 Bu karikatür bu yazının başına Hz. Muhammed karikatürleriyle yapılmış emperyalist karikatür taarruzuna karşı savunma taarruzu yapmak amacıyla konulmuştur. Herkesi, emperyalist işgalciliği teşhir ve taciz etmeyi hedefleyen karikatürler yaymaya, yayınlamaya davet ediyorum. İkinci Bölüm: 9 Mart- 12 Mart Konağı Ordudan ihraç edilen Bahriyeli teğmen; bu dönemde Askeri Tıbbiyelilerle, THKO ve lideri Deniz Gezmiş’le birlikte olur; Dev-Genç’in organize edilişinden itibaren her tür faaliyetinin içinde arkadaşlarıyla birlikte aktif olarak yer alır. Bu dönemle ilgili anılarını, tüm dönem gençliğinin kendilerine gene sağlı- sollu çengel atan asker-sivil cuntacı kesimlerce nasıl olup da 1919’ların ruhuyla bir sosyal devrime dönüşeceğine ve böyle bir yoldan iktidarın halkların demokratik devrimini sağlayacağına dair samimi inançlarının hangi yöntemlerle istismar edildiğinin öyküsünü; bu anlamdaki tarihsel dinamizme ve bu dinamizmi teorik plandaki tespit edebilişe rağmen, fiilen gençlik olarak nasıl eski kuşak sosyalistlerinden yana başsız bırakıldıklarını; yazılı-sözlü anlatımlarında teorik-pratik açılımlarıyla ifade etmektedir. 9 Mart’ta iktidara geleceğine asker-sivil ihtilalci gençlik olarak yürekten inandıkları ve bunun gerçekleşmesi amacıyla kendilerine çengel atan cuntacıların talimatlarıyla yolunu açtıklarını sandıkları anti-emperyalist, halkçı, devrimci cuntanın yerine; 12 Mart’ta askeri faşist bir cunta gelir. Artık onlar, dönem gençliği olarak gördükleri ağır işkenceler sonrasında cezaevlerinde, yargısız infazlar sonucu darağaçlarında, katledilişlerde ve yıllar sürecek tutsaklıklarda mahkumdurlar. Dönem; kendi bünyesinden üç gençlik önderi, üç Halk Kurtuluş Savaşı genç önderi çıkartmıştır. Bu önderlerden sivil olan ikisi; katledilerek ve idam edilerek imha edilmişler, asker olan üçüncüsü ise, 1975’te çıkan af’la salıverilmek üzre tutsak edilmiştir. Kendisi, gladyo gladyo işkencelerden geçirilir ve yıllarca cezaevinde yatarken; kendilerini kullananlar paşa paşa iktidar olmuşlar, işkenceler, yargısız infazlar ve cinayetlerle bir dönemin gençliğine ağır zararlar vermişler, ekonomik-demokratik anlamda 1960 ihtilaline verilen tavizleri geri almaya; 1946’dan bu yana sürdürdükleri kuşatmayı yoğunlaştırmaya, kurumlaştırmaya başlamışlardır. İşte Sarp Kuray’ın soyut planda belki de önceden bildiği, ancak fiilen içinde yaşayarak öğrendiği; bir ülkenin GLADİO tarzı kuşatılmasına yönelik, gerek bu sistemin mekanizmaları, gerek bu mekanizma içindeki kişilerin kimlikleri, gerekse mekanizmaların işleyiş biçimine yönelik gözlem ve birikimleri; bu dönem kendisinin de içinde olduğu; işkece, mapusluk, çok sevdiği arkadaşlarının hafızasından asla silinmeyen geri döndürülemez yitirilişiyle ağır bir fatura ödediği yaşanmışlıktan kaynaklanmaktadır. ‘’Hepimiz vardık bu işin içinde. Denizler de var, Mahirler de var, biz de vardık. Deniz’i saklandığı bir evden diğerine Orman Bakanı