left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
BÜYÜKLERE MASALLAR Yazdır E-posta

BAYRAMLIK OPERASYON

Genelkurmay Başkanı bir süre önce “samimi itiraf” sayılan bir açıklama yapmıştı. “İnsan hakları, demokrasi, özgürlük ve barış” diye sıralayıp eklemişti:

1984 yılından beri yapılan terör mücadelesinde insanlığın bu yüksek değerlerini elimizden kaçırdık. O değerler bize sonra silah olarak döndü. İste psikolojik harekât bu; biz bunu kaptırdık...”  (12 Aralık 2007 tarihli gazeteler)

Bu sözler MHP’li bazı milletvekillerince başarısızlığın itirafı sayılıp Genelkurmay Başkanı’nın istifası istenmişti.

Oysa ne Genelkurmay Başkanı’nın “Bu kavramları elimizden kaçırdık” demesine gerek vardı ne de oportünist bir yaklaşımla istifasının istenmesine. Çünkü, bu kavramlar zaten elde değildi, devlet katında o değerlerin doğru dürüst bir yeri hiç olmadı.

Çok gerilere, hatta çok yakın tarihe, mesela 12 Eylül faşistlerinin zulmüne, Diyarbakır, Mamak ve Metris cezaevlerine kadar uzanmaya gerek yok. Genelkurmay Başkanı’nın sözünü ettiği dönemde “terörle mücadele” adına nelerin yapıldığını anımsamak yeter.

Yüzlerce faili meçhul cinayet, zanlı durumunda bile olmayan köylülere yedirilen dışkı, boşaltılan yakılan köyler ve yurtlarından sürülen köylüler, on yaşındaki çocuğun vücudunda onlarca kurşun deliği, yasaklı ana dil, düşünceleri ve Kürt sözcüğü yüzünden cezaevlerine doldurulan insanlar, andıçlanan insan hakları eylemcileri, korunan kollanan işkence suçluları ve “ iyi çocuklar”, “bazen rutin dışına çıkan devlet” ve örtbas edilen Susurluk skandalları, “Kahrolsun insan hakları” sloganıyla yürüyen silahlı bürokratlar, Hrant Dink’in katiline kahraman muamelesi yaparak Türk bayrağı önünde hatıra fotoğrafı çektiren kamu görevlileri...

Genelkurmay Başkanı’nın “Bu değerleri elimizden kaçırdık” demesine gerek yoktu, oportünist bir yaklaşımla istifasının istenmesine de. Bu değerler zaten elde değildi, en fazla “tahammül” ediliyordu. Zaten elde olmayan, tahammül edilirken de hep “terörist hakları” diye karalanan değerlerin kaptırıldığından şikâyet etmek, “samimi itiraf” ya da “özeleştiri” değil, en iyimser deyişle demagoji yapmaktır.

* * *

 

Büyüklere masallar

Genelkurmay Başkanı’nın psikolojik harekâtı kaptırmaktan yakınması da yersizdir.

Hedef kitle egemen gücün çıkarını, telkin ettiği düşünceyi ve inancı kendi çıkarı, düşüncesi ve inancı gibi benimsediğinde psikolojik harekât başarıya ulaşmış demektir. 

Başarının ölçütü halkın resmi ideolojiye kazanılması ise Türkiye’de psikolojik harbi yitirmek ihtimal olarak bile söz konusu değildir. Hatta psikolojik harbin gereksiz olduğu bile söylenebilir. Zira Türkiye’de halk, muhalif düşünce ve akımlara karşı doğuştan şerbetlidir. Malum, “ Her Türk asker doğar!” ve kendi çıkarına yabancılaşmaktan, egemen sınıfın çıkarlarını din ve milliyetçilik örtüleri altında kendi çıkarı gibi benimsemekten yana dünyada benzeri yoktur.

Günümüzde psikolojik savaşın en önemli silahı medyadır. Medyanın sadece son iki haftalık yayınları bile Genelkurmay Başkanı’nın boşuna yakındığını göstermeye yeterlidir.

