left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Diğer arrow ANAYASA TARTIŞMALARI VE GÜNCEL GÖREVLER
Monday, 06 February 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ANAYASA TARTIŞMALARI VE GÜNCEL GÖREVLER Yazdır E-posta
Yazar Av.Saygın Bedri GİDER   
Friday, 14 December 2007

 

 

 

 


 

 

“Görevli aktörler” tarafından toplumsal gerçeklerimizden hızla saptırılan anayasa değişikliği tartışmaları kafaları karıştırmaya devam ediyor. Bu tartışmaların ekonomik ve sosyal bir temele oturtulması ve sorunlarımızın çözüm yolunun doğru bir zeminde ve gerçekçi değerlendirmeler ışığında ele alınabilmesi için öncelikle yapılması gerekenler konusunda izlenecek yolun tespiti gerekmektedir. Artık bu yol, halk kesimlerimizi kurtarıcı aramak durumuna mahkum eden siyasi, hukuki ve sosyal zemin ve sistemlerin sorgulanması suretiyle "her rahatsız olanın" siyasallaşmasından ve tüm ülke sathındaki siyasal birlikteliğinden ve dayanışmasından geçiyor. Halk kesimlerimizin özgür örgütlü insiyatifleriyle katılmadığı siyasal düzen ve yaşamın Türkiyemizi acılı günlere mahkum edeceği gün gibi ortada: "Kaybedecek vakit yok!".

 

Günlerdir ülke gündeminde tartışılan anayasa değişikliği meselesi bilinçli-bilinçsiz yanlış sürdürülegelmekte olup, üzücüdür ki geniş anlamda kendilerine aydın rolü biçilmişler, bir iki istisna dışında meseleyi doğru zeminde ele al(a)mıyorlar. 12 Eylül Anayasası’nın yürürlüğe girdiği günden bu yana faşist-baskıcı bir düzenin hakim kılınması için oluşturulduğu birebir yaşamımızın her anında görülmüş ve aslında bu yerel sonuçlarının yanında uluslararası emperyalist kapitalizm ve onun yerli işbirlikçileri ile bunların içte ve dıştaki siyasi temsilcilerinin önünü açmaya yönelik olduğu da günbegün daha net anlaşılagelmiştir. Somutlaştırmak gerekirse, Türkiye’yi uluslararası sermayeye pazarlayan meşhur “24 Ocak Kararları”nın yürürlüğe sokulması ve daha evvel kapatılmış olan Amerikan üslerinin açılması 12 Eylül darbesinin arkasına ustaca gizlenmiş ekonomi-politik iktidar sahiplerinin amaçlarını gözler önüne sermiştir. Bu noktadan hareketle uluslararası finans-kapital ve yerli ortaklarının etki ve güdümünden bağımsız ele alınarak yapılmaya kalkılan bir askeri cunta “karşıtlığı” ve “darbecileri yargılayalım” patırtısı, darbenin arkasındaki ekonomi-politik iktidarın deşifrasyonunu, amaçlarını ve gerçek faillerinin yargılanmasını açıkça talep etmeden yapıldığı takdirde kuru gürültü olmaktan öteye geçmeyecektir.

12 Eylül Anayasası, devletin otoritesini; yalnızlaştırılıp kendisine bile yabancılaştırılan bireyin, ekonomik ve sosyal olarak ezilip sömürülen ve baskı altında tutulan sınıfların hak ve özgürlüklerinin çok yukarısında tuttuğu malumdur. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle rövanşı alınan 27 Mayıs’ın Anayasası’nda devlet insan haklarına dayalı iken,1982 Anayasası’nda insan haklarına “saygılı” hale getirilmiştir. Yani öncekinde devletin kurulumu ve yapısında insan hak ve özgürlükleri temel yapı taşı olarak alınırken 1982 Anayasası'nda bu, devletin keyfi isterse yurttaşlarına bahşettiği bir “lüks” olarak görülmüştür. Olağanüstü hal rejimlerini (sıkıyönetim, seferberlik, v.d.) düzenleyen maddeleri (md.119, md.120, md.121 ve md.122) ve yine bununla ilgili olarak kısmi bir yasama yetkisi devri sayılabilecek Bakanlar Kurulu'nun Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma ve Olağanüstü Hal'e karar verme yetkisi 1982 Anayasası'nda hukuk dışı düzenlemeler olarak “kurumsallaşmıştır”. OHAL kararları, KHK'leri ve de bunlara dair getirilen yargı denetimi kısıtlamaları hukuk devleti anlayışıyla ciddi bir biçimde çelişmektedir. Ayrıca Anayasa'nın sonunda yer alan ekteki geçici 15. madde cunta döneminde yapılmış uygulamaların ve çıkarılmış bulunan yasaların Anayasa'ya uygunluğu bakımından herhangi bir denetimi yasaklamaktadır.