Turhan Şahin’in makam arabası taşıyordu. Şahin Nar Limited Şirketi’nde İrfan Solmazer’le ortaktı. Ve hazırlanıp düşük doğan 9 Mart olayının içindeydiler. Yukarıdaki kadrolarda mevzilendikleri için de, bir yandan bizi, bir yandan komuta merkezini, bir yandan Amerika’yı çevire çevire oynattılar. (…) Bu iş çok karışık, örneğin Hasan Cemal’i ele alalım, Uluç Gürkan diyelim. Bunlar o zaman Devrim gazetesindeydiler.Bu 9 Mart olayının düzenlenmesinde en uç adamlardı. O gün Hasan Cemal’in kaleminden kan damlıyordu. Adını saydığım kişiler sayesinde, CIA’nın komplosuna kurban gittiğimiz inancını taşıyorum. Üstüme gelirlerse daha çok konuşurum. Ama bu tarafı hiç kurcalanmadı. Uğur Mumcu ile ölmeden önce konuştuk, kaset yapıp verdim. Niçin olayın bu yönüyle üstüne gitmediğini sordum: ‘Demokrasi diyorsunuz, Celil Gürkan olayını ele alıyorsunuz, 9 Mart’ı bir yere kadar getiriyorsunuz. Bunları da anlatmak gerek Uğur ağabey’ dedim. Bana, ‘Onun arkasına kudretimiz yetmez Sarp’ dedi.’’ (Abdullah Muradoğlu / Yeni Şafak / 13. 02. 2006) Sarp Kuray; 12 Mart’ta meşhur Ziverbey Köşkü’nün meşhur işkencelerinden fazlasıyla nasibini almış önemli konuklarından birisidir. Bu konukluğu süresince pek çok ‘’bildiğini’’ de Fazlasıyla kendine saklamayı başarabilmiş birisidir, kimi askeri komutan ve senatörler aleyhine hazırlanmış bazı düzmece ifadelere zorla imza attırılmasına da direnmiş bir devrimcidir. Amerikan emperyalizmine bağımlı derin devlet çetesinin; ülkesinin en anti-emperyalist, en yurtsever devrimci dinamikleri olan genç insanlarının bu çete unsurlarınca sağlı-sollu çengeller atılarak tuzağa düşürülüp bu biçimde kullanılıp harcanışlarına karşı durmaya ve kendi kuşağının yaşadıklarını daha sonraki kuşak genç insanlarının yaşamamasını sağlamaya, ülkesinin bu yollardan teslim alınışına karşı bir tutum geliştirmeye karar verir. Bu nedenle kendilerinden önceki kuşak sosyalistlerinin kendi kuşağına yapamadıkları için gençlik deneyimsizliğiyle kendilerine yaşatmış oldukları BAŞSIZLIĞA engel olmak, kendinden sonraki kuşak gençliğine AĞABEYLİK yapmak ve yaşanmışlığından edindiği bu birikimleri onlara ulaştırabilmek amacıyla öncelikle bir grup genç arkadaşıyla bir araya gelerek YOL Dergisi çerçevesinde bu konuların teorik-pratik açılımlarını yapmaya, bu açılımları kendinden sonraki kuşaklarla paylaşmaya çalışır. İşte 12 Mart sonrası 1978 yılında kurmuş olduğu Partizan Yolu, bu özdeki yarım kalmış yapılanma teşebbüsünün adıdır. Ve Sarp Kuray; işkence altında kendilerine ihanet etmelerine rağmen vermediği bazı önemli isimleri, 12 Mart olayındaki altlık edilişi, bu altlık edilişin mekanizmalarını, ihtilalci karakterin dinamik potansiyeline rağmen bu anlamdaki zaaflarının teorik-pratik açılımlarını yaparak; bunları öncelikle 78’de birlikte yola koyulduğu kendi yakın çevresindeki çoğu kendisinden genç bir grup arkadaşıyla yazılı ve sözlü olarak AÇIKCA paylaşır. Kısacası; yola koyulduğu