PKK kamplarının bombalanmasından bu yana sermaye medyası öyle bir psikolojik savaş vermektedir ki, sanki Dumlupınar Meydan Muharebesi kazanılmıştır. Türk medyası, “haber” ve yorumlarıyla kamuoyunu deyim yerindeyse uçurmaktadır. Malum, “Her Türk asker doğar!”, Türkiye’de her gazeteci aynı zamanda ‘Mehmetçik gazeteci’dir

ABD’nin muvafakati olmaksızın, Kandil Dağı’ndaki kampı ya da Irak toprakları içinde herhangi bir PKK kampını hedefleyen bir “askeri harekât” mümkün değildi. Nitekim Genelkurmay Başkanı’nın söylediği gibi, “Amerika istihbarat verdi. Ama asıl önemlisi, Amerika Kuzey Irak hava sahasını açtı ve bu harekâta onay verdi.”

Efonaltılar kampları bombalarken, medyanın bombaları kamuoyu bilincine yağdı.

Gazete manşetlerinde “Konu komşu bilsin, elimiz ağırdır” böbürlenmesi...

Ekranlarda, arşiv uyarması olmaksızın elleri tetikte, yüzleri kamuflaj boyalı askerler; efonaltılar, skorskiler, kobralar; bilgisayar oyunlarındaki gibi siyah-beyaz renkler içinde nerede ve hangi hedefte olduğu anlaşılmadan patlayan bombalar...

ABD’nin CNN kanalından kopya çekilmiş yayın formatında, dolandırıcılıktan hükümlü ançorman Genelkurmay Başkanı ile söyleşiyor.

Karakterindeki, suratındaki mürailiği markalaştırmış ançorman kendisini tutamayıp “Nasıl yani, film seyreder gibi mi izlediniz?” diye sormuş.

Genelkurmay Başkanı, “Tabii, TSK artık böyle olanaklara sahip bir ordudur. Uzun zamandır ilk defa böylesine büyük ve başarılı bir harekât yapıldı” diye yanıtlamış.

Gazete sayfalarında yapılan yorumlar, ekranlarda yapılan konuşmalar öyle berbat bir hamaset ve nekrofil bir sığlık yüklü ki, andıçtaki tanımıyla “makalelerinin tamamına yakınında olumlu” gazeteci bile “Aldatan ekran” başlığı altında yazmadan edemiyor:

TV kanallarında ABD'nin, haberleri takdim eden 'anchorman'lerini sadece aşırıya kaçan jest ve mimikleriyle taklit eden, yansıtma durumunda oldukları olayları genelde 'büyüklere masallar' boyutlarına indirgeyenler başrol üstlenince, toplumu bilgilendirme alanı büsbütün boş kaldı.” (M.Ali Kışlalı, Radikal, 26 Aralık 2007)

Bilgilendirme alanı elbette boş kalır. Çünkü, “Her savaşta ilk vurulan gerçeklerdir.”

Kışlalı, ‘büyüklere masallar’a itirazında yalnız değil. İlhan Selçuk bile, “Amerika'nın izniyle, istihbaratıyla ve gözetiminde yapılan bir operasyonu medyanın bu kadar şişirmesi görgüsüzlükten mi?..  Dengesizlikten mi?.. Yoksa başka bir numara mı var ?..” diye sorma ihtiyacı duyuyor. (Cumhuriyet, 18 Aralık 2007)

İlhan Selçuk doğruyu yazmakla birlikte eksik yazmış. Daha doğrusu medyayı görgüsüzlüğün günah keçisi ilan edip asıl yazması gerekeni yazmamış. İlhan Selçuk da biliyor ki, “Amerika'nın izniyle, istihbaratıyla ve gözetiminde yapılan bir operasyonu” görgüsüzce şişiren sadece medya değil. Analitik düşünme ve sorgulama yeteneğinden yoksun kitleyi genlere işlemiş savaşçı dille sersemletmek, intikam ve öldürme içgüdüsünü tatmin duygusuyla kendinden geçirmek için operasyonu görgüsüzce dengesizce şişirmek, resmi politikadır, psikolojik harbin gereğidir.  

Milli duyguların galeyana getirildiği, lümpen milliyetçiliğin toplumsal ve ulusal algıyı teslim aldığı böylesi zamanlarda konuşmak yazmak, sorgulamak zordur. En iyimser ihtimalle vatan hainliği suçlamasıyla karşılanır. Bedeli ne olursa olsun, ülke ve insan sevgisi, yazmayı, konuşmayı, sorgulamayı gerektirir.

Sormak gerekmez mi?

Amerika ve İsrail desteğiyle yapılabilen bir harekât ne kadar gurur vericidir?

Madem Amerika’nın verdiği istihbaratla yapılabilen harekât bu denli gurur vericidir, bu defa örgütün beli “sözde değil özde” kırılacaktır, Amerika yıllardır neden istihbarat vermedi de, binlerce insanın ölümüne göz yumdu? Başbakan Erdoğan düne kadar, “PKK'nin elinde Amerikan tankları var...” demiyor muydu?

