left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dilek Özbek arrow 8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
8 Mart Dünya Kadınlar Günü Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Wednesday, 08 March 2006

 Farkında mısınız bilmem; ama sanki Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘’sermaye’’ tarihçesi,Image

Neredeyse başından itibaren İngiliz ırkçı kafatasçılığının somut bir örneği gibi… Dünyadaki bütün milliyet, ırk, cins ve inançtaki insanları; sırf insan oldukları için kardeş, dost ve eşit görmeye yatkın düşünce ve hissediş tarzımın Orta- Doğu’lu yanı mı bana böyle sezdirtiyor bilmem ama, sanki biraz kurcaladığımda Amerikan tarihine dair her olay ve olgunun altından

bir ‘’ari ırk’’ fenomeni, pis pis sırıtıyor bıyık altından…

Gerçi her geçen gün tipimden hiç de belli olmayan Orta- Doğu’lu damarım; kendimizi toplumca, sembolü AYI olan Amerikan emperyalizmi karşısında ARMUDUN İYİSİ gibi hissetmeme neden olmuyor dersem yalan söylemiş olmam.

Neyse, ben en iyisi lafı daha fazla döndürüp dolaştırmadan sadede geleyim.


8 MART’IN TARİHÇESİ:

1857 yılında Amerikalı tekstil işçisi kadınlar, çalışma şartlarının düzeltilmesi ( 12 saatlik işgününün 8 saate indirilmesi, eşit işe eşit ücret uygulanması) için grev yaptılar. Bu grevin, daha sonrasında Amerikan Kuzey- Güney (kölecilik karşıtı-köleci) iç savaşının başlangıç sinyallerini de bünyesinde taşıyan hızlı bir dönüşüm sürecine tekabül etmesi de olayın bir diğer yanıdır. O yılların Amerika’sı; bir yanda Güneyli büyük ve zengin arazi sahiplerinin, arazilerine daha ziyade ‘’beyaz altın’’ da denilen pamuk ekip-biçtikleri, bu üretimi de Afrika kökenli siyah ırk mensupları ile topraksızlaştırıp fakirleştirdikleri ve köleleştirdikleri Kızılderili ırk üzerinden sürdürmekte oldukları ‘’köleci’’ üretim modelini, diğer yanda kuzeyli vahşi kapitalist girişimcilerin hızla sanayileşme ve gene aynı ırk mensupları ile kölecilikten kurtarıp ucuz işçileştirmesine dayalı ‘’yeni’’ ve kelimenin her anlamıyla VAHŞİ ‘’kapitalist’’ üretim modelinin henüz bir arada varlık gösterdiği, ama giderek bir arada yaşayamaz olduğu bir kabuk değiştirme sürecidir aynı zamanda… Bir yandan 1840’da Avrupa, Çin ve Latin Amerika’dan gelen yoğun bir sefillik göçü, öte yanda ‘’altına hücum’’…

Tıpkı kapitalistleşme sürecinin daha önceki en bilinen örneği olan Fransız Devrimi’nde olduğu gibi; bir yandan demokrasi ve insan hakları tartışmaları yoğun bir biçimde yaşanırken, bir yandan eski toplumsal statüler de süratle değişiyor, yasama ve yürütme organları, el değiştiriyor; yargı, birbirine zıt uygulamalarda bulunuyordu. Gene Avrupa’daki örneklerine benzer bir biçimde, bir evvelki üretim- yönetim modeline karşı duyulan tüm öfke ve huzursuzluğu arkasına alan kapitalist sınıf, hem kendi çıkarına olan bu değişimin kitleselliğini ve savaşa süreceği askerlerini bu yoldan yanına çekmiş oluyor, hem de en ucuz işgücünü bu yolla temin ediyordu. 1860’da Amerikan iç savaşı başladı. Bilinen adıyla, Kuzey- Güney Harbi. Bir diğer bilinen yanıyla köleliğin kalkmasını savunanlarla, sürmesini isteyenler arasındaki bir iç- savaş…

Kiminin köleyken olduklarından bile daha geri bir yaşam standardına mahkum edildikleri Amerikan işçileri, daha kapitalizmin başlangıcında hem ırk, hem cins, hem de sınıf ezilmesini katmerli sömürü olarak bir arada yaşayarak öğreneceklerdi. Hem de yaptıkları bir hak arama grevinde diri diri yakılarak…

50 yıl sonra, 8 Mart 1908’de kadınlar, 8 saatlik işgünü, oy hakkı, çocuk işçilerin hakları talepleri için bu kez Chicago’da sokaklara çıktılar. Üzerlerine ateş açıldı, 140 kişi öldü.