arkadaşlarıyla ilişkisinde herhangi bir kandırmaca- yanıltmaca, düzenbazlık- sahtekarlık bulunmamaktadır. Amacı; öncelikle 68 Kuşağı Gençliği olarak kendilerinin yaşadıkları acı yenilginin tarihi, sosyal ve mekanizmasal gerçekliğini, aynı çetecilerce yeniden tuzağa düşürüldüğünü gördüğü 78 Kuşağı Gençliğine anlatabilmek, aynı oyunun yeniden sahneye koyuluşuna engel olabilmek, önlem alabilmektir. Elinde olmayan nedenlerle ‘’geç kalmış’’tır. Gene de gece- gündüz demeden elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Çünkü ülkesi içeriden, sinsice işgal edilmekte, bu işgal Atatürkçülük ve yurtseverlik maskesi takmış emperyalizm ajan- provokatör ve ayakçı- acentelerince anti- emperyalist ülke gençliği ve ülke halklarının her anlamda bölünüp birbiriyle çatıştırılması suretiyle maskelenmek ve yeni bir askeri faşist cunta getirilmek suretiyle bu kez tamamen teslim alınmak istenmektedir. Gerçek bir yurtsever teğmen olarak çok sevdiği askerlik mesleği elinden alınmış ve rütbesiz bırakılmıştır gerçi; ancak o, yüreğinde hala bu vatanı korumaya yeminli, onurlu ve sözünün eri bir askerdir. Onu oyuna getirip ordudan ihraç edenler; kimi ülkesini işgal edenlerin maşa ve işbirlikçileri, kimi de bu şahısların yanıltıp kandırdıkları kişilerdir. Adeta haykırarak ve neredeyse tek başına koşturarak bu maskeli balodaki maskeleri indirmeye, gerçekleri göstermeye çalışır. ‘’Faik Türün’ün, İstanbul Dükalığının yönlendirmesiyle Ziverbey Köşkü denilen işkencehaneyi ve şimdilerde müze olarak kullanılan Harbiye Merkez Komutanlığındaki kan kusturucu hücreleri oluşturduğunu bilmeyen kalmamıştır. Üstelik Yıldırım Türker’in makalesinde belirttiği gibi, ‘Hasan Pulur’la yapmış olduğu söyleşide Faik Türün de, o köşkü gayet iyi bildiğini ikrar etmiştir.’ Ayrıca benim de içinde bulunduğum yüzlerce devrimci- demokrat insan, Faik Türün adlı işkenceci ile bu mekanlarda karşı karşıya gelmiştir. Onun işkencelerinden geçmiştir ve tehditlerini duymuştur. I. Ordu komutanlığına kadar yükselmiş generallerin, sıkıyönetim arşivleri ellerinin altındadır.Lafı evelemeye gevelemeye gerek yoktur. Ziverbey Köşkü adı verilen melanet yuvasında ‘Kel Eyüp’ adı verilen bir CIA ajanının bağıra çağıra ‘burası Kontr- Gerilla Merkezi’ diye uluduğunu, kendisine ‘Albay’ rütbesi verdiğini, yanındaki falakacılara da ‘Binbaşım, Yüzbaşım’ diye hitabettiğini bilmemelerine imkan yoktur. Hukuk dışı oluşturulmuş ve Kadıköy’ün merkezinde mevzilenmiş bu işkence- infaz çetesinin; kısa bir süre önce ordunun kilit noktalarında görev yapmış ve yapmakta olan generalleri, albayları, binbaşıları vb. gözlerini bağlayarak işkencelerden geçirdiğini ve Faik Türün’ün emriyle dönemin Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanının aleyhine deliller topladığını artık dağ başındaki çoban bile bilmektedir. Şimdi çıkılacak, ordu adına –üstelik I. Ordu Komutanı – bu işkenceciden, CIA uşağından ‘iyi bir vatan evladı’ diye söz