seçkin uluslar olarak tanımlananlar, diye devam eder Lenin, kendilerine özel bir devlet kurma imtiyazını tanırlar, ama sömürge ve yarı-sömürge barbarlarına bu hakkı tanımazlar. İsrail, Filistin’i kan içinde boğarken yalnız değildir. NATO ülkeleri, başka devletlerin egemenliğini geçersiz sayıyorsa, o zaman buradan, kendileri için kendi topraklarının çok daha ötesine uzanan bir egemenliği “hak” gördükleri sonucu çıkar.

            İsmini hak eden bir sol, “ulusal devletlerin aşıldığı” söylemini emperyalizme bırakmalıdır. Emperyalizm bu söylemi Yugoslavya savaşında kullanılmıştı. Fakat az buçuk mantığını yitirmemiş her insan, başka devletlerin egemenliği “aşılmış” olarak açıklayan büyük güçlerin, böylelikle aslında kendi egemenliklerini – hem kendi ülkelerinde, hem de başka ülkelerde- devasa bir biçimde genişlettiklerini anlayacaktır. İşte uluslar arasındaki bu radikal eşitsizlik, emperyalizmin temel bir karakteristiğidir. Bu öyle bir istemdir ki, her bir ülkede zengin ile fakir arasında kutuplaşmaya, bolluk içinde yüzen azınlık ile mülksüzler arasındaki uçurumun büyümesine yol açmaktadır. Uluslar arası planda ise, zengin ve büyük güçlerin emperyal hakları karşısında, yoksul ülkelerin aşağılanması, baskı altında tutulması ve kuşkusuz ulusal egemenlik haklarının çiğnenmesi durmaktadır. İçte sınıf mücadelesinin, hatta sınıfların “aşıldığını” ilan eden egemen güç ideologları, uluslar arası planda “ulusal devlet”le ulusal sorunun aşıldığını duyurmaktadır. Böylelikle aslında sömürülen sınıflar ile ezilen halk ve ülkelerin kurtuluş umutlarını gömmeleri istenmektedir. Demek ki, sömürücü sınıflar ve emperyal büyük güçler sosyal ve ulusal sorunun aşıldığı söylemi, kendi mücadelelerini ulusal ve uluslararası planda yürütmek bakımından oldukça etkin bir tarz iken; ezilen sınıf ve halklar açısından bu söyleme kanmak, mücadeleden vazgeçmek anlamına taşımaktadır.

            Yaşadıklarımız dünyada yükselen bir faşist dalganın ürünüdür. İsrail’in Filistin halkının, ABD’nin tüm dünya halklarının aleyhine açık terörist bir diktatörlük kurma çabalarıdır. Dimitrov faşizmi; ‘mali sermayenin en gerici, şovenist ve emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü” olarak “dizginlerinden sıyrılmış şovenizm ve fetih savaşı” olarak tanımlanır. Washington şovenizmi, bugün görülmemiş derecede dizginlerinden sıyrılmış olarak tüm dünyaya göz dikmektedir. Ve bu yönelim, yalnızca diplomatik-askeri alanda değil, ideolojik planda da karşımıza çıkmaktadır. Dimitrov’un tahlilinde faşizm: şovenizmin dışında, “açık terörist diktatörlük” ile karakterize edilir. ABD, adeta İsrail’e öykünerek, Müslüman avı adı altında ‘terörizm’le suçladığı her bireyi her devleti yargısız idama mahkûm etmektedir. Günümüzün faşist-nazi “vurucu çeteleri”  olarak sopalarla, bıçak ve tabancalarla etrafa saldırmıyor daha acımasızca uçak ve helikopterlerle attıkları füzelerle saldırıyor. ABD bugün artık şunu açıkça söylüyor;   “korkunç askeri potansiyelim var istediğim isyancı ülkeye saldırır. O ülkenin yönetimi fizik olarak tasfiye eder yargılarım, istersen o devleti parçalara ayırır yeni devletler kurarım”. 

Ulusal devletimiz parçalanmak ve imtiyazlı ABD ulusunun çizdiği haritalara uygun yeniden yapılandırılma aşamasında iken bu gün onun taşeronluğuna soyunan kendilerini modern göstermeye çalışan ‘sol’ hareket ve ‘ulusal hareket’ kendi bindikleri dalı kesmektedirler. Halkımızın hiçbir dönem olmadı kadar anti-emperyalizm olduğu bir dönemde hala AB ve ABD’yi savunmak onların  ‘demokrasi’ getireceğini düşünmek bedeli çok büyük ham bir hayaldir.  Başkanlık sistemi, eyaletlere bölünme, cumhuriyetten vazgeçme, halkın vatandaşlıktan kulluğa evriltilmesi, kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan değil artık aleni çağırılması işte bugün yaşadıklarımız. Solun bir seçenek olmaktan çok birbiriyle uğraşan dar marjinal yapılara dönüşmesi üstelik çözüm üretemeyip emperyalizmin yarattığı etnik kimlik batağında milliyetçiliğin dümen suyuna girmesi. Her geçen gün yükselen şiddetle halkların birbirine düşman edilmesine karşı sınıf politikaları üretememesi ve karşı cephe oluşturamaması ancak ve ancak emperyalistlerin işine gelir biz barbarların değil!

 

 

 

 (*) İtalya’nın Urbino  Üniversitesi'nde felsefe profesörü, Societas Hegeliana Uluslararası Diyalektik Felsefe Cemiyeti’nin başkanı   ve  İtalyan Marksist Hareketin önde gelen isimlerinden Prof.Dr. Domenico Losurd.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: MAVAL ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right