|
Bugünlerde herkesin elinde bir kırmızı kart sağa sola gösteriyorlar. Sahaya sürülen bu kart, “Kürt Kartı”. Çok ilginçtir ki, bu kartı biz hep Emperyalistlerin elinde görmeye alışmıştık. Emperyalistler Ulusları birbirine düşman ederek bölgesel savaşlarla hem silah satıp ülkeleri tarumar etmek hem de yakılan yıkılan yerlerin tüm imar ve iskânını yaparak çarklarını döndürmek için kullanırlardı bu kartı. Bu da yetmiyormuş gibi bu ülkelerin tüm kaynaklarını sömürürlerdi. Emperyalizm öncesi Kapitalizmin anarşist üretim döneminde kapitalist sömürgeci devletler sömürdükleri ülkelerin kaynaklarını hammadde olarak kendi ülkelerine taşır ve orada işleyip dünya pazarına sunarlardı. Kendi ülkelerinde ayaklanan işçi sınıfı kan ve gözyaşı ile haklarını söke söke alınca. Başkaca çaresi kalmayan Kapitalistler sömürdükleri ülkelerin altyapısını geliştirip, hammaddeyi orada işlemeye başladılar. Böylece ülkelerarası eşitsiz gelişimin önünü açılmış oldular. Kendi ülkelerinin işçi sınıfına göre çok geri bilinç yapısına sahip bu bağımlı ülkelerin işçileri onlar için hem tehlikesiz hem de ucuz iş gücü oldukları için çok cazipti. Kapitalizm böylece ekonomik krizlerinin yok etmeye çalıştı. Tarih bize Emperyalizmin bu taktiğini sürekli görme fırsatı vermesine karşın hala bunun bilincinde olmayan ulusların olması ne acıdır. Zaman zaman düştükleri krizleri bölgesel savaşlarla -ki bunu hep uluslaşmakta geri kalmış ulusları birbirine boğazlatarak yapmaya çalıştılar- bu yetmezse ve kendi aralarında rekabet, sömürge elde etme yani dünyayı paylaşma yarışı büyürse, bunun sonunda da içine girdikleri kriz ilerse ve dünyaya yayılırsa büyük paylaşım savaşları çıkartarak önlemeye çalıştılar. (Birinci Paylaşım ya da Birinci Dünya Savaşı) Emperyalistlerin ulusları birbirine kırdırmak ellerindeki en önemli karttı. Bugün Emperyalistler sermayelerini dünyada serbestçe dolaştırmak için dikensiz gül bahçeleri aramaktadır. Bu yaparken adına sivil toplum kuruluşları dedikleri NEO ların oluşması için hiçbir masraftan kaçmayıp dün adına aşiretler, cemaatler denilen etnik, kültürel farklılıkları kaşırlar. Dünyanın bu coğrafyası ki (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Anadolu ) mozaik kültürel yapısıyla onlar için bulunmaz bir fırsat bölgesidir. Bugün işbirlikçiler Emperyalist güçler kadar tehlikeli hareket edip elektrik çarpmış gibi Kürt savunması yapıyorlar. Tarihin bile çarpıtıldığı bu dönemde herkes Yavuz Sultan Selim döneminde Şah İsmail’e destek vereceği gerekçesiyle kırk bin insan Ebu Suud Efendi gibi Kürt din adamlarının verdiği fetvalar ile yok edilmiştir. Bu dönemde birçok aşiret en belirgin olarak Kırgızistan’da bir halı motifine de adını veren birçok Türkmen aşiretinden biri olan Koçu – Kirli ( Koçgiri) Aşireti katledilmemek için Kürt oldukları iddia ederek kurtulmuşlardır. Bugün Dersim bölgesinde bu aşiretlerin büyükleri Horasan’dan geldiklerini ve Türkmen olduklarını söyleye dursunlar genç kuşak Kürt olduklarını iddia etmekte hatta “kendilerini Türk yapmak isteyen bir takım resmi ağızlı yazarçizere” çok tepkililerdir.
