left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Sema Özcan arrow ESI'DEN İNCİLER
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ESI'DEN İNCİLER Yazdır E-posta
Üye Oylaması: / 1
Kötüİyi 
Yazar Sema ÖZCAN-www.kadinhareketi.org   

ESI’DEN İNCİLER

İkinci Kadın Devrimi

Feminizm, İslam Ve Türkiye Demokrasisinin Olgunlaşması

 

    Kendi tanımlamalarına göre; European Stability İnitiavite (Avrupa İstikrar Girişimi), Berlin Merkezli kar amacı gütmeyen bir araştırma kurumudur. Kuruluş amacı, Avrupa’nın istikrar ve refah temini yolunda karşılaştığı karmaşık ve zor konulara yönelik bağımsız bir yaklaşımla derinlemesine analizler sağlamak.

    2004 senesinden beri ESI, Türkiye’de de çalışıyor.

    Değişen toplumsal dinamikler ışığında kadının konumunu inceleyen yukarıdaki başlıklı ESI raporu geçenlerde elime geçti. Rapor genel yaklaşımda Cumhuriyetin kuruluş yıllarında edinilmiş kadın haklarının uygulanamadığı ve geliştirilemediğini belirlerken, kadın hakları konusunda esas gelişimin 2000 li yılların başlarında sağlandığını savunuyor. Bu görüşü destekleyecek olan birçok argümanı da içeriyor. Ama bizce zaman ve mekân kavramlarını göz ardı ettiği için hiçte objektif olamıyor. Üstelik te kendi içerisinde de bir sürü çelişkiye düşebiliyor. Başka bir açıdan da bakılırsa, çaktırmadan, “Türkiye’deki kadın sorununu da AKP çözmeye başladı” demeye getiriyor. Acaba gerçekten de öyle mi?

 

    Şimdi rapordan bazı bölümler sunalım:

    1920 lerdeki reformlar, otoriter tek parti rejimi tarafından gerçekleştirilmişti. Kadınlara seçme hakkı verildiği 1934 tarihinde ise henüz serbest seçimler yoktu. Nesiller boyunca Türk kadınlarına Atatürk’ün kendilerine bağışladığı özgürlük ve eşitlik için minnettar olmaları öğretildi. Avrupa’da kadın ile erkek arasında yasal eşitsizliğin giderilmesine ilişkin yeni yaklaşımları takip etmeyen Türkiye’de, 20. Yüzyıl boyunca söz konusu yasal eşitlik sağlanamadı.

 

     Günümüz seçimlerinin ne kadar serbest olduğu tartışmasını bir yana bırakalım, serbest seçimlere katılan partilerimizin kadın kotalarını bile dolduramayışlarına ne diyeceğiz. 1935 seçimlerinde TBMM ne giren 18 kadın milletvekilini niye yok sayıyorsunuz? İleriki bölümlerde 2000li yılların başındaki ikinci kadın devriminin de henüz durumu düzeltmediğini itiraf ederken kullandığınız  Avrupa'nın en büyük ülkelerinden olan Türkiye demokrasisinin post-modern yaşamdan feodal nitelikli aşiret yaşamına kadar çok çeşitli kültürel birikim ve hayat tarzını barındırması” argümanı” en az sizin için olduğu kadar Cumhuriyetin kurucu kadroları için de geçerli değil midir? “20. Yüzyıl boyunca söz konusu yasal eşitlik sağlanamadı” tespitini yaparken Türkiye Sanayi ve Hizmet sektörünün ancak 1980lerde böylesi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymaya başladığı gerçeğini niye göz ardı ediyorsunuz.

 

    Son senelerde gerçekleşen raporlar, 1920’lerde yaşanan süreçten farklı bir zemin buldu. Bu hamleler, kadın hareketinin etkin mücadelesinin ulusal düzeyde yarattığı kapsamlı tartışmanın bir sonucu olarak gerçekleşti. AKP iktidarı, sivil toplum kuruluşları ve ana muhalefet partisi CHP ile yapıcı çalışma iradesi gösterdi. Açık ve katılımcı bir süreç sonucunda Türk tarihinin en özgürlükçü Ceza Kanunu ortaya çıktı. Bu aynı zamanda Türk demokrasisinin olgunlaşmasının önemli bir göstergesi.

