left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dilek Özbek arrow Türkiye'yi "Kurtlar Vadisi"ne Kimler, Nasıl Emanet Ediyor?
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Türkiye'yi "Kurtlar Vadisi"ne Kimler, Nasıl Emanet Ediyor? Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Saturday, 11 February 2006

Dr. Ali Kemal Özcan’ın ‘’ Türkiye ‘Kurtlar Vadisi’ne mi Emanet?’’ sorusunu sorduğu yazısı; 1919’da M. Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Anadolu Halklarına dayalı Kurtuluş Savaşı sonrası emperyalist ‘’Kurtlar Sofrası’’ndan genç bir Demokratik Cumhuriyet olarak kalkmayı ve çeşitli devrimleri gerçekleştirmeyi başaran Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluştan bu yana süregelen ‘’Kurtlar Vadisi’’ne SÜRÜKLENİŞ ve bu sürüklenişe DİRENİŞ öyküsünün kafamın içerisinden bir film şeridi gibi geçmesine neden oldu.

1919’larda Osmanlı İmparatorluğundan arda kalanlar, ilkel komüna geleneğine dayalı kandaşlık esaslı asker-sivil gençliğin M. Kemal önderliğinde soyunduğu ÖNCÜLÜK görevini başarıyla yerine getirebilişi ve KUVVA-İ MİLLİYE çatısı altında dil, din, etnik köken farkı gözetmeksizin cepheleştirip toparlayabilmiş olması sayesinde; demokrasiye dayalı Türkiye Cumhuriyeti olarak kurtarılıp yeniden yapılandırılma yoluna gidilmişti.

Verilmiş bulunulan destansı özgürlük savaşına ve ardı ardına yapılan devrimlere rağmen, henüz devrimler tamamlanmadan 1938’de devrim önderinin yitirilmesiyle kapıdan savaşılarak kovulan emperyalizm, bacadan girerek hızla genç cumhuriyeti kuşatmaya, ekonomik bağımsızlığını ve yönetsel planda halkların demokratik egemenliğini, toplumun birlik ve bütünlüğünü yok etmeye başladı. Bunun başarabilmesindeki en büyük işbirlikçisi ise, Osmanlılığı da çözülme ve çöküşe götürmüş olan prekapitalist dönemin kadim tefeci-bezirgân sermaye artıklarına dayalı iç kuşatma idi.

‘’Sermayenin bünyesinde taşıdığı antika-modern çelişki, toplumun tüm kesimlerine, tüm birimlerine, bu arada programları modern anlamda sanayileşme yönünde kapitalist vaatleri ve talepleri içeren siyasi partilere yansımıştır. Bu çelişki, sosyal hoşnutsuzluğun da zorlamalarıyla, bu türden siyasi partileri, hükümet oldukları anlarda, iktidar olmaktan alıkoyabilmiştir. Ekonomik ve siyasi anlamdaki sıkıntı, zaman zaman hükümetlerin çözüm alternatifi olmaktan çıktığı boyutlara ulaşmış, ekonomiyi kurtarmanın çareleri hükümetlere, siyasi partilere rağmen aranmaya başlanmıştır. Bu noktada tek çözüm, ekonomiyi değil, ama

‘Devleti kurtarmak’ parolasıyla, bu parolaya en uygun bir tarihsel-sosyal geleneği içeren ordu müdahaleleri olmuştur.’’ (Sarp Kuray, Yol Dergisi, Nisan 1979)

Dışarıdan emperyalizm, içeriden prekapitalist tefeci-bezirgân sermaye kuşatması altındaki Türkiye’nin, özellikle 1946’lardan bu yana içine sürüklendiği Kurtlar Vadisi’nde her türlü özgürlük ve bağımsızlığının yitirilme çabalarına başından beri sessiz kalmayan ve direnmeye çalışan kesim; kendileri de Kurtuluş Savaşının içinde yer almış olan Türkiyeli sosyalistlerdir. Sanatının gücüyle bu mücadeleye önemli değerler katmış olan şair Nazım Hikmet, romancı Kemal Tahir, ülke ve doğu orijinalitesine ışık tutan ciltlerce araştırmasıyla gerçek bir bilim adamı olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı; en olanaksız şartlarda verilen bu mücadelenin önemli değerleridirler.