Oysa tarih kitapları onlar gibi düşünmüyor. Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran seferine çıkarken öncesinde ve sefer sırasında Kürt aşiretleriyle kurduğu ilişki hakkında bize önemli bilgiler veriyor. (Mesela İ Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 275 vd.).Bu bilgilerden anlıyoruz ki, Kürt aşiretlerinin verdiği karar, savaşın genel gidişatı değiştirmiş ve elbette Osmanlı'nın Doğu'daki varlığı üzerinde belirleyici rol oynamıştır. Osmanlı ordusu Tebriz'den ayrıldığında Diyarbakır Safeviler'in kuşatması altındaydı. Kuşatmanın kaldırılması için Konya Beylerbeyi Hüsrev Paşa görevlendirildi. Şeyh İdris-i Bitlisi belli başlı Kürt beyleri ve 10 bin gönüllü Kürt ile ona iltihak etti. Karahan dayanamayıp Mardin tarafına çekilmek zorunda kaldı; böylece Diyarbakır ve Mardin Osmanlı'ya geçmiş oldu. Bu olayda Şeyh İdris-i Bitlisi büyük rol oynadı. Bu suretle Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizan, Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyf (Hasankeyf), Meyyafarikin (Mafarkın), Cezire-i İbn Ömer ve diğer 25 önemli mıntıka Kürtlere Osmanlı tarafından tahsis edildi. Kürt beylerinden Bitlis hâkimi Emir Şerafeddin, Hi¬zan meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyf Emiri Melik II. Halil ile İmadiye hakimi Sultan Hüseyin önemliydiler. Osmanlının bu büyük Kürt beyleri verdiği sancaklar şunlardı: Cezire, Bitlis, Suran, Hısn-ı Keyf, İmadiye, Çemişkezek. Aşağı Kürt beylerine ise kendi adlarına tahsis edilen: Hizan, Sason, Palo, Çapakçur, Eğil, Sincar, Elok, Çermük, Hızo, Zerik ve Siverek verildi. Tarihçilerin ortak kanaatine göre, ancak bundan sonra Mısır seferi rahatlamış, özellikle Halep'in iltihakından sonra Malatya, Urfa, Behinsi, Ergani, Harput, Divriği, Si¬verek ve ikinci defa Mardin Osmanlı idaresine katılmıştır. Elcezire ve Doğu Anadolu'nun elde edilmesi sürekli bir biçimde uğraşılarak üç senede sona ermiş ve bu uğraşıda Şeyh İdris-i Bitlisi'nin yine büyük hizmetleri görülmüştür. Yavuz'un Kürt beyleriyle kurduğu ilişkinin esası “karşılıklı işbirliği ve çıkar"dır. Yavuz’un yaptığını bugün ABD ve İsrail yapmaktadır. Bu durumda Kürt liderleri ne düşünmektedir. Kendisine çok kızdığımız Barzani, satır aralarında önemli şeyler söylüyor: "Irak'ta Sünnileri 21 Arap ülkesi destekliyor, İran ve bütün Şii dünya Irak Şiilerinin arkasında. Bizi destekleyen kimse yok. Bizim Amerika ve İsrail'e yakınlaşmamızdan şikâyet edenler biraz da kendi tutumlarına baksınlar!" Barzani, büsbütün haksız mı, bölünme sürecindeki Irak'ta pozisyon almaya çalışırken, kimi işaret ediyor? Tabii ki dost gördüklerini, ABD’de bölgede en büyük müttefik olarak onları gösteriyor. Kürt halkının bu çaresizlik gibi gözüken denklemde köşe sıkıştırılması gerçeğini ancak ve ancak feodal gelenek diye diye tutturanlara yada onları Avrupalı yapmak isteyenlere aşiret bağı diye küçümsedikleri ilişkilerin içinde komün gücünün gizli bilgisi bireyci değil kandaş hukukun gerçekleri olduğunu bu ütopik sosyalist yanın toprak reformu yada ekonomik gelişme adı altında kapitalizme bağlama emperyalizmin yardakçısı kendi topraklarındaki diğer kandaşlarının düşman edildiği bir metafora sokma oyunu bertaraf edilmelidir. Geçmişte Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarından edilen ve toprakları Kürtlere tahsis edilen Türkmen nüfus bugün Irak’ta tarumar edilip oradan oraya gönderilirken, İran’da hızla Şiileştirilmeye çalışıyorlar. Aynı kanca yıllardır Türkiye’deki Alevilere atılarak yapılmaya çalışılmıyor mu? Diyanetin Sünnileştiremediklerini Alevileri İran Şiileştirme isteğini bizzat Türkiye’ye Diyanet aracılığı ile deklare etmedi mi? Eski ‘solcu’ artıkları bu ülkede Alevileri Şiileştirme operasyonuna gönüllü nefer olup vakıflar kurmadı mı? Şimdi de