 

     Yani 1920lerde verilen haklar tepeden inmeydi, onun için pek bir anlamı yoktu, şimdikiler ise sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile sağlandığı için çok daha değerli mi demek istiyorsunuz?

 

 Peki o zaman, 2000’li yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin başarılı olabilmesi için  Kanun, toplumsal değişim için önemli bir araç ama sihirli değnek değil. Vatandaşların yeni yasal çerçeveden yararlanmalarını olanaklı kılmak ve farkındalığı arttırmak için yeterli kaynağa sahip resmi girişimler gerekli. Bunlar olunca bile, kanunun etkilerinin tüm toplum nezdinde hissedilmesi uzun yıllar alabiliyor.” tespitiniz tepeden inme müdahale istemi içermiyor mu?

 

    Zaten rapor baştan sona aynı mantık ile yazılmış, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki kazanımlar tepeden inme verilmişti. Bunun için hiçbir anlam içermiyordu, şimdikiler ise katılımcı demokrasinin ( ne demekse artık ) ürünü olduğu için çok değerli.  Bakınız bu konuda rapor neler diyor:

 

    Bu rapor, Türkiye’nin AB üye adaylığı statüsünü elde ettiği 1999 yılında yazılsaydı vardığı sonuçlar oldukça kötümser olurdu. Fakat 2007 de çok farklı bir bakış açısından bakabilmekteyiz. Türkiye Anayasasında 2004 yılında yapılan değişikler ile kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu anayasanın 10. maddesinde yapılan şu değişiklik ile vurgulanmaktadır: “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” Yeni bir Medeni Kanun (2001), İş Kanununda yapılan değişiklikler, Aile Mahkemelerinin kurulması (2003) ve yeni bir Ceza Kanununun oluşturulması (2004) kadının statüsünde kapsamlı değişiklikler getirdi. Bunlar, çok eşliliğin kaldırıldığı 1920 lerden beri bu konuda gerçekleştirilen en radikal reformlar.  Türkiye, tarihinde ilk defa “ataerkil sonrası” bir yasal çerçeveye sahip olmakta.

         Bu reformlar aynı zamanda Türkiye’nin demokrasisindeki köklü değişiklikleri yansıtıyor. Ceza Yasası, kadın kuruluşlarının etkin ve sistemli kampanyasının sonucunda muhafazakar AKP’nin çoğunlukta olduğu mecliste geçirildi. Bir çok gönüllü kadın hakları savunucusu da AKP milletvekillerinin sivil topluma kulak vermesi ve konuları esasına müteallik olarak ele almasına şaşırdı. Türkiye’deki kadın kuruluşları da bu dönemde etkili siyasi oyuncular haline geldi.

    Türkiye devletinin resmi söylemine göre 1924–1934 seneleri arasında M.Kemal Atatürk, Türkiye’yi tek başına, tek bir hamle ile İslami yasalardan kurtararak erkeklerle eşit haklar edinmesini sağladı. Bu bakış açısına göre, Türk kadını, mücadele etmeksizin diğer Avrupalı milletlerde olduğundan çok önce eşitliğe kavuştu. Nesiller boyunca bu inanç ile yetiştirilen Kemalist kadınlar, bu mirası İslam’ın dirilmesinin tehlikelerine karşı -gerekirse demokrasiden ödün vererek- savunma hissi ile şartlandırıldılar.

Siyasal İslam korkusu Kemalist kadınlar nezdinde çok partili demokrasi konusunda karışık duygular ortaya çıkartıyor. Çağlayan mitinginin ertesinde Washington merkezli muhafazakâr Hudson Enstitüsü'nde uzman olan Zeyno Baran, "İslamcılık karşısında en büyük kaybı kadınlar yaşayacak; özgürlüğü kısıtlanacak olan onlar" ifadesini dile getirdi. Baran, Silahlı Kuvvetlerin müdahale tehdidine hak verircesine şöyle devam etti:

"Türkiye bir boşluk içinde değil; İslamcılık her yerde yükselişte. … Eğer Türkiye'nin tüm liderleri aynı İslamcı kökenden gelirlerse -laiklik yolunda alınan tüm mesafeye rağmen- köklerine döneceklerdir… "

Baran ve başka Kemalist kadınlara göre bir yüzyıldır laikçiler ile İslamcılar arasındaki zıtlaşma pek değişime uğramadı. Cumhuriyet'in kızları geçmişe bakıyor ve yurttaşlarının çoğunluğundan endişe duyuyor, Atatürk'ün mirasını korumak adına askeri müdahale olasılığı ile flört ediyor.