 

Yine vurgulanması gereken Hukuk Devletine aykırı bir düzenleme de yargıçları atama yetkisine sahip olan “Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu"nun başkanlığına siyasi bir aktör olan adalet bakanının getirilmesidir. Bu düzenlemeyle kurul bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetmiş, siyasi iktidarın denetimine sokulmuştur. Hukuk fakültelerimizdeki anayasa derslerinde tüm bu farklar özenle vurgulanmakta olup, 27 Mayıs Politik Devrimi'nin ilerici ve özgürlükçü niteliğinin yansıması olan 1961 Anayasası'nın hak ettiği önem vurgulanmakta, 12 Eylül'ün anayasası ise izah ettiğimiz despotik ve otoriter devleti üstün tutan şekliyle “hukuk dışılığın” abidesi olarak anlatılmaktadır. Dolayısıyla hukuk fakültesi öğrencileri de ders esnasında 27 Mayıs ve 12 Eylül müdahalelerinin çok özgün farkını buradaki mukayese ile anlamaktadırlar ve bu nedenle ilerici ve devrimci karakter ekseriyetle Hukuk Fakültelerimizden hiç eksik olmamıştır. Zira 27 Mayıs müdahalesinin hangi tarihi durum ve şartlar altında gerçekleştirildiği, müdahalenin ilerici ordu gençliği merkezli olmasından ve bu gücü aldığı tarihsel devrimcilik damarından bellidir: "Ülkenin mevcut problemlerinin çözümünde yol açmak ve bu uğurda kendisinde halkı adına ve yararına görev bulmak". Her ne kadar 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları da bu amaçlarla hareket ettiklerini dile getirseler de, getirdikleri düzenle ve insan haklarına ve toplum yararına aykırı sonuçlarıyla böyle olmadıklarını göstermişlerdir.

 

1961 Anayasası'nın yapılış şekli işte bu bahsettiğimiz özgün karakter sebebiyle o anki şartların sağladığı en demokrat usulde, halkımızın yararının gözetildiği bir anayasa olmakla hukuk tarihimizdeki şerefli yerini almıştır. Anayasa yapımı için bir kurucu meclis teşekkül etmiş, bu mecliste halka ve örgütlü toplum kesimlerine temsil fırsatı verilmeye çalışılmış ve zamanın önemli fakültelerinin uzman hocalarının iştirakiyle çok doğal olarak daha sonraki ilerici ve devrimci gençlik ve işçi örgütlenmesinin gerçekleşmesini sağlayacak söz konusu anayasa yürürlüğe sokulmuştur. Çünkü 1961 Anayasası ile kişinin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ciddi manada teminat altına almış, "sosyal devlet" ilkesi gerçekleştirilmeye çalışılmış, silik de olsa sosyal adalet kavramı anayasaya girmiş ve anayasa mahkemesi tesis edilerek, yasama ve yürütmenin hukuk ve anayasaya uygunluğunun denetimi sağlanmaya çalışılmış, ülkenin hukuki, sosyal ve siyasal atılım yapmasının, insan hakları ve demokrasinin gelişiminin yaşama geçmesi amaçlanmıştır. 1960’lardan itibaren gelişmeye başlayarak 1968’de alev alan, ancak 1971 gerici müdahalesiyle tepelenmeye çalışılan devrimci gençlik hareketinin halklaşması ve çalışan/ezilen kesimlerle örgütlenerek kitleselleşmesi, yani sosyo-politik ilerleyişin hızı işte bu 1961 Anayasası sayesinde ivme kazanmıştır.