Amerika’da sınıfın yapısı gereği ırka da dayalı bir ‘’sınıf çatışması’’ yaşanırken, bizde ‘’sınıfsız çatışmalar’’; ya da pre-kapitalist dönemin kandaşlık esaslı ilkel komünarlığını temsil eden Meşrutiyet savaşçılarının, kapitalist- emperyalizmce kuşatılmış tefeci-bezirganlığı temsil eden Osmanlı Padişahlığıyla çatışma ve alt-üstlükleri yaşanıyordu.

1910 yılında yapılan 2. Uluslar arası Sosyalist Kadın Konferansında, Alman sosyalisti Klara Zetkin’in önermesiyle 8 Mart, sembolü ekmek ve gül olan Dünya Kadın Günü olarak kabul edildi. O gün bugündür, kadınların cins ayrımcılığına karşı tavır alışının sembolü olarak, tüm dünyada giderek daha yaygın bir kabul gördü.

İşte, o gün söyledikleri şarkı; hele bir kulak verin, öyle güzel ki!!!

 

EKMEK ve GÜLLER

Omuz omuza yürüyerek gelirken bizImage

bu güzel günün içinden;

Aydınlığıyız tüm parlaklığıyla

doğarken güneşin

Biz,

bir milyon kararmış mutfak

ve bin gri fabrika çatısı hep birden!!

Çünkü şarkısını söylediğimizi duyuyor halk,

Ekmek ve Güllerin.

Omuz omuza yürüyerek gelirken biz,

Erkekler için de savaşımız… Kadınların çocuklarıydı onlar,

Biz,

yine analarıyız

doğumdan, yaşamın sonuna kadar

Ter dökmekle geçmeyecek günlerimiz. Yüreklerde aç gövdeler gibi,

Ekmek de verin ama,

Gül de isteriz.


Omuz omuza yürüyerek gelirken biz,

geçiyor şarkılarımızdan

sayısız ölmüş kadın haykırarak

eski türküsünü ekmeğin.


Kölelikten tadını bilmedi ruhları

sanatın, sevginin, güzelliğin.

Evet, hem ekmek için savaşımız,

Hem de güller için.


Daha güzel günleri getiriyoruz,

omuz omuza yürüyerek.

Kadınların baş kaldırması,

insanlığın başkaldırması demek.


Artık yok kölelik ve tembellik,

bir yatana on kişilik ekmek,

Paylaşılacak güzellikleri yaşamın

Ekmekle güllerle,

Güllerle ekmek .

 

EKMEK KAVGASI; İnsanın oluşundan beri, kimi zaman doğaya, kimi zaman başka insan evlatlarına karşı verdiği, vermek zorunda olduğu- kaldığı bir kavga… Sınıflı toplum oluştan beri, bir de üretim araçlarını elinde tutan sınıflara karşı vermek zorunda bırakıldığı bir kavga bu insan evladının…

GÜL KAVGASINA gelince; işte orada işler biraz daha çetrefilli; çünkü, yalnızca sınıfsal bir altediliş yok kadının yaşamında. Başka bir alt ediliş daha var, cins olarak alt ediliş; hangi sınıftan olursa olsun, hangi etnik köken, hangi dini inançtan olursa olsun, evrensel bir alt ediliş daha var. İşte ‘’ gül’’ de onun sembolü.

Ne güzel düşünmüş Clara Zetkin; sosyalizmin neredeyse asırlık çınarı, en mücadeleci kadınlarından biri… Öyleyse, hadi onu da tanımaya çalışalım kısaca:

 

KLARA ZETKİN (1857- 1933)Image

1857 yılında Almanya’da doğan Zetkin; babası köy öğretmeni olduğu için,

köy yaşamını yakından tanıdı. Okul döneminde Marx ve Engels’in öğretileriyle

tanıştı. İşçi toplantılarına katıldı ve partinin çalışmalarını tanıdı. Özellikle adını, kadın işçilerin mücadelesiyle duyurdu. 1878 yılında, Almanya’da sosyalist partinin yasaklanması üzerine, partinin illegaliteye geçmesiyle, Clara Zetkin de yurtdışına çıktı. Uzun bir süre,

Fransa’da, sonra İsviçre’de göçmen olarak yaşayan Zetkin, sadece kadınların değil, tüm ezilen emekçilerin kurtuluşunu istiyordu. 1895’de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin sol Kanat üyelerinden birisi olarak Studgart’taki Basın İşçileri sendikasının da önde gelen isimlerinden birisiydi. Terziler ve Tekstil İşçileri Sendikasını aynı yılda aktive eden Zetkin,

1896’da bu sendikanın ve Sosyalist Kadınların Uluslar arası Büro’sunun Sekretaryalığına Getirildi. Bu arada şunu da belirtmekte fayda var; o sıralar Almanya’da kadınların sendika üyesi olması yasal değildi.