Atatürk'ün tek celsede Türkiye'de kadınlara –sonsuza kadar müteşekkir olmaları gereken – eşitliği sağladığı söylemine sıkıca tutunuldu ve bu durum farklı gerçeklerin görülmesini engelledi.

"Önemli haklar ve yeni imkanlar kazandıkları için ve baskı altında oldukları için annelerimiz feminizm yerine Kemalizm ile özdeşleştiler. Kocayı ailenin reisi olarak tanıyan Medeni Kanun'un ataerkil yapısı onlar tarafından hiçbir zaman sorgulanmadı."

Biz zavallı Türkiyeli kadınlar! Ne kadar da yanılmışız. Resmi söylem bizi hep kandırmış. Kandırılmamızın tek nedeni resmi söylemmiş meğer. Siyasal İslam’dan korkmamıza hiçte gerek yokmuş meğer. Tamam korkmayalım ama,  sizler niye korkuyorsunuz peki? Korkmadığınız için mi bunca İslam ülkesine saldırıyorsunuz?

 

    Raporun bir bölümünde Türkiye’deki kadın hareketinin gelişimi anlatılıyor:

    1979 senesinde kabul edilen ve Türkiye tarafından 1985 senesinde imzalanan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Türkiye'nin mevzuatındaki sorunlarına kamuoyu ilgisini çekti. Sözleşme, imzalayan ülkelerin yasalarında cinsiyet eşitliğinin yansımasını ve ayrımcılığın her şeklinin önlenmesini şart koşuyor. Medeni Kanun'un birçok maddesinin bu ilkeleri çiğnemesi ışığında, Türkiye, Sözleşmenin bazı maddelerine çekince koymak zorunda kaldı. Kadın ile erkeğe evlilikte, boşanmada, mal sahipliği ve çalışma konularında eşit hak ve sorumluluklar verilmediği itiraf edilmiş oldu.

Siyasi anlamda CEDAW köklü değişimlere sebep oldu. Türkiye'nin kanunlarının ölçütü artık Osmanlı geçmişi veya şeriat değil, çağdaş uluslararası standartlar olmuştu. CEDAW'ın 1926 Medeni Kanunundaki noksanlıklara dikkat çekmesi Türk kadın hareketine net bir yol haritası sağladı – gerçi netleşen bu çalışma gündeminin meyva vermesi ancak 17 sene sonra gerçekleşecekti.

1980ler boyunca kadın hakları eylemcilerinin Medeni Kanun reformu için yürüttükleri kampanyalar yerleşik siyaset kesimi tarafından kayıtsızlık ile karşılandı. Türkiye 1995 senesinde Pekin'de gerçekleştirilen Dünya Kadın Konferansına kadar CEDAW çekincelerini kaldırma taahhüdünde bulundu. Medeni Kanunda CEDAW ile çelişen maddelerin değiştirilmemiş olmasına rağmen Türkiye CEDAW'a çekincelerini Eylül 1999'da kaldırdı. Bu tarihten itibaren AB, düzenli ilerleme raporlarında Medeni Kanunu'nun CEDAW ile uyumlu olması gerektiğine dikkat çekerek yaşanan sürece katkı sağlamaya başladı.

Kadın kuruluşları, 1990lar boyunca kampanya tekniklerinde ustalaşarak Medeni Kanun'da gerekli değişimler için mücadele verdiler. Kadın Kurultayı adında özel bir mail grubu kuruldu ve Türkiye'nin her yanından 126 kadın kuruluşu bu seferberliğe katıldı. Kadın grupları TBMM'de yoğun lobi çalışmaları sürdürdüler. Nihayet, 22 Kasım 2001 tarihinde Türkiye'nin yeni Medeni Kanunu kabul edildi.