 

Şimdiki anayasa değişikliği tartışmasının başlangıç yeri tam da burasıdır. Sivil anayasa terrennümleriyle insanları kandırmaya çalışan "sivil iktidar" AKP, 12 Eylül'ün askeri anayasasını neden 12 Eylül faşistlerinin usulüyle değiştirmeye kalkmaktadır? O usule karşı olup aynı demokratik olmayan usulle anayasa yapmaya çalışmanın sebepleri bellidir. Çünkü 1961 Anayasası'nın oluşturulmasındaki gibi geniş katılımı öngören bir usulün, AKP iktidarının amaçladığı anayasayı gerçekleştirememe tehlikesi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü eğer 1961'deki gibi demokratik bir yol izlenirse, orada toplumun her kesiminin temsili söz konusu olacak ve elbette ilerici ve devrimci gelenekleriyle çoğunluğu oluşturduklarına inanmak istediğimiz Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerimizin değerli hocalarının; AKP'nin gerçekleştirmeye çalıştığı ve önemli ölçüde başardığı uluslararası emperyalizmin vatanımıza yönelik menfur amaçlarına cevaz verecek bir hukuki altyapının oluşumunu sağlayacak bir anayasa değil, en azından böyle olmayan ve 12 Eylül Anayasası'nın despotik yönlerinin temizlendiği, hak ve özgürlüklerin nispeten teminat altına alındığı ve elbette demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti niteliklerinin korunduğu ve hatta daha geliştiği bir anayasa yapma ihtimalleri yüksektir. Bu yüzden işbirlikçi AKP ve ağababaları işi şansa bırakamazlar. Esasen tartışma burada başka ve çok önemli bir boyutkazanmaktadır.
 
AKP ve taifesi, hiçbir zaman millileşememiş silik-işbirlikçi burjuvazinin ve onların yabancı ortaklarının çıkarları doğrultusunda IMF ve Dünya Bankası'nın, emperyalizmin kültürel müdahalelerinin, örgütlerinin, basın ve medyadaki ellerinin desteğiyle yaşamımızı, kaynaklarımızı, insanımızı, emeğimizi, ürünümüzü yani vatanımızı yüzde yüz zapturapt altına almaya çalışan uluslararası kapitalist emperyalizmin amaçlarına ulaşması için uğraşmaktadır. Fakat maalesef bugün 1919-1922, 27 Mayıs 1960, Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan’ın devrimci atılımları ve 1968-1969-1970 momentlerindeki ilerici ve devrimci ordu gençliği geleneğinin uzağında olan, Nato’cu fosillerin kuşatmasındaki Ordu'ya ve Cumhuriyet Mitingleri'ne rağmen ezilmekten beter olan kof, “sözde ulusalcı” takım, AKP ile sadece laik-antilaik çerçevesinde kapışmakta ve koskoca bir anayasa tartışması türban eksenine çekilmekle, güzel ülkemiz ve halkımız inanılmaz çirkin bir oyuna getirilmeye çalışılmaktadır. Koca Türkiye Cumhuriyeti'nin meselesi türban ve başörtüyü esas alan dar bir laiklik tartışması değildir.

 