Madem PKK’nin kampları BBG evi gibi, her yeri görülüyor, karda yürürken bıraktıkları ayak izleri bile görülüyor. Neden, PKK kamplarındaki ölü yaralı sayısı yuvarlanıyor ya da yurt içindeki operasyonda “ kaybolan” üsteğmen görülemiyor?

Daha önce de iki düzine harekât yapılmıştı. Harekâtların sonu niçin hiç gelmiyor?

Sorunu çözmenin “ölü ele geçirmek”, “şehit olmak” dışında yolu yordamı yok mudur?

Büyüklere masallarda bu tür sorulara elbette yer yoktur. Salt askeri harekâtın PKK’yi bitiremediği, tersine sorunu kangrenleştirdiği bundan önceki 24 harekâtla yeterince kanıtlandı. ABD’nin icazetiyle yapılan hava harekâtının bitirme şansı öncekiler kadar da değil. Zaten, Genelkurmay Başkanı’nın “heyecan” içinde konuştuğu, dolandırıcılıktan hükümlü ançorman da köşesinde yazıyor ki, “Bilanço değil, verdiği mesaj önemli”. (Posta, 18 Aralık 2007)

* * *

 

Psikolojik savaş medyası

Mesaj büyük ölçüde hedefine ulaştı. Harekât Türkiye’nin egemen aktörlerinin, figüranlarının ve seyircilerinin kimyasını bir anda değiştirdi.

Harekât gününe kadar, ABD karşıtlığı bakımından Türkiye kamuoyu dünyada ilk sıradaydı. PKK ve Barzani yüzünden Türkiye’nin ABD’yle karşı karşıya geleceği düşünülüyordu.

Gerçi Amerika karşıtlığının siyasal düzlemde karşılığı zaten yoktu. Başa geçen çuval üniformalı üniformasız siyasetçilerin umurlarında değildi. Şimdi, çuval büsbütün unutuldu. Düne kadar ayrı tellerden çalıyor gözüken üç aktör, AKP hükümeti, TSK ve Washington birlikte hareket ediyor. “ Devletin zirvesinde yapılan değerlendirmeye göre, 1 Mart Tezkeresi’nin geri çevrilmesi ve ‘çuval olayı’ndan bu yana iki ülke ilk kez birbirine bu kadar çok yakınlaştı. ABD’nin tavır değişikliği ve somut işbirliğine yönelmesi, 1 Mart’ın ve çuval olayının geride kaldığını gösteriyor.” (Fikret Bila, Milliyet, 25 Aralık 2007)

Beyaz Saray’ı tavaf etmeye hazırlanan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “İşler gayet iyi gidiyor. İstihbarat paylaşılıyor. Müttefikliğe yakışan bir işbirliği söz konusu ” diyerek çuvalın unutulduğunu onaylıyor.  

Talabani ve Barzani bile memnun. Bu sayede en azından bir süre için PKK’den kurtulacaklar. Kendi kamuoylarına karşı sert görünseler de, biri 'Türkiye haklı, ne yani savaş mı ilan edeyim?' derken diğeri ‘Türkiye'yi kınıyorum’ diyor, ‘iyi polis-kötü polis’ rolü oynuyorlar.  

Harekâtın psikolojik savaş yükü, Amerika’nın dostumuz olduğuna ve harekâtın PKK’yi bu kez kökünden yok edeceğine halkı inandırma görevi medyanın omuzlarında. Dincisi, milliyetçisi, liberali, solcusu huşû içinde büyüklere masalcı kesildi.

 Türkiye bölgenin en büyük gücüdür, İsrail’den de büyük bir güçtür. (Ertuğrul Özkök Hürriyet, 17 Aralık 2007)

 Türkiye bölgenin Washington'ı oldu!” (İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 26 Aralık 2007)

 Devlet katındaki hoşnutsuzluk gibi halktaki ABD karşıtlığının da aslında ciddiye alınacak bir ağırlığı yoktu. Halktaki hoşnutsuzluk ve öfke, en Amerikancı partiyi ve yedeklerini Meclis’e doldurmakla malul bir ABD karşıtlığıydı. Medyanın psikolojik bombalarıyla şimdi o da büyük ölçüde törpülenmiştir herhalde.