Medeni Kanun, hukuki açıdan ailede cinsiyetler arası dengeye önemli değişiklikler getirdi. Eşler evlilikte çocuk ve evlilik süresince edinilen mallar konusunda aynı karar alma yetkilerine sahip oldu. Yeni kanun, gayrı meşru çocuk kavramını ortadan kaldırıp evlilik dışı doğan çocukların velayetini anneye veriyordu. Zamanın Adalet Bakanı olan DSP'li Hikmet Sami Türk'ün kelimeleriyle,

"Eşitlik ilkesi görüşmekte olduğumuz tasarının temeli niteliğindedir. Bu eşitlik her şeyden önce, kadın-erkek arasında ve ailede eşler arasındadır (…) Bu tasarıya göre, eşler eşit haklara, eşit yükümlülüklere sahiptirler."

Bu reformlarla Türkiye ataerkil-sonrası dünyaya katılmak yolunda önemli bir adım atmış oldu. Aynı zamanda, bu gelişme Türkiye'deki kadın hareketinin önemli bir başarısıydı… 1980lerin başında şehirlerde küçük gruplar halinde, apartman dairelerinde toplanarak yola koyulan kadınlar, Türkiye'nin ulusal siyasetinde ciddi bir rolü olan oyuncular olmuşlardı.

Elbette, kadın hakları savunucularının, kadının salt farklı cins olmasının getirdiği ezilme ve alt olma durumuna karşı yürüttükleri eşitlik mücadelesindeki katkılarını yadsımak gibi bir amacımız olamaz. Kadın-Erkek eşitliği konusundaki en ufak katkı bile önemlidir. Üstelik kadının özgürleşmesi en az aynı oranda erkeğin de özgürleşmesini sağlayacağı için çok daha değerlidir. Ama bu konunun, kadın özgürlük mücadelesinin, ( bu söylemi pek anlayamazsınız ama ) Muaviye’nin askerlerinin mızrakları ucundaki kuran misali, kadınların gönüllü köleleştirilmelerine varıp varmayacağına bırakın da bizler karar verelim. Kocalarının izni hatta emri ile politik hayata sokulan, evden dışarıya çıkabilmek için de buna gönüllü yazılan kadınlarımı üzerinden,  Türk siyasetinin en garip çelişkilerinden biri İslamcı partinin Ümraniye gibi yerlerde kadınlar için yeni fırsat pencereleri açmış olmasıdır. 1990ların ortasında Refah Partisi faal bir kadın kolu geliştirdi. Refah Partisinin o zamanlardaki İstanbul İl Başkanı olan şu anki Başbakan Tayyip Erdoğan, kadınları parti teşkilatında harekete geçirme girişiminde ön plandaki isimlerdendi.

Başından itibaren AKP kendini geleneksel İslamcılardan özellikle iki konu ile ayırdı: Biri, AB entegrasyonu, öteki ise toplumda kadının yeriydi. AKP parti programı CEDAW'ın tüm gereklerinin yerine getirilmesi sözünü vererek farkını ortaya koydu. AKP, Kadınların kamusal yaşama katılımının özendirilmesi için önlemlerin alınacağını ifade eden, kanunlardaki ayrımcılığın kaldırılmasına odaklanan, kadın STK’larla çalışılacağını beyan eden, "kadınların çalışma hayatı, çocuk ve aile sorumlulukları dikkate alınarak sosyal güvenlik ve çalışma koşullarında iyileştirmeler" yapılacağını vaat eden bir program ile halkın karşısına çıktı” gibi söylemler ile AKP’nin demokrasicilik oyununa bizleri ikna etmeye çalışmayın.

Raporun, Kadıköy’de ve Van’da kadın olmanın karşılaştırıldığı bölümleri için, trajedi mi yoksa komedi mi tanımlaması daha uygun düşer kestiremiyorum. Van’da kadın olmak bölümüne gelince tüm söylenilenler geri alınarak birdenbire savunulmaya geçiliyor. Birden bire yörenin geri kalmışlığı ve geri bir ekonomik düzeninden bahsedilmeye başlanıyor. Tek çözüm yolu olarak ta devletin meseleye sahiplenmesi öneriliyor. Yapılan çalışmalara yöre halkının “geleneksel aile yapımızı bozuyorsunuz” diye karşı çıkışından yakınılıyor. “Geniş aile yapısı önerdiğimiz ekonomik ve sosyal yapılanmaya uygun bir aile yapılanması değil, onun yerine çekirdek aileyi hatta mümkünse tek tek bireylere kadar ayrışmayı savunuyoruz” deme cesaretini bile gösteremiyorlar.