Mesele; örneğin Zafer Üskül isimli AKP “vekilinin”, Atatürk ilkelerinin, devrim yasalarının ve kurucu unsurların garantörlüğünün anayasadan çıkarılması ve "nötr, tarafsız bir anayasa" yapılmasına yönelik önerisiyle, Cumhuriyet’in tarihi kazanımlarının sorgulanması ve giderek ortadan kaldırılmaya çalışılması meselesidir. Bu önerinin vurmak istediği hedef, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniter yapısını, aşağıda izah edeceğimiz şekilde yok edecek hukuki zemini yaratmak ve kurucu unsurların koruma, kollama, sahip çıkma geleneğine son vererek, Türkiye’yi uluslararası sermayenin ve ordularının hiçbir engelle karşılaşmadan at oynatacağı bir alan haline getirmektir. Oysa, Anayasa Profesörü olan inkarcı Zafer Üskül, bir anayasal metnin ideolojisiz olabilmesinin hukuk ve siyaset bilimleri tekniği bakımından imkansız olduğunu ve Türkiye’de devletin ve anayasa meselesinin vücut buluşunun kendi orjinimizdeki ordu-millet-devlet sınıfları realitesinden kaynaklandığını çok iyi bilmektedir. Buradaki soru şudur: Bu mantık Atatürk ilke ve devrimlerini ve kurucu unsurların varlığını anayasadan çıkarıp yerine ne ikame edecektir? Tamamen liberalizmin ana unsur olduğu bir anayasayı mı? Asıl unsuru siyasal islam olan bir anayasayı mı? Bu ikisinin karışımını mı? Yoksa kendimizi “Zafer Hocaefendi"ye ve o çok “demokrat” partisine teslim edip tek bir soru bile sormamıza, dolayısıyla müdahale etmemize gerek olmayan bir anayasayı mı?

 

Bu anayasa tartışmasında nirengi noktası, çok açık şekilde; genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ordu-millet-devlet sınıfları gerçekliğinin, devletin niteliklerini ve mevcudiyetini koruma ve kollama görevinin ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağıyla ilgilidir. Her ne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri, örneğin 27 Mayıs 1960’taki durumundan çok uzakta, Türkiye halkından ve sorunlarından koparılmış olsa da kök itibariyle Kuvayi Milliye'ye aittir ve karakterini tam bağımsızlıkta ve halkının mutluluğunda bulmalıdır. Aksi halde bindiği dalı kesmiş olur. Çünkü bu orduyu Burjuva sınıfı değil Türkiye halkı kurmuştur. Şayet bu temel özelliğini inkar eden şer odaklarını ve sızıntıları temizleyemiyorsa, Türkiye Halkı 1919'da ve devamında yaptığı gibi bu temizliği de başarıyla yerine getirecektir. İlk kuvayi milliyeciliğimizin; “Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, halkın ve devletin bağımsızlığını koruyacak (silahlı) kuvvetlere (onlar) emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve halkın araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, "ordu" adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki, yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya halkın kendisine kalıyordu... İşte buna KUVÂ-Yİ MİLLİYE diyoruz...” (Gazi Mustafa Kemal- TBMM gizli celse zabıtları, Cilt 1.S.6) tespitinden hareketle, onların bıraktığı yerden başlayıp, ancak bu kez karşı-devrimlere (...DP, 12 Mart, 12 Eylül, AKP...) fırsat vermeden, 1919'ları güncelleyerek yolumuza devam edeceğiz... Bu birikim 1919’un kurtuluş ateşinden, 27 Mayıs 1960 ilerici ordu gençliğimizden, 1968 ve 1978 devrimci sivil-asker gençlik ve halk hareket konaklarından süzülerek gelen çok öz bir birikimdir. Bugün AB ve ABD'nin; “anayasanızdan Milli Güvenlik Kurulu'nu çıkarın” dayatmasının altında özce bu yatmaktadır. Elbette askeri yönetimlerden medet umacak fikirde ve durumda değiliz. Medet halktadır. Halkın, iç ve dış şer cephelerini tasfiye eden örgütlü mücadelesiyle kendi iktidarını tesis etme meşruiyetindedir.

 