Diyanette Dedelerin kadrolu olması fikrini atan ‘dönme’ler Bektaşiliği bizden öğrendiniz diye ortada dolaşacağı yere tahrif etmeye çalıştığı Hacı Bektaş Tekkesi ve Erdebil Tekkesinin dünya görüşlerini bir kez daha gözden geçirselerse gerçekleri göreceklerdir. Burnundan kıl aldırmaz tavırlarını değiştirmezlerse belgeleriyle onlara cevap verecek bu toplumun yazarları çizerleri olduğunu unutmasınlar. Sorun Emperyalistlerin oyununa gelip etnik, kültürel ve ulusal ayrılıklarımız bir zenginlik değil bir sorun kaynağına dönüştürmek. Tehcir döneminde yüzyıllarca iç içe yaşadığı ulusların nasıl birbirine kırdırıldığı unutulmasın. Birçok Türk ve Kürt ailenin Ermeni aileleri korumak için aralarına aldığı unutulmasın. Bugün Dersim’de iki Ermeni aşiretinin Kürt olmadığı İrene Melikof‘un Hollandalı bir arkeolog alınana kemik örneklerinde kanıtlanmıştır. Tehcir gibi çok kısa bir süreçte bile Kürt olduklarını iddia edecek derecede asimile olabildiği bilinmektedir. 16. yüzyılda kırk bin kişi katledilmişken ya Kerkük ve Musul’a geçecekti Türkmenler ya da katledilecekti. Topraklarından ayrılmak yerine Kürt kimliğinin arkasına sığınmaları kadar doğal bir şey yoktu. Toplumları yargılama hakkına sahip olmadığımızı tarih bize yüzlerce kere göstermiştir. Bugün Alevi federasyonundan arkadaşların bu gerçekleri Avrupa birliği ağzıyla boyna bir ırkçılık bir milliyetçi histeri görmek yerine kendi yazarlarını bir kez daha gözden geçirseler daha iyi olacaktır. Bölgede etkin kimlikleri Ütopik Sosyalizm’den ya da Komün ‘den kalan eşitlikçi karındaş hukukunun özlemiyle düzene karşı kolektif aksiyonunu hep iktidara muhaliflik olarak gösteren Alevilerin bu kimliklerinin daha baskın olduğu ortadadır. PKK yüzünden devrimci unsurların bölgeden hızla çekilmesi sonucunda, bir dönem bölgenin baskın şekilde PKK’ya kaydığı gibi bir görüntü de yaratsa da bölgeye atanan Kürt Şafi yöneticilerin Dedelere dua verdirmemesiyle halkın tepkisiyle etkinlikleri azalmıştır. Bugün gençler arasında bölgede hızla bir dejenerasyon yaşanmaktadır. Bunun sebebi büyük şehirlerin pisliklerini modernleştirme adı altında feodal kalıntılara bulandırılarak bilinçsizce halka enjekte edilmesidir. Bölgede muhalif devrimci insanların bu bölgeye girememesinin büyük suçlusu PKK’dır. Yarın bu bölgede ABD önderliğinde kurulması düşünülen Kürt devleti bölgede jandarmalı görevini yaparken bölgenin son barbarları devrimci özünü yitirip hızla dincileşecektir. Yavuz Sultan Selim’in yapamadığını sağ olsunlar bugün Kürt önderler Nakşibendîleştirilmiş bir Kürt halkı yaratarak yapacaklardır. Kürt ve Türk işçi sınıfının, emekçilerinin, ezilenlerinin acil bir şekilde bu oyunu bertaraf etmesi yollarını birleştirip bölgemizdeki proleter devrimin önünün açması yer zamankinden acil bir görevdir.
Herkese kırmızı kart göstererek sahada kendileriyle birlikte mücadele edecek adam bırakmayacaklar. Bugün dün ortaya çıkan herkesin elinde bir Kürt kartı herkese kırmızı kart gibi gösterip oyundan atılmasına sağlayanlar bir gün kendilerinin Muaviye Müslümanlığı ile kuşatılıp Vahabi yardakçısı haline getirileceklerinin otel odalarında krallara yüz süreceklerini unutmasınlar. Ulusların kendi kaderini tayin hakkına sığınıp en ufak saldırılarda ayağa kalkıp Kürt kardeşlerimiz ezilen ulus milliyetçiliğine sığınmaları Türkiye gerçeklerine uymamaktadır. Türkiye ne Irak ne Suriye Ne de İran’dır. Kürt kardeşlerimiz bu bölgede en çok özgür oldukları ülkenin Türkiye olduğunu unutmak yerine diğer ülkelerdeki Kürt kardeşlerinde neyin ne olduğunu öğrenebilirler. Bugün Suriye Kamışlı’dan bir Kürt pasaportsuz ya da izinsiz Şama gidemezken, Kuzey Irak’tan bir Kürt’ün Bağdat’a bin bir zorlukla ulaştığı ortadır. Kürtler bu gerçekleri unutup Emperyalizmin NEO yada STK ‘ların Soros ve