Doğudaki kadınların kendilerine yapılan baskılardan şikayetçi bile olamadıklarından yakınıyorlar. Ama aynı yöre kadınlarının silah elde dağa çıkmasının altındaki nedenleri hiç sorgulamıyorlar bile.

  Raporun, kadın hakları konusunu ele alarak Türkiye’nin yakın tarihi üzerine yaptığı bu ideolojik saldırısına karşı kendi görüşlerimi özetlemeye çalışayım:

   Atatürk’ün hayatındaki yoğunluk, özellikle askeri, siyasi ve ekonomik savaşların verdiği ruhsal, bedensel ve zamansal baskı düşünülürse; O’nun kadın ve kadın haklarına gösterdiği ilgi ve bu alandaki özverili uğraşları basit sözcüklerle geçiştirilemez.

    Bütün dünya aydınlarının birleştiği ve BM teşkilatının yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşü, Atatürk çok daha önceleri dile getirmiştir. 1923 te İzmir’de yaptığı konuşmada şöyle der: “… şuna inanmak lazımdır ki dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir…” Yine aynı yıl şunları vurgular Atatürk; “… bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının nedeni, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir…” Atatürk’ün 1923’lerden itibaren üzerinde titizlikle durduğu ve uygulamaya koyduğu kadın hakları için dünya ancak 1975 yılında birlik olarak çaba sarf etme gereğini duyacaktır.

     19 Mayıs 1919 dan  ölümüne kadar Atatürk devrimleri ile gerçekleşen ve değişen kadın hakları Türk kadınına yeni modern bir statü getirmiştir. Örneğin İtalya’da kadınlar ancak 1948 de seçimlere girebilmişler, Japon kadınları ise seçim haklarını 1950 yılında alabilmişlerdir. Medeni Kanunları aldığımız İsviçre’de, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamazken, çağdaşlaşmada örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı değilken, Türk kadınına 1935 te seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Ve bu hakkını kullanan Türk kadını 1935 seçimlerinde TBMM ne 18 milletvekili ile girmiştir.

     M.Kemal’in aklındaki Türk kadını tipide şöyledir: “Büyük Türk kadınını çalışmalarımızda ortak yapmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmi, ahlaki, içtimai, iktisadi hayatta erkeğin şeriki, arkadaşı, yardımcısı yapmak yoludur. ( Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri. Konya kadınları ile konuşma. 21 Mart 1923 sayfa 147 )

    1923–1938 arasının Türk kadını artık yeni bir düzen anlayışının kadınıdır. Kendisine, okuyup öğrenme kamusal yönetime ortaklık, seçicilik, çağına uygun duyuş düşünüş davranış olanak ve hakları tanınmıştır. Bir imparatorluk yıkılmış, onunla birlikte kadını köreltmiş ve hor görmüş düşünce de tarihe karışmıştır.

     M. Kemal’in düşlerindeki bu Türk kadını tipi gerçekleşmiş midir? Cumhuriyet dönemi Türk kadınının sosyo-ekonomik, sosyo-politik, kültürel durumlarına bakıldığında M. Kemal’in düşünün genel anlamda ihanete uğratılmış olduğu, çeşitli üstü kapalı politik oyunlarla önlendiği ve sistemli-kasıtlı çalışmalarla yerinde saydırıldığı, -hatta bazı durumlarda Osmanlı’nın bağnazlığına döndürüldüğü-görülür.

    1. Dünya Savaşının sonrasında aydınların bir kısmı  Amerikan Mandacılığını  savunurken diğerleri İngiliz mandacılığı peşindeydiler. Türkiye’yi yabancı bir ülkenin sömürgesi yapmak için can atanlar birbirleri ile atışırlarken bir konuda ağız birliği içindedirler: Kadın Hakları. Ama hiç birinin konuya sosyo-politik, sosyo-ekonomik açıdan baktığı yoktur. Bu düşünceleri dış kapitalist ülkelerden destekleyenler için kadına özgürlük tanınması zorunludur. Çünkü, sanayileşmede ve zirai kalkınmada kapitalizmin yerini sağlamlaştırabilmesi için erkek çalıştırılana olduğu kadar kadın çalıştırılana da ihtiyaç vardır. Daha fazla artık değerlerin edinilmesi, bu ikilinin belli uyutmacalarla aldatılarak durmaksızın çalıştırılmalarıyla mümkündür. 