Söz konusu anayasa değişikliğinde yer alan can alıcı düzenlemelerden bir diğeri, demokrasinin varolabilmesi için birbirinden bağımsız olmaları, birbirlerine etki etmemeleri zorunlu olan egemenliğin halk adına kullanımının vücut bulduğu yasama, yürütme, yargı erklerinden yargının pozisyonunun olumsuz anlamda değiştirilmek istenmesidir. Olumsuz değişiklik somut olarak şudur: Demokrasinin can damarı olan Hukuk Devleti ilkesi, otoriteyi ve yaptırım gücünü elinde bulunduran devleti kişi ve toplum karşısında keyfilikten men etmeyi ve devletin hukuka uygun hareket etmesini düzenleyen ilkedir. Bu ilke uyarınca “İdarenin tüm eylem ve işlemleri hukuka, yani yargıya tabidir. ”Amaç, vurguladığımız gibi devletin birey ve toplum üzerinde keyfi eylem ve işlemde bulunmasını engellemektir. Yukarıda bahsettiğimiz “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”nun tarafsızlığının ve bağımsızlığının esas olması gerektiği gibi, idarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyen “İdari Yargı”nın da diğer tüm yargı organlarının varlığındaki gibi bağımsız ve tarafsız olması bu ilkenin sonucudur. Ancak AKP tasarısı, İdari Yargı’nın tepe noktası olan Danıştay Kurumu'nun üyelerinin bir kısmının tayinini yasamanın, yani meclisin yetkisine vermektedir. Böylece Türkiye’deki tüm idari kurumların yani devlet organizasyonunun, Yürütme’nin (Bakanlar Kurulu’nun) hiyerarşik altı olduğu ve Bakanlar Kurulu’ndan bağımsız hareket edemeyeceği ve yasamanın da (T.B.M.M.) yürütmenin güdümü ve idaresinde olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin herhangi bir yerinde herhangi bir devlet idaresinin haksız eylem veya işlemine maruz kalan kişinin hakkını arayacağı yargı mercii, kendisine hukuksuzluk yapanların hamisi durumundaki yasama erkinin tayin ettiği yargıçların oluşturduğu bir kurum olacaktır. Peki, halk kimi kime şikayet edecektir?

 

Yine aynı şekilde Anayasa Mahkemesi'nin de yapısını bu şekilde değiştiren tasarının taşıdığı amaç; AKP’yi bir diktatorya haline getirmektir. Yasama’nın işlemlerinin anayasaya ve hukuka uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemesi’nin bir kısım üyelerinin atama yetkisinin Yasama erkine tanınması demek, somut anlamıyla meclisin çıkardığı kanunların denetiminin, kanunu çıkaran meclisin atadığı yargıçlarca yapılması anlamına gelir ki, bu değişiklik tam anlamıyla Hukuk Devleti'nin yok edilmesini sağlamaya yöneliktir. “Sivil iktidar” AKP, demokrasinin yerine kendi otokrasisini getirmenin peşindedir. Bu, en hafif ifadeyle dayatmacılığın, zorbalığın hukuki zeminini hazırlamaktır. Tasarı, iyi kötü yönleriyle işleyen, bağımsızlık ve tarafsızlık ekseninde hayatta yerini bulma amacında olan “Hukuk Devleti” yerine, “AKP hukukunun devleti” ni inşa projesidir.

AKP’nin anayasa değişikliği projesinde yer alan hususlardan diğer biri de “demokrasiyi geliştirme” adı altında lanse edilen yerel yönetimlerin mali, idari, siyasi insiyatiflerinin geliştirilmesidir. Diğer bir deyişle “Üniter Devlet” özelliğinin zayıflatılması, egemenliğin kullanım biçiminin bir başka şekilde değişikliğe ve zaafa uğratılmasıdır. Değerli bilimkadını Prof.Dr.Birgül Ayman Güler’in www.yayed.org ve vatanpostasi.org adlı sitelerde yayınlanan 22/09/2007 tarihli makalesinde konu siyasi ve mali boyutlu uluslararası unsurlarıyla izah edilmeye çalışılmıştır. Taslaktaki değişiklik teorik olarak demokratik bir yaklaşım şeklinde gözükse de kısa bir tarih ve Dünya konjonktürü analiziyle, kazın ayağının öyle olmadığı görülecektir: Yerinden yönetim tezi, İsviçre, Amerika, Almanya ve diğer bazı ülkelerde federasyon ve konfederasyon görünümünde hayata geçirilmiş siyasi bir olgudur. Kural olarak elbette büyük bir ülkenin küçük bir coğrafyasında yaşayanların bizzat kendilerini yönetecek özerk bir sisteme sahip olmaları; yerel sorunların daha hızlı çözümü ve demokrasinin temsili tezahürü yerine doğrudan tezahürünün sağlanması bakımından önemli hatta gereklidir.