Zetkin, 1915’te Sosyalist Kadın Konferansını organize etti. Alexandre Kollontai’la birlikte, kadına yönelik cins ayrımcılığına ve burjuva feminizmine karşı mücadele etti. Bu arada SPD içinde de, Rosa Luxembourg’la birlikte sol kanadın başını çekiyorlar ve Kautsky tarafından merkez olarak gösterilen revizyonizme karşı da mücadele veriyorlardı.

Savaş sırasında, ileriki yıllarda nasyonalistler tarafından hunharca katledilecek olan Rosa Luxembourg ve Karl Liebktnecht ‘le birlikte Spartakistlere katıldı. 1920’de, Partinin Uluslar arası Kadın Sekreteryasının delegelerindendi ve 1921’de Komünist Enternasyonalin yönetici komitesinin içinde yer aldı. Fakat, 1924’ten, öldüğü 1933 yılına dek Rusya’da yaşadı.

Bir inanca neredeyse adanmış, yaklaşık 50 yıl… Ekmek ve Gül mücadelesiyle tüketilmiş

onurlu bir yaşam kavgası, kavga yaşamı…

Saygıyla anıyorum.

 

Ne diyor hani şarkıda? ‘’Kan ve gül,

Gül ve diken

Sevgim ve sen…’’

Biraz açalım o zaman şu ‘’gül’’ hadisesini de, bakalım ne göreceğiz?


Toplumların gelişim seyrini dikkate aldığımızda, tarihteki ilk ‘’alt ediliş’’, sürü toplumu aşamasında, kadının erkek tarafından alt edilişidir.

‘’En sonunda, kadın alt oldu. Fakat bu, kandaş eşitliğin içinde açılmış bir gedikti. Kadın sindirilirken, gelecek kuşaklara, toplum içinde bir insanın ikinci ve alt edilebileceği öğretilmiş ve sindirilmişti. Seçkin kişiler, kadına karşı kazandıkları zaferle, toplumda artık eskisi kadar hür ve eşit olmayan insanların bulunabileceğini, ezilebileceğini, sömürülebileceğini ahlaklaştırdılar.

Yeni üretim gelişmeleri, seçkinler çevresinde ve emrinde yanaşma, çeri, çoban güruhlarının beslenebilmesine elveriyordu. Artık köle edinilebilirdi.’’

(Tarih, Devrim, Sosyalizm / sf 193 / Kadının altedilmesi / Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 1965)

Bu tabii ki tüm dünya ölçeğinde bir günde ve birdenbire olup bitivermiş, tamamen tamamlanmış bir şey de değildir. Kadının en önce alt edildiği topraklar, medeniyete en öncelikle geçilen topraklar; yani Mezopotamya’dır. Mezopotamya, bir yanıyla toplumsal olarak bizim de hikayemizdir. Ancak, aynı zamanda Mezopotamyalaşmayışın Selçuklu ve Oğuz boyları da bizim hikayemizdir.

XIV-XV.ncı yüzyılda yazılı hale getirildiği söylenen, ancak daha öncesine ait Dede Korkut Hikayelerinde çizilen kadın tipi; anahanlığın henüz tamamen alta düşmediği bir kültürün ve Şamanizmin izlerini taşıması açısından ilginçtir. Buradaki kadın tipinde, şimdinin kibarca ‘’eş’’ leştirilmiş diyebileceğimiz, ancak ‘’eş’’ kelimesinin dürüstçe kullanımında içermesi gereken ‘’ eşitlik’’ içeriğinden yoksun oluşundan ötürü, okurların affına sığınarak ‘’karı’’laştırılmış kelimesinin daha doğru betimlediği kadın tipinde aranan özelliklerden hayli farklı özellikler de aranmaktaydı sevilecek ve gerçekten eş olacak kadında…

Şöyle ki:

‘’ Güzellik, asalet, zeka, akıl, iyi yetişmiş ve eğitimli olma, devletin en üst makamlarını temsil edebilme, muktedir olma, iyi ata binme, silah kullanma, savaşabilme, gibi özelliklerin yanı sıra, yardımseverlik, cömertlik, sadık ve eşine yardımcı bir hayat arkadaşlığı, Türk kadınının ortak özellikleri olarak görülmektedir.’’ (Hamiye Duran, hbektasgazi.edu.tr)

Destan deyip geçmeyin. Çünkü ‘’ destanlar, halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir.’’ (Banarlı, 197:2) O nedenle anonimdirler. Bir de, sınıflılığa tekabül eden ‘’yazı’’ öncesinin ‘’yazısız’’ ama ‘’kandaşlığa’’ daha yakın ‘’tarih’’idirler. Öyleyse; destan deyip geçmeden, bu yazısız tarihin bizim toplumumuza dair bilgi dağarcığımdaki sınırlı öz kaynaklara göz atarak irdelemeye çalışalım olayı bir miktar…

‘’Destanlarda, kadınlar arasında tıpkı erkek teşkilâtına benzer bir teşkilâtlanma söz konusudur. Erkekler, kırk yiğidi ile kadınlar, kırk ince belli kızı ile hareket ederler. Bu kızlar tıpkı hanların ve han oğullarının yanında bulunan yiğitler gibi soylu bey kızlarıdır (s.107). Asildirler, ata binerler, ok atar, savaşır, dövüşür, aman dileyeni affeder.

Dirse Han’ın eşi, oğlunun ilk avını kutlamak için hazırlık yapar. Fakat oğlunu Dirse Han’ın yanında göremeyince şaşırır, yaralı ya da esir olabileceğini düşünerek eşine şöyle seslenir:

Han babamın katın ben varayım

Ağır hazine bol leşker alayım

Azgın dinlü kafire ben varayum

Paralanup kazılık atumdan inmeyince

Yinüm ile alca kanum silmeyince

Kol bud olup yir üstine düşmeyince

Yalunuz oğul yollarından dönmeyeyim...”(s.87).

Sonunda dayanamaz, bidevi atına biner, kırk ince belli kızı yanına alır ve oğlunu aramaya gider.

Burla Hatun, oğlu Uruz’un esir olduğu boyda; oğlunu kurtarmaya giden Kazan’a kırk ince belli kızını da yanına alarak savaşta yardıma gider. Savaşı lehlerine çevirir.

“... kararı kalmadı kırk ince billü kız oğlanıyla kara aygırun tartdurdı, butun bindi, kara kılıcın kuşandı, başum tacı Kazan gelmedi diyü izin izledi.”(s.173).

“... Boyı Uzun Burla Hatun kara tuğın kafirin kılıçladı yire saldı. Tekür alındı.”(s.176).

Selcen Hatun ise, iki koşa yay çeken, attığı ok yere düşmeyen bir kadın kahramandır. O da Kanturalı’yı savaşarak kurtarır, hatta ilk harekete geçen de kendisidir.

“Selcen Hatun at oynatdı ... karımun basdı, kaçanın kovmadı, aman dileyeni öldürmedi... kılıcının balçığı kan odaya geldi (s.194).

“Bir bölük kaza şahin girmiş gibi kafire at saldı, bir ucından kırup kafiri ol bir ucına çıkdı... Bir ucına dahı kendü girdi, kılıç tartup yorıdı, kafir başın kesdi, yağı basıldı, düşman sındı.”(s.196).Erkeğin kadında aradığı bu kuvvetli olma ve kahramanlık vasıflarını kadın da erkekte arar ve erkeği çeşitli şekillerde dener. ‘’ (a. g. e)

Buraya değin Dede Korkut destanından izlediğimiz kadını, bu kez de tarihî kaynaklardan izlemeye çalışalım.

Türklerin, İslâm medeniyeti dairesine girmesiyle birlikte, sosyal yaşamları da değişmiş ve buna paralel olarak atlı bozkır kabile topluluğu, göçebelik konağının kandaş akıncı ilbleri olan ilkel komünarları, oturganlaşarak, kentli, sınıflı medeniyete dönüştüler. Camii ve medrese çevrelerinde kütüphaneleri, şifâhaneleriyle meşhur kültür ve medeniyet merkezlerine sahip oldular. Özellikle devamında Oğuzların Kayı boyundan en sonuncu ilkel komünacı kandaş aşıyı yiyerek son kez rönesansa uğrayıp Osmanlılığa dönüşecek olan Anadolu Selçukluları dinî, askerî, fikrî, ilmî, siyasî, iktisadî gelişimin hızla yaşandığı dönemdir.