Emperyalist güçlerce ‘’Kurtlar Vadisi’’ne sürüklenişe verilen ilk ihtilalci tepki, ordu-sivil gençliğin 1960 yılındaki isyanı ve ardından gelen 27 Mayıs 1960 İhtilalidir.

‘’Göçebe demokrasisinin gelenekleri üzerine ve bu gelenekleri inkâr ede ede kurulup gelişmiş Osmanlıda sistemin yapısını çözme yönündeki en önemli tarihsel gelişme tefeci-bezirgan sermaye tarafından sağlanan derebeylileşme olmuştur. Buna karşılık sipahilik ya Celali isyanlarında köylülerle birlikte dağa çıkmış ya da memleketi yönetmekten sorumlu gördüğü kişileri alaşağı ederek sistemi ve devleti ‘kurtarmıştır.’İSYAN devlete karşı değil, devletin yanında tefeci bezirgan sermayenin yarattığı DEREBEĞİLEŞMEYE ve bunu devlet içinde temsil eden KİŞİLERE karşıdır. İşte bu sıkışık momentlerde ordu ve sivil gençliğimizin ortaya atılıp siyasete ağırlığını koyması ve Türkiye tarihindeki Burjuva Devrimlerinde hep VURUCU GÜÇ rolünü üstlenmiş olması bu 600 yıllık geleneğe dayanır. Kuşkusuz ‘vurucu güçlük’ baştan organize olmak anlamında alınmamalıdır. Ordu ve sivil gençliğin devleti kurtarmak için ortaya atılışı ‘kendiliğinden’dir. Ama bu hareketler ‘sınıfsız’ karakterlerinden dolayı dönemin sosyo-ekonomik koşullarına göre belirli sınıflarca yönlendirilerek söz yerindeyse rayına oturtulmuşlardır. ‘’ (Sarp Kuray, Yol Dergisi, Eylül 1979)

27 Mayıs’ta T.C’ nin kuruluştaki ilkel komünalist kandaşlık ruhundan kopuşa ve tefeci-bezirganlığa, emperyalizme isyan eden ZİNDE GÜÇ’ ler, her şeyin sorumlusu zannettikleri yöneticileri iktidardan devirdikten sonra üstyapısal planda bir devrim yaparak o güne dek süregelen Anayasayı değiştirecek, demokratik hak ve özgürlükler anlamında ‘’ halktan yana ciddi kazanımların ‘’yol’’unu açacaklardı. Ancak ‘’sınıfsız’’ karakterleri gereği; yaptıkları üstyapısal devrim, altyapısal bir dönüşümü sağlayamayacaktı. Böylece İSYAN, kısa sürede kontrol altına alındı.

Bu kontrol altına alınış; İSYAN’ ın en samimi ve halkçı ve devrimci unsurlarının huzursuzluğuna neden oldu ve bu unsurlar, 1963’te Binbaşı Fethi Gürcan ile Albay Talat Aydemir’in liderliğinde başlayan yeni bir İSYAN’ a yol açtı. Bu isyanın yenilgiyle sonuçlanması sonrası başlatılan tutuklu yargılama sürecinde sosyalizmle buluşan iki devrimci; idam edilirken, ihtilalci asker-sivil gençlik karakterinin sosyalizmle buluşmasına da kapı açmış oldular.

Artık, KURULUŞ’ tan bu yana dıştan emperyalist, içten tefeci-bezirgan ve onlarla inmeli finans-kapitalist kuşatmaya direnişe; eski kuşak devrimcilerin yanı sıra asker-sivil, vurucu- güç özellikli ihtilalci GENÇLİK de katılacak ve hem 68’de hem de 78’de YOL AÇMA görevine kendini çağrılı sayacaktı.