çetesinin tarafından palazlanan yapılanmaların gazına gelip etnik çarpışmaların ortasında asıl sorunun sınıfsal olduğunu unutup işçi sınıfının yüzlerce yılda elde ettikleri hakları bir bir budarken başka işlerle uğraşıp sağlık, eğitim alanında hızla paralı hale getirilmesine, işsizliğin artmasıyla hızla yoksullaşan halklarımızın aşçılıkla boğuşmasını bırakıp, geleceksiz gençler yaratılmasını bırakıp sadece ulusal sorunun dar burjuva demokratik çözümlerine takılıp sosyalizm mücadelesinin ana pusulasını yitirmektedirler. Kürtlerin aşiret bağlarıyla bağlı kandaş yapıları ile bu ülkede Türk kandaş hukukunu koruyan Türkmen Alevisi toplulukları hızla düzenle bağları kurulup kapitalizme entegre edilmek istenmektedirler. İçlerindeki ütopik sosyalist unsurlar, bireyci kapitalist insan profiline hep mühalif olmuştur. Kolektif bir aksiyon yaratarak düzeni hep tehdit etmiştirler. Çıkacak bir iç savaş bu gücü içinden çıkılmaz bir sürece doğru götürülmekte. Bu da iki kandaş topluluğun birbirini kırdığı bir yapıya döndürülecektir. Hızla MHP’nin örgütlediği Türkmen Alevileri (Yörük ve Tahtacılar) ile PKK’nın örgütlediği Kürt “Alevileri” , Kürt Zerdüşleri , Kürt Yezidileri karşı karşıya getirilip bu topraklarda kalan son ‘barbar’ ( ütopik sosyalist – sınıflı toplum öncesi ) kandaş hukuk taraftarları yok edilecektir. Hızla Nakşîleştirilen Barzani’ye bağlanılan Kürtler ve Diyanet eliyle kadrolu Dede haline getirilen icazetsiz vakıf dedeleri eliyle Şiileştirilmeye çalışılan Alevilerin düzenle bağları kurulacaktır. Sol ise Kürt sorunu adına hiçbir somut proje üretemeyip. Ezberlediği ‘ulusların kaderini tayin hakkı’ ve ‘ezilen ulus milliyetçiliği’ gibi şablonlaştırılmış slogan düşünceleriyle -ki bu teorinin cımbızla alınmış yanlarıdır-.1989’dan sonra tek kutuplu dünya artık emperyalist güçlere dayanmayan hiçbir ulusal hareketin yaşama şansı olmadığını unutuyorlar. Ve sosyalist literatür’de ulusların kaderini tayin hakkında Lenin’in defalarca söylediği ‘işçi sınıfı mücadelesine sekte vuran ulusal hareketin kötü bir tırnak gibi sökülüp atılmalıdır’ sözünü hiç dillendirmiyorlar. Bugün imparatorluğun bu kadar etkin olduğu bir dönemde ulusal hareketlerle işçi sınıfı hareketlerinin birleşmesinin tek yolu vardır. İlerici, emperyalistlerle işbirliği içinde olmayan Kürt kardeşlerimizle işçi sınıfının yollarını birleştirmesidir. Kürt kardeşlerim ikide bir ellerindeki Kürt kartını kırmızı bir kart gibi sahaya sürmek yerine ezilen ulus milliyetçiliğinin geçerliliğini yitirdiği ilericilik misyonu olmayana gerici bir ulusal hareketin en azan ezen ulus milliyetçiliği kadar tehlikeli olduğunu unutmamalarıdır. Faşist gördükleri insanlar kadar milliyetçi ırkçı ve faşistleşmeye doğru evrildiklerini unutmamaları. Çıkacak bir iç savaşta sırf emperyalistlerin petrol zengini olması pahasına kardeşkanına ellerinin bulaşacağını unutmamalarıdır. Alevilere düşen dün olduğu gibi bugünde içlerindeki ilerici, muhalif, bölüşken kültürü yok etmek isteyenlere karşı dün olduğu gibi ezile, hor görülen kim olursa olsun insan olduğunu kandaşı olduğunu untmayıp kapısını açmaktır. Kurtuluş halkların kardeşliği ve pusula ise sınıf mücadelesinin birlikte yükseltilmesi olduğunu da unutulmamalıdır. Bu kimsenin özellikle kolektif aksiyonu içinde barındıran kandaşların Yurtseverliğin milliyetçilik, milliyetçiliğin faşistlik olarak algılandığı günümüzde bu kadar iç içe geçmiş Ulus-millet–yurt-yurtseverlik-milliyetçilik arasında ince ve bıçak sırtı çizgiler olduğunu unutmaması gerektiğidir. İşçi sınıfının pusulasını tarihsel materyalizmi kaybedenler özgürlük imparatorluğunun limanına hiç varamayacaklardır. Orada halklar eşit özgür bir dünyanın tufanlardan kurtulmuş yüzünü görürken onlar tarih önünde utançlarıyla baş başa kalacaktırlar.
|