     Amerika’da 1900 lü yıllarda kadın haklarını ortaya ilk getiren “Sosyalist Platform” dur. Tutucular bu hakları verinceye dek direnmişlerdir. Ne var ki, sonunda kadınlar bazı haklara kavuşmuşlardır. Fakat yapılan seçimlerde kadınların oyları büyük ölçüde statükoculara ( Tutucu Partilere ) çıkmıştır. Çünkü yapılan her reform hareketi, var olan düzeni biraz daha güçlendirmek ve bu düzenden büyük çapta yararlanmakta olanları biraz daha fazla mutlu kılmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

      Görüldüğü gibi, tutucu çevreler ilerici çevrelerce işlenen konuları ele almakta ve bu önerilerin kendilerine nasıl avantajlar sağlayabileceğini planladıktan sonra yasalaştırmaktadırlar.

      Türkiye’de de kadın hakları olayı işte bu tür manipülasyona uğratılmıştır. “Kadın özgürleşsin “ denilmiş, ama kadının ne yaparsa yapsın, politik ekonomik bağımsızlığa kavuşamayacağı bilindiği için kadın nüfusun %80 i çalıştırılan ve emeği sömürülen kadın durumunda kalmıştır. “Kadın okusun “ denilmiş ama cebinde parası olmayanların okuyamayacağı bilindiği için, çoğunluğu ya hiç okuyamamış ya da yarım yamalak bir ilkokul öğrenimi ile yetinmek zorunda kalmış ve yine başkası hesabına çalıştırılan kadın olmuştur. “Kadına ekonomik bağımsızlık tanınsın” denilmiş, bilinçsiz yetiştirilmiş kadınlar, beyinlerini yıkayan propaganda araçları sayesinde ve taksitçilik yutturmacasının kolaylamasıyla tüm kazançlarını para babalarının fabrikalarında üretilen çoğu tapon ve de gereksiz göz boyayıcı metalara kaptırmışlardır.

   Atatürk’ün sağlığında seslerini istedikleri gibi çıkaramamış olan pusudakiler, O’nun ölümüyle birlikte harekete geçerek,  istedikleri doğrultudaki “kukla kadın” tipini yaratmışlardır. (Aytunç Altındal-Türkiye’de Kadın-Birlik Yayınları-Ocak 1975)

   Gerçek anlamıyla demokrasi; güçlü olanın veya güçler arasındaki dengenin kendini ifadesi, kendi tarzını diğerlerine dayatmasıdır. Bu nedenle güçlü olanın “Demokrasi” olarak tarif ettiğini güçsüz olan “Diktatörlük” olarak tanımlar. Ve muhalefet hep demokrasi ister. Oysa, sınıflı toplumlar çıktığından bu yana çoğunluğun “başı bağlıdır”. Bazı toplumsal alt-üstlüklerde ekonomik anlamda sınıfsal önemleri olmayan geleneksel yapılar güç haline gelirler ve kendi eğilimlerini topluma dayatırlar.  (Ben İhtilalciyim-Öner Gürcan- Süvari Yayıncılık- S. 102–103 )

     Lenin, Sovyet iktidarının 2. yıldönümü münasebetiyle “Sovyet İktidarı ve Kadının  Durumu” başlıklı söylevinde şöyle konuşuyordu:

     Burjuva Demokrasisi özgürlük ve eşitlik üzerine görkemli cümleciklerin, büyük sözcüklerin, müsrifçe dağıtılan vaatlerin ve yüksek perdeden atılan sloganların demokrasisidir. Fakat pratikte bütün bunlar özgürlükten yoksunluğun ve kadınların eşitsizliğinin, emekçilerin ve sömürülenlerin özgürlükten yoksunluğunun üzerine örtü çeker.

     Biz işçi ve köylülere diyoruz ki bu yalancıların maskesini yırtın, körlerin gözünü açın. Sorun onlara, iki cinsin eşitliği var mıdır? Hangi ulus hangisine eşittir? Hangi sınıf hangisine eşittir? Nasıl bir boyunduruktan ya da hangi sınıfın boyunduruğundan özgürlük, hangi sınıf için özgürlük?

 

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ESI'DEN İNCİLER ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right