Oysa o güne dek Abdülhamit İstibdatından beri ilk başkaldırıyı yapan ve Kurtuluş Savaşında da’’vurucu güç’’ lük ve halk önderliği görevini üstlenen ORDU, 1946’dan beri GLADİO tarzı kuşatmalarla inmelendirilmeye başlanmıştı bile. Dolayısıyla 60 ihtilali de baştan emperyalist ayakçıların girdileri, kuşatmaları altında başarıldıysa da ‘’bebek’’ baştan ‘’sakat’’ doğmuş, bu nedenle çok kısa sürede kontrol altına alınarak ihtilalin içeriği boşaltılabilmişti.

60 ihtilali sırasında iç ve dış gerici güçlerce verilmek zorunda kalınan üst yapısal tavizler ise asla unutulmamış, özellikle askeri ihtilalciliğe yönelik ciddi tedbirler geliştirilmişti. 10 yıl sonraki ekonomik sıkışmanın genç ihtilalcileri; 68 kuşağı gençliği, henüz bu gerçekliği bilmiyorlardı. Bilememeleri de kaçınılmazdı. Zira bu gerçeklik o zamanda henüz bu konuyu zamanında analiz etmiş olması onlarınkinden daha da olabilirlik sınırları içerisinde olan eski kuşak sosyalistler tarafından da henüz çözümlenebilmiş ve genç ihtilalciliğe bu anlamda doğru bir yön verilebilmiş değildi.

68 dönemi ihtilalci gençliği, 9 Mart kurgulu Kurtlar Sofrası’nda, kurtlar tarafından vahşice yendi. Ama bu genç ihtilalci yeme operasyonu; biri idam edilmiş, biri katledilmiş, biri hapsedilmiş üç dönem gençliği liderinin ismini; T.C’ nin bağımsızlık ve özgürlük direnişi KAVGA’ sına bir daha asla unutulmayacak biçimde yazmış oldu.

Bu üç ülkeleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan devrimci isim; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Sarp Kuray idi.

Kurtlar; 12 Mart’ da ihtilalci önder KADRO’ ları bu biçimde tasfiye edip gençliği FİZİKEN öndersiz bırakır bırakmaz, derhal kolları sıvayıp yeniden işe koyuldular. 12 Mart’ın henüz şafağındayken 72-73 öğrenim yılında ülkücü gençliği kullanarak başlattıkları SÜREK AVI’ yla sağlı-sollu ülke gençliğini önüne katıp KURTLAR VADİ’ sine doğru bu kez kitleler halinde sürmeye koyulan iç ve dış gerici emperyalist mihraklar, birbiri ardına yaptıkları provokasyonlarla kanlı bir tuzağa düşürüldüklerinde; liderlerinden yana BAŞSIZ bırakılmışlardı. Biri katledilmiş, biri idam edilmiş, biri hapsedilmiş üç 68 kuşağı gençlik liderinden tek yaşamakta olanı Sarp Kuray; bu olayların başlangıç konağında henüz 12 Mart’ın kendisini ağır işkenceler sonrası tutsak etmiş olduğu cezaevindeydi ve de her üç genlik liderinin de bilim, emek ve mücadele kararlılığına saygı duydukları eski kuşak devrimcilerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise 72 yaşında yenik düşmüş olduğu prostat kanseri neticesinde sürgünde yaşamını yitirmişti. Kısaca dönem gençliği, hem eski, hem de 68 kuşağı lider kadroları açısından tamamen yalnız bırakılmıştı bu sürek avı karşısında…

1975 yılında cezaevinden çıkan afla salıverilen Sarp Kuray; cezaevi sonrası yaşamını tanzim etme zorunluluğu nedeniyle rötarlı olarak 78 yılında devrimci harekete yeniden intikal ettiğinde; 9 Mart’lı deneyiminden de çıkarttığı sonuçlarla, ülkesinin içine sürüklendiği bu gidişatı da, vardırılmak istenilen KURTLAR VADİSİ’ni de, bu kirli ve kanlı emperyalist oyunun ülke içindeki aktörlerini ve oyunu nasıl oynayacaklarını da görebiliyor; ülke gençliğine bu bilgilerini ulaştırmaya, bu oyunu bozmaya çalışıyordu. Oysaki elinde olmayan nedenlerle, kendisinin de başlarken özeleştirisini verdiği gibi ne yazık ki ‘’Geç kalmıştı’’