 

Ancak ülkemizde Osmanlı İmparatorluğu zamanında adem-i merkeziyetçilik olarak Prens Sabahattin ve çevresinin savunduğu bu tezin, İttihat ve Terakki karşıtı, İngiliz destekli Hürriyet ve İtilaf Fırkası (ki en etkin ve önemli liderlerinden biri işbirlikçi Damat Ferit Paşa’dır) tarafından kabul edilmiş olması, meselenin faydasını tartışmadan önce, mecburen bizleri kuşkuya itmektedir. (Esasen liberalizm fikrini benimseyen Hürriyet ve İtilaf Fırkası geleneği, tarihi damarını Cumhuriyet devrinde CHP’ye karşı Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka ve Demokrat Parti bünyesinde yer alarak sürdürmüştür. Bu damar hep ekonomik olarak dışarıya düşkün olmuş ve siyasetlerinde de bunu hep ispat etmiştir. Hiçbir zaman bağımsızlıkçı bir vasfı kabul etmemiş, kendine ait olmak ve kimseye bağımlı olmadan kendi başına gelişmek fikrine cesaret edemeyen korkaklık, siliklik ve yurdumuzdaki işbirlikçi geleneğin timsali olarak tarihte ki yerini almıştır.) Çünkü daha sonra emperyal politikalarıyla 1. Dünya Savaşı’nda memleketimizi sömürmeye gelen ve büyük acılar çekmemize sebep olan İngilizlerin ülkemiz politikasına sokmaya çalıştığı bu sistem, esasen onların emellerinin kolayca gerçekleşmesini sağlayacak bir yönetim biçimi olarak bilincimizde yer etmiştir. Şayet hayata geçseydi, Sevr Anlaşması'nın uygulanabilirliğini kolaylaştıracak bir siyasi ve idari sistem olarak tarihte yerini alacak olan adem-i merkeziyetçilik, günümüzdeki adıyla “yerinden yönetim” erklerinin güç ve yetkilerinin arttırılması; bahsettiğimiz şartlar çerçevesinde uluslararası emperyalizmin “böl-parçala-yerelleştir-özelleştir-yönet” siyasetinin hukuksal ve politik ifadesidir.

Bugün ABD’nin resmi meclis kararlarıyla Irak’a dayattığı, her etnik ve dini topluluğun bölünmüş şekildeki federasyonlarda yaşamaya zorlanması ve bunun kabulünü mümkün kılmak için her gün yüzlerce kişinin öldürülmesi, bu emperyalist planın vahametini kuşkuya yer bırakmayacak şekilde doğrulamaktadır. Demek ki emperyalizm tehdidi altındaki coğrafyalarda “demokrasi” kisvesi altında, ucu federatif yapılara çıkan hukuki ve siyasi değişim istemlerinin hizmet edeceği yer açıktır: Küresel sermayeye bağlı siyasi merkezler ve hatta giderek kent-şirket devletçikler… Şu an Dünya’yı kana boğan ABD siyasetinin kaynaklandığı meşhur Huntington’un teorize ettiği “medeniyetler çatışması, mikro milliyetçilik ve mikro kültürcülük-çok kültürcülük” sosyo-politik tezi tüm bu tespitlerimizi kuşkuya yer olmayacak şekilde ispatlamaktadır. Bunun hayata geçirilişini Avrupa’nın göbeğindeki Yugoslavya’nın birbirini boğazlamasında da, Dünya’nın başka yerlerinde de görmüştük.

 

Uluslararası sermayenin küreselleşme siyasetinin merkezleri aslında, önüne hedef olarak koyduğu ulus-devletleri parçalayarak, parçaladığı yer ve yapıları kendilerine bağlamayı ve çıkarlarına uygun olarak tanzim etmeyi amaçlamaktadırlar. AKP’nin Anayasa Taslağı “Demokrasiyi geliştirmek ve güçlendirmek” iddiasıyla (siyasal İslamcıların demokrasi havarisi kesilmeleri = ılımlı İslam gerçeği) bu projeye altlık olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Bu sahte “sivil toplumcuların”, ”Devleti sivil güçler yönetsin” çığırtkanlığının asıl amacının emperyalist projelerin hayata geçirilmesini sağlamak olduğundan artık kuşku duyulmamalıdır. Çünkü onların halkımıza dayattığı "sivil güçler" ideası işçinin, köylünün, memurun, ezilenin, hor görülenin, ötekileştirilenin, Türk, Kürt, Alevi, Sünni... tüm halkımızın durum ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için biraraya geldiği gerçek sivil güçler değil, satın alınmışlarca organize edilip illizyonla sahneye konulmuş turuncu, sahte sivil güçlerdir.