ABD harekâta icazet vermekle çok sayıda kuş vurdu; birbiriyle didişiyor gözüken yerli ortaklarını barıştırdığı gibi kendisine karşı Türkiye’de kabaran öfke selini kendi istediği dar kanala akıtmayı başardı. Devletin zirvesinde çuvalı unutturmakla kalmadı. ABD izni ve istihbaratıyla yapılan harekât, düne kadar birbirlerinin gözünü oyan milliyetçi, dinci, liberal ve hatta bir kısım “solcu” düşman kardeşleri de aynı siperde mevziye soktu. Günlük tartışmalarda birbirlerine sövmeye devam etseler de operasyonu, operasyona Amerikan icazetini, icazetin diyetini sorgulamamakta hemfikirler. Çünkü hiç değilse ideolojik kerteriz pusulaları ve kıble Washington’u göstermektedir.

Nihayet büyük ağabeyin gözüne yeniden girmenin sevinci içindeler. En halim selim gözüken prof unvanlı köşe yazarı bile, ağzı kulaklarında, ABD’nin Türkiye’yi PKK’ye tercih etmesinden mutlu, ABD’nin tercihi geciktirmesini diplomasinin cilvesi sayıyor:

 Ben şahsen ABD'nin kesin ve nihai bir çözüm yapma noktasına gelindiğinde Türkiye'nin yanını tutacağından hiç kuşku duymadım. Müttefiki olan, son derece stratejik bir konumda bulunan, Ortadoğu'nun en gelişmiş ve istikrarlı ülkesi Türkiye'yi PKK maceracılarına feda etmek için aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekirdi. Ha, bu arada elbette PKK'yı bir pazarlık unsuru yapmış olabilirler, PKK'lıların sırtını sıvazlamış da olabilirler, ama bunlar diplomasinin cilveleridir .” (Türker Alkan, Radikal, 18 Aralık 2007)

En aklı başında gözüken yorumcunun köşesinde bile “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yeniden ayağa kalktı, yeni bir dönem başladı. Fatih’in İstanbul’u alması, 11 Eylül saldırısı, yüksek petrol fiyatı, nasıl paradigma kaymasına yol açtıysa, bu operasyon da üzerine ölü toprağı serpilen ve yok edilmek üzere her alanda nefesi kesilmeye çalışılan cumhuriyetimize yeni bir nefes verdi” ifadeleri. (Yiğit Bulut, Referans, Aralık 2007)

* * *

 

İcazetin diyeti?

ABD’nin “tavşana kaç, tazıya tut” politikasından vazgeçip kesin olarak Türkiye’yi tercih ettiğine, icazetli harekâtın “Fatih’in İstanbul’u alması” gibi bir paradigma değişikliğine yol açarak Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırdığına, “ABD Kürtleri değil Türkiye’yi destekliyor, bölgenin süper gücüyüz” edebiyatına inanmak isteyen inanır.

Ancak şurası kesindir ki, düne kadar ayrı tellerden çalıyor gözüken üç aktör, AKP hükümeti, TSK ve Washington, yanları sıra Talabani ve Barzani birlikte hareket ediyorlar. Belli ki, bölgenin dengeleri son aylarda önemli ölçüde değişti. Bölge denklemi, büyük biraderin çıkarları ve beklentileri doğrultusunda yeniden şekillendi ve harekâta icazet verildi.

 Bölge denklemini yeniden kuran emperyal gücün Türkiye’den beklentisi az çok biliniyor. İngiliz dergisi The Economist, Beyaz Saray’da 5 Kasım’da gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinde kamuoyuna yansıtılmayan gizli bir anlaşma yapıldığını yazdı. Derginin yazdığına göre ABD Başkanı Bush, sınır ötesi harekâtı destekleme ve Iraklı Kürtleri PKK’ye karşı harekete geçirme sözü verdi; Türkiye Başbakanı Erdoğan da Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini tanıyacağına ve PKK için af çıkaracağına söz verdi.

Başbakan Erdoğan bu yöndeki haber ve yorumlara son derece öfkeli. Alışılmış ağzıyla “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, bir şeyler vermek karşılığı böyle bir işbirliğine girecek kadar şerefsiz değildir, değerlerini bu denli kaybetmiş değildir” diye kükrüyor.

Böyle bir cümle kurmanın ne anlama geleceğini ortaokuldayken öğretmişlerdi. Kötü niyetli muhatap, “Şerefsizim ama o kadar değil” şeklinde anlayabilir. Anlaşılan ya Türkçe öğretmeni ihmal etti ya da Erdoğan haylaz bir öğrenciydi, bir kulağından girip öteki kulağından çıktı.