Ülkenin çoktan sürüklenmeye koyulduğu yolun sonuna gelinmiş; kısa süre sonra KURTLAR’ın en sevdiği ortam olan PUSLU HAVAYI bir daha kalkmamacasına ülkenin üstüne çökertecek olan 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinin MEŞRUİYET gerekçesi; sağlı-sollu yurtsever gençlik üzerinden yaratılan provokatif ortam sayesinde sağlanmıştı.

Örgütün yönetim kademesinin aldığı kararla yurtdışına çıkan devrimci lider Sarp Kuray’ın; bunu öngörerek aldığı tedbirler de tek başına yeterli olamadı ve neredeyse en ücra köylere kadar örgütlenmiş olan devrimci hareket; bütün kitleselliğine rağmen, çok kısa bir sürede çökertildi; dönem gençliği, kitlesel olarak işkencehaneler, cezaevleri ve idamlar, katledilmelerle neredeyse imha edilirken; tüm demokratik ve ekonomik hak ve özgürlükler kısıtlanıp bu kısıtlamalar ANAYASALAŞTIRILDI. İç ve dış gericiliğin, 1960 İhtilali’ne vermek zorunda kaldığı tavizler, böylelikle geri alınmış; ülke yeniden ve koyu bir biçimde gerici karanlığa tutsak edilmişti. Ve bu tutsaklık; bir daha kolay kolay geri döndürülmeyecek bir biçimde her alanda ve her anlamda KURUMLAŞTIRILIRKEN, emperyalizmin en gerici oyuncuları ve onların yerli işbirlikçileri; bu kez de oyunun bir sonraki sahnesini perdeye koymaya yöneldiler.

Bu kez sıra; ülkeyi etnik kökenden yola çıkarak bölmeye gelmişti. Kürt halkına yöneltilen sistemli baskı ve katliamlar, onları devrimci önderleri liderliğinde isyan etmeye zorunlu bıraktı. Ancak bu İSYAN, diğer tarafın tüm devrimci kadrolarının katledilmiş, idam edilmiş,hapsedilmiş,sürgün edilmiş ve bu kez hepten BAŞSIZ bırakılmış olan halkın da susturulmuş-bastırılmış, her türden demokratik örgütlenmesi engellenip tarikatlaştırılmış ortamında; etnisite kökenli olmaya mahkum bırakılarak niyetler ötesi bir çarpılmaya uğratıldı.

Şu gün gelinen noktada; artık görüş farkı gözetmeksizin, dil- din- etnisite- inanç farkı gözetmeksizin gerici ve işbirlikçi olanların dışındaki her yurtsever ülke vatandaşı; ülkesinin suni bir biçimde bölünmek ve ölüm tacirlerinin Orta Doğu’ya yönelik kirli ve kanlı emellerine alet edilmek üzre hepten esaret altına alınmak istendiğini kör göze batarcasına görebiliyor.

Sanırım KURTLAR VADİSİ filmine gösterilen yoğun ilginin altında her kesimden toplum insanımızın bu gidişatın durması, birilerince durdurulması talebi yatıyor.

Ancak; filmin gösterdiği kurtuluş yolu; T.C. Halklarına ve onun kendi bağrından çıkarttığı devrimci liderler kadroların önderliğine dayalı değil. Tam tersine biraz da Amerikanlaşıp rambolaşmış, derin devlet tarafından beslenip büyütülmüş, büyüyünce devletle de bir miktar kopuşmuş ve tamamen mafyalaşmış Polat Alemdar ve çetesine dayalı bir çözüm yolu empoze ediliyor. Bununla bir yandan halkın emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı gitgide artan tepkisi de ‘’Kurtlar Vadisi’’ne sürüklenmeye çalışılıyor…

Bu defaki sürüklenişte; Türkiye, önce emperyalizmin Irak, İran, Suriye ve Türkiye üzerinden kendine bağımlı olarak Kürtler üzerinden çizilmek istediği kukla bir Kürt bölünüşüne gitgide tırmandırılarak yatırılmak isteniyor.