‘’Bu devirde ortaya çıkan dinî ve fikrî bazı cereyanlar (Mevlevilik, Bektaşilik) toplumumuzda hâlen etkisini sürdürmektedir.

Eski Türk hukukunda kadın, çok yüksek bir mevki ve siyasî haklara sahiptir. Göktürk kitabeleri, “Türk tanrısı Türk milleti yok olmasın diye babam İlteriş kağan ile anam İl-bilge Hatunu gönderdi.” ifadeleriyle kadının yüksek mevkiini meydana koyar. İslâmiyet’in kabulünden sonra da Karahanlı ve Selçuklu dönemlerinde kadın hukukunda hiçbir değişiklik olmamış, kadınların siyasî, içtimaî ve hukukî mevkileri asırlarca devam etmiştir (Turan, 1969: 240).

On dördüncü asırda kadınların erkeklerden kaçmadığı, birlikte olduğu, erkeklerin kadınlara kul ve köle gibi hizmet ettikleri İbn-i Batuta Seyahatnamesinde de geçmektedir. (İbn-i Batuta, 58) Bu tespit kadınların mevkilerini göstermesi açısından oldukça önemlidir.

İbn-i Fadlan Seyahatnamesi’nde “kadınlar, erkekler gibi muharebe ederler, çeviktirler, at üzerine sıçrayarak binerler, kolları kuvvetlidir” diyerek kadınların savaş kabiliyetini tespit eder (Şeşen, 1995: 112).

Nizamü’l-mülk’e göre, Acem hükümdarları kadınlara siyasî rol vermezken, Türkistan hanları, bütün devlet işlerinde hatunlarla müşavere eder ve onların fikirlerini diğerlerine üstün tutarlardı. Selçuklu sultanları da hatunun fikirlerine önem verdikleri için vezirler, hatunlar ile iyi geçinip onları memnun etme yoluna gitmişlerdir. Yine bu dönemde kadınların siyasî gücünden faydalanmak isteyen atabeyler ya kızlarını şehzadelerle evlendirmiş ya da onların anneleriyle evlenmişlerdir.

Yönetimde ve hayatın her cephesinde rol alan Selçuklu hatunları arasında Tuğrul Bey’in eşi Altuncan, Alpaslan’ın kız kardeşi Gevher, Melikşah’ın meşhur eşi Terken ve yeryüzü melikesi unvanını taşıyan Sultan Sencer’in hatunu Terken, bunların en meşhurlarıdır. Ayrıca Ermenşahlarda Naibe İnanç Hatun; Mısır’da Şecerü’d-dür; Kirman Kutluk Devleti’nde Kutluk Sultan, Sevinç Türkân; Yine Kutluk Devleti’nde Padişah Hatun; Salgurlu Devleti’nde Naibe Bibi Türkân; Kazan’da Naibe Süyün-bike; Harizemşah Alaüddin Mehmet’in annesi Türkân Hatun, naibelik ve sultanlık yapmış hatunlardan bazılarıdır (Üçok, 1981).’’ (a.g.e.)

Keza, Aşıkpaşazade tarihinde ise Gaziyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Baciyan-ı Rum olmak üzere dört gruptan sözedilir.

‘’Anadolu’da erkeklerin yanında kadınların da teşkilâtlandığını gösteren ana kuruluşlardan biri, Anadolu Bacıları’dır. Köprülü, yüz bin kadar silahlı ve cengaver Türkmen kadınının bu teşkilâtı kurduğunu söylemektedir (Köprülü, 1981: 159). Teşkilat, Evhadü’d-din-i Kirmani’nin kızı ve Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı tarafından kurulmuştur. Anadolu Bacıları, zamanında şehir, köy ve uçlarda mühim hizmetler görmüş ve Anadolu kadınlarını eğitmişlerdir. Bu kadınlar annelik, iyi bir eş ve kardeş olmaktan başka misafirperverlik ve askerî faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Ayrıca Anadolu’nun iktisadî hayatına da katkıda bulunan bu kadınlar, 12. yüzyılda Orta Asya’dan batıya hareket eden Türk boylarına ev sahipliği yapmış, ayendeye ve revendeye hizmet etmişlerdir.