Başbakan Erdoğan’ın alışılmış üslup kazalarından biri olsa da ABD’nin karşılıksız istihbarat ve icazet vermediği muhakkaktır. Esasen diyetsiz icazet emperyal siyasetin doğasına aykırıdır. Bu bağlamda Türkiye’den beklenen karşılığın ne olduğunu İngiliz dergisinin akıl yürüterek yazmasına gerek yok. Beyaz Saray’da varılan mutabakatın ne olduğunu görmek için 50 yıl sonra Beyaz Saray arşivlerinin açılmasını beklemeye de gerek yok.

Başbakan Erdoğan Amerika’dan döneli beri PKK’liler için  Eve Dönüş” ten söz ediyor, Cumhurbaşkanı Gül de, Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin Türkiye’yi ziyaret edebileceğinden. Yani düne kadar resmi söylemde “aşiret lideri” diye küçümsenip aşağılanan Talabani, Ankara’da devlet başkanı olarak ağırlanacak, ayaklarının altına kırmızı halı serilecek.

Yani, Türk kamuoyunun gerilen sinirlerini yumuşatmaya yönelik bir harekât karşılığında Kuzey Irak’taki otonom Kürt devletini tanımanın ön adımları atılıyor. Otonom Kürt devletinin altyapısı zaten Türk sermayesince inşa ediliyor. Ve elbette Barzani’nin Türkiye’deki Kürt hareketlerinden uzak durması isteniyor ki, tanınma karşılığında dünden razıdır.

* * *

 

Ya evcil PKK ya da Kürt HAMAS’ı

Bölge denklemi yeniden şekillenirken Türkiye’den beklenen herhalde PKK’yi dağdan indirmek ve otonom Kürt devletini tanımaktan ibaret olmasa gerektir.

5 Kasım’dan bu yana PKK özelinde Kürt meselesinde yeni bir evreye girildiği aşikârdır. ABD’nin Irak’ı ilk işgalinden bu yana Kürt sorunu bölgesel sorun olmaktan çıktı, küreselleşti. Kürt sorununun küreselleşmesi bölgedeki enerji havzalarını denetim altına alma amacıyla olduğu kadar Türkiye’yi kontrol altında tutma amacıyla da ilintilidir.

PKK bölge denkleminde her zaman hesaba katılan bir değişken oldu. Abdullah Öcalan yakalandığında Mustafa Kemal’e ve TSK’ye övgüler dizerek işbirliği zemini aradı; ama, karşılık alamadı. AKP hükümetinin çıkardığı Eve Dönüş Yasası da pişmanlığı dayattığı için Öcalan’ın umduğu işbirliğinin karşılığı olamadı.

Türkiye’den umduğunu bulamayan örgüt 2003 yılından itibaren yüzünü ABD’ye çevirdi. ABD’nin İran’a yönelik senaryolarında PKK’ye de rol vardı. Ne ki, fiili lider Murat Karayılan’ın İran senaryolarında rol almaya istekli olduğu söylense de örgütün bütünüyle bu rolü benimsemesi beklenemez. Bu noktada, Bush ve Erdoğan “PKK ortak düşmanımızdır” deseler de, operasyonun ve operasyon sonrası adımların PKK’yi tümüyle tasfiye etmek gibi gerçekleşmesi olanaksız gibi bir hedeften çok örgütü evcilleştirmeyi amaçladığı tahmin edilebilir. Evcilleşmeden kasıt, örgütün ABD karşıtı, sola açık kadrolarının tasfiyesi ve Barzani çizgisine gelmesidir. Dağdaki örgüt törpülenip Barzani çizgisine geldikçe, ovada muhatap alınma şansı da artacaktır.

Bir parantez açmak uygun olursa:

Türkiye’deki Kürt meselesinin konsolidasyonu için bir muhataba gereksinme vardır. Kanlı sicili nedeniyle PKK’nin Türk kamuoyunca muhatap kabul edilmesi beklenemez. PKK projesini sahiplenmesi nedeniyle DTP’nin de böyle bir şansı kalmadı. Ne ki, doğrudan ya da dolaylı, PKK’nin katılmadığı bir konsolidasyonun uzun ömürlü olma şansı da yok.