Ancak bu tespit şu tartışmayı da önemli ve gerekli kılıyor. ”Bir taraf” öyleyken, ”diğer taraf” nasıl? ”Diğer taraf“ elbette sırtını cuntalara dayayan, suni, içi kof ulusalcılık tezgahıdır. Halka dayanmayan, özüne halkın ekonomik, sosyal ve siyasal problemlerini koymayan, sol görünmeye çalışıp milliyetçi/şoven söylemlerle, İlhan Kesici gibilerle sağ vuran CHP kastından; Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtiren, geçmişi ve bugünü kirli-karanlık, Kürt ve sol düşmanı MHP yöneticilerinden; son dönemi fethullahçı olan Derviş ithalatçısı Ecevit’in mirasçısı DSP’den ve bunların piyasadaki yazar-çizer, aydın kesiminden oluşan bu kof ulusalcılığın ülkeyi vardıracağı yer, şu izahtan anlaşılacağı üzere ancak koca bir felaketler silsilesi olur. İşte bu sahte sivil toplumcularla kof ulusalcılar, Türkiye halkıyla tenis oynar gibi oynamaktadırlar. Yüreği yurdunun bağımsızlığı ve halkının mutluluğu için çarpanlar, aslı “demokrasi aldatmacası-cunta yutturmacası” olan bu “kaç, ben kurtarayım” oyununa gelmeyeceklerdir. Buna sonuna kadar inanıyor, halkımıza güveniyoruz.

 

1919’da Mustafa Kemal’lerin, 1970’lerde Denizlerin, Mahirlerin, Ulaşların önünde set olduğu sömürgeciler ve ülkemizdeki ortakları Anadolu’dan sağ çıkamayacaklar, Türk ve Kürt halkımızı birbirlerine düşman edemeyeceklerdir. Bu coğrafyanın insanı, sırtına giydirilmek istenen ateşten gömleği sahiplerine iade etmeyi bilecek birikimde, güçte, karakterdedir. Çünkü bizler; “gelin canlar birlik olalım, birlik içinde dirlik olalım” ruhuyla yoğrulup, ”yarimizden gayri her şeyimiz ortaktır” ve “komşun açken tok yatamazsın” gelenekleriyle vücut bulduk. Yeter ki hatırlayalım, hatırlatalım ve bu mirasa sahip çıkan ellerimizle, aklımızla, yüreğimizle; Anadolu Şairi Ahmed Arif’imizin dediği gibi; ekmek ile aş ile, tırnak ile diş ile yılmaksızın dayana dayana onurlu bir gelecek kurmak için üzerimize düşen sorumluluğun bilincine varalım. Bugün halkımızın; ilericilerin, yurtseverlerin, devrimcilerin önündeki temel görev budur.

 

Maalesef şu an tüm halkımıza ulaşma imkanlarımızın kısıtlılığı önümüzdeki büyük sorunlardan biri olarak varlığını sürdürse de ilerici-devrimci ruhumuz ve tarihin bize yüklediği onurlu görevler, her defasında bizi meselelere daha kuvvetli sarılır hale getiriyor ve bu ruhumuzla övünmemize de vesile oluyor. Demek ki tarihin her döneminde ortaya çıkan bizler, köklerimizden aldığımız sönmez ateşle tarihi buraya getirdiğimiz gibi, ileri, daha ileri de götüreceğiz.

 

 

 

                                                                                                              

 

                                                                                                                    Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Bu e-posta adresi spam korumalıdır. Lütfen JavaScriptleri etkinleştirin.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ANAYASA TARTIŞMALARI VE GÜNCEL GÖRE... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right