Bütün bunlardan başka, Anadolu kadınına ata binmeyi, ok atmayı, ava çıkmayı, hatta sınırlarda elde kılıç gaza etmeyi öğretmişlerdir. Onların bu husustaki kabiliyetlerini tarih yazmaktadır. Moğollar 1243 yılında Kayseri’yi kuşattığı zaman Baciyan-ı Rum mensupları müdafaaya katılıp kahramanca savaşmışlardır (Bayram, 1987: 47). Bütün bunlar kadının sosyal hayatta ne kadar etken olduğunu ve faaliyetleriyle Anadolu’nun yeni bir medeniyete beşiklik etmesine imkan sağladığını açıkça göstermektedir.

Dede Korkut destanlarından yola çıkarak, aynı dönem tarihî kaynaklarda izlediğimiz kadın, ister sarayda, ister sarayın dışındaki halk arasında olsun, içtimaî mevkii bakımından fevkalade üstün görünmektedir. Güzellik, asalet, zeka, akıl, iyi yetişmiş ve eğitimli olma, devletin en üst makamlarını temsil edebilme, muktedir olma, iyi ata binme, silah kullanma, savaşabilme gibi özelliklerinin yanı sıra yardımseverlik, cömertlik, sadık ve eşine yardımcı bir hayat arkadaşlığı, Türk kadınının ortak özellikleri olarak görülmektedir.

Ayrıca Türk destanlarının tarihten uzaklaşmadığı, destan içindeki olay ve anlatıların gerçeklerle paralellik arz ettiği müşahede edilmektedir. ‘’ (a.g.e)

Bu tarihi bilgiler ışığında kabaca göz attığımızda görülecektir ki, kadının cins olarak sömürülmesi, sınıflı toplumla birlikte başlamıştır. Sınıflı toplum; kandaşlığın her turlu insanca güzel geleneğini tüketerek, yerine kendi değer bilmezliğini ve değer yargısızlığını geçirmiş; böylece de yalnızca cinslerin kendi yaradılışına uygun özelliklerini değil, aynı zamanda insanın insan oluşuna dair değerlerini de tüketmiştir. Emperyalist kapitalizm ise, bu tüketilişten bile kar umacak kadar metalaştırmaya uğratmaktadır insanevladını… Artık kadın, Dede Korkut hikayelerindeki hem narin hem de dikenli olan ‘’gül’’ değildir. O artık neredeyse günaşırı her tür fiziki işkenceye de tabi tutulabilen, ‘’sırtından sopası, karnından sıpası eksik edilmemesi gereken’’, ‘’sofradaki yeri, öküzden sora gelen’’ dir. Onu asi kılan dikenleri kopartılıp ayıklanmıştır önce. Artık silahsızdır ve korumasız… Sonra tek tek taç yaprakları da kopartılıp yolunmuştur. Cahil bırakılmış, ailede ezilip horlanmış, sonra karılaştırıldığı müessesede itilip kakılan, bazen de satılan bir metadan başka bir şey değildir. Dışarıda genellikle kalifiye olmayan işlerin ucuz işgücü, en olmadık tacizlerin her türlüsüne uğrayanı da odur.

Gün günden her türlü yaşam şartları itibariyle ne kadın ileriye gitti, ne de toplum. Ne toplum ileriye gitti, ne de kadın.

19. yüzyılda 8 saatlik işgünü talebi vardı ve can, kan pahasına sağlanan bu en sınırlı çalışma ve yaşama hakkı, 12 Eylül öncesinde ülkemizde de geçerliydi. Şimdi dönüp geriye baktığımda, yeniden kapitalizmin ilk evresine dönülmüş gibi, 12 saatlik mesailerin aşağısında bir mesaiden bile pek bahsedilemeyeceğini görüyorum. Ekmekte de azalma var fert başına bölersek.. Peki ya gül? Gül ise hepten ucuz metalaştı.

 

SON SÖZ

ImageOysa ne diyordu Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal yolun başındayken?


‘’Bir sosyal topluluk, bir millet, erkek ve kadın denilen iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerini ihmal edelim de kitlenin bütününü ilerletebilmiş olsun. Mümkün müdür ki bir insan topluluğunun yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer bölümü gökyüzüne yükselebilsin?

Şüphe yok, gelişmenin adımları dediğim gibi, iki cins tarafından beraber atılmalı ve gelişme ve yenilik alanında birlikte, kesin bir tavır alınmalıdır.

Ancak böyle olursa İNKİLAP başarılı olacaktır!’’

(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Öyleyse yeniden omuz omuza yürüyüp; ekmek ve gülün kavgasına soyunmak gerek!

Yarım bıraktırılmış İNKİLABI, bu kez başarıya ulaştırmak gerek!

Birgün kazanacağız!

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right