Türkiye’deki Kürt coğrafyasında siyaset PKK ile AKP arasında kutuplaştı. AKP, sınır ötesi operasyona direnmek dışında, Kürtlerin sempatisini hak edecek ciddi bir icraat yapmadıysa da, 22 Temmuz seçimlerinde MHP lideri Bahçeli’nin elinde idam ipiyle dolaşması, CHP lideri Baykal’ın Bahçeli’den geri kalmayan itici mesajlar vermesi karşısında Kürtler “ya dinimiz ya dilimiz” seçeneklerine mahkûm oldu, “emeğimiz” seçeneği zaten yoktu. Çoğunluk “dinimiz” diyerek AKP’nin kollarına atılırken, “dilimiz” seçeneğinin temsilcisi DTP ikinci olabildi.

Bu noktada operasyonun PKK’yi evcilleştirme, evcilleşmeyecekse başka bir muhatap yaratmayı hedeflediği de söylenebilir. Yani, PKK güdümünde olduğunu tescilleyen DTP’nin bitirilmesi ve yerine daha ABD ve AB yanlısı başka bir Kürt partisinin kurulması. Böyle bir boşlukta, Filistin’de El Fetih’in HAMAS eliyle etkisizleştirilmesi gibi, AKP’nin tercihi de Kürt İslam sentezini rehber edinecek bir parti olur herhalde. İsrail’in El Fetih örgütüne karşı Filistin halkını bölmek için Hamas’a yol vermesinden Türk devletinin ve AKP’nin de çıkardığı dersler olmalıdır. Geçmişte şiddet düzleminde PKK’ye karşı Hizbullah’ın çıkarılmasından sonra şimdi siyaset düzleminde de Kürt-İslam partisine zemin hazırlanacağından söz edilebilir.

Özetle PKK, ihanet ve işbirlikçiliğin adeta alın yazısı olduğu coğrafyada salt Kürt kimliğine odaklanmanın, antiemperyalist pusuladan ve sömürüyü ortadan kaldırmayı amaçlayan mücadele perspektifinden yoksunluğun kaçınılmaz kaderine ilerlemektedir. Anımsatmalı ki, bir emperyalist gücün gölgesinde ve onun gücüne güvenerek kazanılacak bir kurtuluş yoktur. Kürtlerin tarihi bu tür anlık ittifakların anlık çıkarlar uğruna nasıl bozulduğunun da tarihidir.

Parantezi kapatıp devam edelim. PKK’yi evcilleştirme operasyonu umulanın tersine örgütün daha radikalleşmesine de yol açabilir. Nitekim örgütün yasal düzlemdeki gölgesi DTP içinde 22 Temmuz’dan bu yana görülen gelişmeler, radikalleşmenin işaretleridir. DTP yasal zeminde PKK’nin ilan ettiği projeyi açıkça sahiplenen ilk parti oldu. PKK’nin dağdan indirilmesi amaçlanmışken, DTP de dağa çıkmaya zorlandı.

Örgütün daha da radikalleşmesi, sanıldığı gibi “intihar” olmaz. Malum, resmen kabul ve itiraf edildiği gibi “ Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu terör örgütüne katılımlar noktasında başarılı değildir.” Şiddetin şiddeti tırmandırdığı ortamda örgüte katılımlar artmaktadır. Yaklaşan yerel seçimler öncesinde şiddetin tırmanması, 22 Temmuz’da AKP’ye kaptırdığı inisiyatifi geri almak bakımından örgütün de arzuladığı bir tercihtir herhalde.

Örgütün radikalleşmesi ve düşük yoğunluklu savaşın tırmanması, beklenebilecek en kötü senaryodur. 1990’lardaki düşük yoğunluklu savaş, silahlı güçlerin savaşı olarak kaldı. Aradan geçen yıllarda derinleştirilen Türk-Kürt ayrışması, şu dönemde verilecek düşük yoğunluklu savaşın etnik çatışma felaketine dönüşmesi ihtimalini güçlendirdi. Böyle bir çatışmanın tarafları sadece Türkler ve Kürtler olmayacaktır. Kürt sorunu emperyalist çıkar çatışmalarının merkezine iyice yerleşecektir.  Muhtemeldir ki, NATO’yu Kuzey Irak’a davet eden Başbakan Erdoğan bu kez NATO’yu kendi topraklarına çağırmayı aklından geçirecektir.

* * *

Söz bitmemeli

PKK kampları BBG evi, akıllı bombalar, elimiz ağır, Başbakan şerefsiz değil, evcil PKK...

Sözün bitirildiği noktada ne demeli?