edecektir. Bununla da kalınmayıp, 12 Eylül faşist darbesini yapan Amerika’nın ‘our boys’ ları Kenan Evrenler, Nurettin Ersinler, Haydar Saltuklar her bakımdan koruma altına alınacak, yaptıkları yanlarına kar kalacak ve bu korumacılık en sonunda halka bomba atan astsubaylara, uzman çavuşlara kadar genişletilecektir. Kim bu CIA güdümlü emperyalist kuklalara karşı çıkıyorsa ‘üniformalara küfür etmekle’ suçlandırılacaktır. Bu demagojiden derhal vazgeçmek gerekmektedir. Meselelerin en basit yurttaşın anlayabileceği kadar açık ve duru bir şekilde ortaya konması gerekmektedir.’' ( Sarp Kuray / 1946’dan Günümüze Ordu Gerçekliğimiz) İşte Sarp Kuray’ın 68 Kuşağının 3 Gençlik Önderinden biri oluşundan ötürü, o dönemden baki kalmış misyonuyla; bu kez 32 yaşında, bir tiyatro sanatçısıyla evli, 2 çocuk babası, kolonya ve böcek ilacı imalathanesi ve pazarlamacılığı işi olmasına; evvelce gördüğü işkence ve tutsaklığa, anne-baba ve de yakın aile çevresinin muhalefetine rağmen rahatına bakmak ve refah içinde bir yaşam sürdürmek yerine 78’de YENİDEN harekete geçişinin öyküsü budur. Ve ben gene soruyorum: Acaba Sarp Kuray’a RAHAT mı batıyor? Bu türden psikolojik bir hastalığı falan mı var? Sakın mazoşist falan olmasın? Öyle ya, belki de keyif aldığı için boyna kendi kendini eziyete, kendi başını da belaya sokup duruyordur. Bu soruların cevabını da gene okuyucuya bırakıyorum. Yalnız bir şeyi belirtmek isterim; bugün siyasi ortamımız da, sanatsal ve medyatik ortamımız da, hatta daha da ileri gidecek olursak topyekun toplumsal ortamımız hayli kirlenmiş, kirletilmiştir. Bu nedenle kimileri vardır; tüm samimiyetlerine rağmen bu kirlenmenin verdiği güvensizlikle, neredeyse öküzün altında buzağı ararlar ve bazen kendi gözlerindeki körlük derecesine ulaşmış miyopluğun farkında olamama ilkelliği içerisinde, gördüklerini de sanabilirler. Bu en masumane yanılgı türüdür. Bir de art niyetli bazıları vardır ki; ‘’kişi, kendinden bilir işi’’ misali yorumlarda bulunur ve hiçbir anlamda kendileri gibi SIRADAN olmayan, SIRADIŞI kişileri anlamak bir yana, varolabileceklerine İHTİMAL dahi vermezler. Hele hele Sarp Kuray ebatlarındaki bir sıra dışılığı anlamalarını beklemek; gerçek bir hayalcilik olacaktır. Ama bir de bazıları vardır ki…İşte en tehlikeli kategori onlardır. Onlar; Amerikancı Derin Devlet Çetesine karşı, tek başına bile olsa savaş açma yürekliliğine sahip olan Sarp Kuray’ın karşısında; çetenin piyonluğu ve borazanlığına soyunmuş olanlardır ve akla gelebilecek, hatta gelmeye de bilecek her tür demagojiyi üretir ve Sarp Kuray gibi beyni ve yüreği itibariyle tırnağı bile olamayacakları birini bir kaşık suda boğabileceklerini sanarlar. Elbette ki yanılırlar !!! Belki geçici bir süre için birilerini yanıltma becerisini de gösterebilirler. Ama cüceler, yalnızca cücedirler ve tüm Mezopotamya’nın 7000 yıllık bezirganlık balçığının topyekunu bile güneşi balçıkla sıvamaya yetmez !!! |