Din ve milliyetçilik eksenli, salt şiddete, öldürmeye, bastırmaya odaklı politikalar kardeş halklara çok acılar çektirdi.

Yok saymanın, asimilasyonda ısrarın, şiddete tapınmanın ‘ çözüm’ değil ‘konsolidasyon’ bile getirmeyeceğini, sadece birlikte intihar senaryolarına güç kazandıracağını, insani çözüm seçeneğinin “ya dil ya din” değil, “emeğin özgürleşmesi” olduğunu kavramak için daha kaç kişinin “şehit” olması, daha kaç kişinin “ölü ele geçirilmesi” bekleniyor?

Yeni yıl(lar)ın “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, ekmek, gül ve hürriyet günleri” getirmesini dilemek, gerçekleşmeyecek bir duaya el açmak mıdır?

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
bu konudaki fikirlerim bu blog adresinde var.
İsteyen bakabilir.
http://www.benimblog.com
Gönderen Serhad Demir on Wednesday, 09 January 2008 at 8:20

HER ŞEYİN BAŞININ EKONOMİ-POLİTİK OLMASINI BİLMEMİZE KARŞIN, ASKER KÖKENLİ OLDUĞUMUZ VE KONUYU DAHA İYİ BİLDİĞİMİZ İÇİN SİYASAL VE EKONOMİK YORUM YAPMADAN OLAYIN YALNIZCA TOPLUMSAL(sosyolojik) VE ASKERİ BOYUTU HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ ETMEK İSTİYORUM:

TARİH 1 MART 1973, DİYARBAKIR'da KONUŞLANMIŞ OLAN J. HLK. BİRLİĞİ'nden BİRKAÇ HELİKOPTER İL J. ALAY K.lığı HAREKÂT KONTROLÜNE VERİLİYOR. BİR BİNBAŞI KOMUTASINDA DİYARBAKIR İLÇELERİNDE SİLÂH ARAMASI YAPILIYOR. O TARİHTE ÜSTTEĞMEN RÜTBESİNDE OLAN BENDENİZ DE, BİNBAŞININ BİNDİĞİ HELİKOPTERİN PİLOTU KONUMUNDAYIM. İLÇELERDEN BİRİNDEKİ OKULUN BAHÇESİNE İNDİK. İLÇE J. BÖLÜK KOMUTANI, BİNBAŞIYA ŞÖYLE BİR 'TEKMİL' VERDİ: 'KOMUTANIM TÜM KÖYLÜYÜ OKULUN BAHÇESİNDE TOPLADIM, MUHTARIN KARISINI ÇIRILÇIPLAK SOYDUM, YİNE DE SİLÂHLARIN YERİNİ SÖYLEMEDİLER.' BİNBAŞI BUNUN ÜZERİNE, BAHÇEDE BEKLETTİRİLENLERDEN YAŞLI BİR KÖYLÜ ERKEĞİ BOYNUNDAN YAKALAYIP YERE YATIRDI VE POSTALLARIYLA YÜZÜNÜ VE BAŞINI EZMEYE BAŞLADI. BU SIRADA 19-20 YAŞLARINDA GÖZÜKEN BİR GENÇ BİNBAŞIYA HİTABEN 'NİÇİN BÖYLE YAPIYORSUNUZ KOMUTAN, BİZ İNSAN DEĞİL MİYİZ?..' DİYE ACI VE KİN DOLU GÖZLERLE BAKARAK BAĞIRDI. BİNBAŞI O'na DA TEKME TOKAT SALDIRDI... O İLÇENİN J.BÖLÜK KOMUTANI, YILLAR SONRA BAŞKA BİR KÖYÜN İNSANLARINA İNSAN DIŞKISI YEDİRMİŞTİ. TÜRKİYE'de CEZA ALMAYAN BU KİŞİ, AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'nce SUÇLU GÖRÜLEREK, TÜRK HÜKÜMETİ'nin TAZMİNAT ÖDEMESİNE KARAR VERMİŞTİ.

BU TÜR OLAYLARIN O YÖRE HALKINI DEVLET DÜŞMANI YAPMASI SONUCU BAŞLAYAN PKK OLAYINDAN SONRA HALKA YAPILAN BASKILAR, DAHA DA ARTARAK SÜRMÜŞTÜR. O BASKILAR YALNIZCA ERKEKLERE DEĞİL, KADINLARA DA YAPILMIŞTIR. ÖRNEĞİN, SORGU İÇİN ALINAN BİR ERKEĞİN KARISI DA SORGU ODASINA GETİRİLİP, O KADAR ERKEĞİN BULUNDUĞU ODADA VE KOCASININ GÖZÜ ÖNÜNDE ÇIRILÇIPLAK SOYULUYORDU. BUNU YAPANLAR ASKER VE POLİS GÜVENLİK GÜÇLERİYDİ. KANUN ADAMIYDILAR, AMA HUKUK ADAMI DEĞİLLERDİ. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ BENİMSESELERDİ, 'SUÇ VE CEZANIN ŞAHSİLİĞİ' İLKESİNİ BİLİR VE UYGULAMALARI BUNA GÖRE YAPARLARDI. BUNLAR NİÇİN BİR HUKUK ADAMI GİBİ DAVRANMIYORLARDI?

BU TÜR GÖREVLİLER O BÖLGEYE GİDERKEN, ÖNYARGILI GİDİYORLARDI. ÇÜNKÜ O BÖLGEDEKİ HERKES ONLARA GÖRE BİRER TERÖRİSTTİ, VATAN HAİNİYDİ... İKİNCİSİ, BU KİŞİLER DUYGUDAŞLIK(empati) YAPMASINI BİLMİYORLARDI. KENDİLERİ ORADA DOĞUP BÜYÜSELERDİ; İŞLERİ, AŞLARI, TOPRAKLARI OLMASAYDI, BİR YANDA AĞA BASKISI, ÖTE YANDA DEVLET GÖREVLİLERİN ANLAMSIZ VE DUYARSIZ DAVRANIŞLARI KARŞISINDA ACABA NELER DÜŞÜNÜR VE YAPARLARDI? PKK ÖRGÜTÜNDEKİ GENÇLER UMARSIZLIKTAN ORAYA KATILMIŞLARDIR. KİMSE ÇIKIP DA DİĞER YÖRELERDE DE YOKSULLUK VAR DİYE OLAYI ÇARPITMASIN. O BÖLGEDEKİ BASKI VE ŞİDDET BAŞKA HİÇBİR YERDE YOK. O TERÖR DE YILLARIN BİRİKİMİDİR. ABD DE PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜ EMPERYALİST AMAÇLARI İÇİN KULLANIYOR.

ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT BİR KONUŞMASINDA, ÇOCUKLARININ DURUMUNU SORUŞTURAN ANNELERİN OLUŞTURDUĞU VE ADINA 'CUMARTESİ ANNELERİ' DENİLEN GRUBU KÜÇÜMSEMİŞ VE DE BİR TÜR SUÇLAMADA BULUNMUŞTU. HİÇBİR ANA ÇOCUĞUNU TERÖRİST OLARAK DOĞURMAZ. KOŞULLAR O GENÇLERİ BU KONUMA GETİRMİŞTİR. BÜYÜKANIT'a BURADAN SESLENİYORUM: 'SİZ ERZİNCAN ASKERİ LİSESİ'nin LİSE, BENDENİZ DE ORTA KISMINA GİREMESEYDİK VE GÜNEYDOĞU'da BİR KÖYDE DOĞUP BÜYÜSEYDİK. YUKARIDA SAYDIĞIM OLUMSUZ KOŞULLAR KARŞISINDA ACABA NELER DÜŞÜNÜR VE YAPARDIK?... HAYDİ BİR DUYGUDAŞLIK YAPALIM. BAKALIM NASIL BİR SONUCA VARACAĞIZ...

SAYGILAR SUNARIM EFENDİM.

EROL SOYSEVER
E. BİNBAŞI
Gönderen EROL SOYSEVER on Monday, 31 December 2007 at 6:24

DOST,
Beynine ve eline saglik.
Keske senin gibiler T.C. ordusunda genelkurmaybaskanı olabilseydi..
Türk milletinin çoğunlugunun nasil bozulduğunu biliyoruz. Fakat yine de, inaniyoruz ve ummaya devam ediyoruz..Birgün mutlaka sizler gibi namuslu insanlar Chavez gibi basa gececek ve milletini düstügü kepazelikten kurtaracaktir.....
Yeni yilin sizin gibilere saglık ve güc vermesini diliyoruz.
KIRGIZ
Gönderen kirgiz on Monday, 31 December 2007 at 2:36


 1  2  Sonraki Sayfa >
Sayfa 1 / 2 ( 3 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: BÜYÜKLERE MASALLAR ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1909
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 4789619
Syndicate
 
left
Top! Top!
right