Yıllardır oynanan bu ‘’böl- yönet’’ oyununu ve Türkiye’deki karanlık oyuncularını iyi bilen devrimci lider kadrolardan Sarp Kuray; tıpkı 12 Eylül’den önce geç de kalmış olsa yapmaya çalıştığı gibi, gene gördüklerini, bildiklerini Türkiye halklarıyla paylaşmaya, aynı doğrultuda bakarak iki halkın elbirliğiyle 1919’da verilmiş bağımsızlık ve özgürlük kavgasını güncellemek için ortak mücadele etmesini ve ortak çözüm üretmesini öneren Abdullah Öcalan’ın bu doğrultudaki yaklaşımına omuz vermeyi tercih ettiği için ülkeye dönüşünden beri kendisine yaşatılmakta olan tecrit faaliyetlerine ilave olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılıyor.

Kendisinin bu cezaya çarptırıldığı günlerde; iki halkın birbiriyle çatıştırılması oyununu ‘’geç’’ de olsa durdurmaya ve ‘’Kurtlar Vadisi’’ne beraberce sürüklenmek yerine elbirliğiyle buna karşı direnmeye davet eden Abdullah Öcalan da aslında Sarp Kuray’ınkinden hiç de farklı olmayan bir biçimde önce ‘’misyon’’ edilerek ‘’liderlikten azledilmek suretiyle kendini misyon edenlerce etkisiz ve yetkisiz bir postere çevrildikten sonra, bir yandan ortak çözüm projesinin içeriğinin boşaltılması, öte yandan çatışmanın sürdürülerek inandırıcılığının yitirtilmesi ve devamla kendisine uygulanan emperyalist tecritin dozunun sürekli artırılması konusunda da aynı zaman diliminde Sarp Kuray’ınkine benzer bir baskıya maruz bırakılıyor.

Geçen birkaç yazımdan beri ifade edegeldiğim gibi; bu dönemin bizim kuşağımızın 78’de yaşadığı devrimci önder kadrolar anlamında BAŞSIZLIĞA kurban edilmemesinin yolu; bu kadrolara sahip çıkmaktan geçiyor.

Yazımın tam da burasında sayın Dr. Ali Kemal’in yazısındaki bir eleştirim olacak. Yazısının en önemli bölümü olan son paragrafında diyor ki:

‘’Ey Cumhuriyet devleti; ey Anadolu ordusu, ey Türkiye ulusu; ‘Öcalan’ına sahip çık! Çünkü hepinizi- hepimizi- Kurtlar Vadisi Polat’ının ‘emanet’inden çıkaracak tek arkadan-vurmaz ve Amerika’ya Polat acımasızlığında dersini verecek tek sosyal-kültürel-politik dinamik Öcalan-Apo karizmasının elindedir.’’

Bu yazıyı yayınladığı Yeni Yol Sitesi; şayet Sayın Öcalan’ı, sayın Ali Kemal’in ifade ettiği bu biçimde tanımlasaydı; Sayın Öcalan’la evvelce belirttiğim iki nokta üzerinden ilkeli bir dayanışma ve proje birlikteliği arayışı içinde bir site olmaz, direk Öcalan önderlikli bir yapılanma, ya da bu anlamda bir kuyrukçu yapılanmanın bir sitesi olurdu. Oysaki sitede platformal düzeyde bu tür fikirler de elbette ki ifade edilseler de, sayın Ali Kemal’in bu yaklaşımına katılmayacak pek çok yazar olduğunu biliyorum.

Bana göre bu yaklaşım; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana emperyalizme karşı sürdürülegelinmiş olunan ve özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle acımasızca ezilmiş olan Türkiye Halklarının devrimci mücadelesinin ve bu mücadelenin bağrından çıkmış birikimli kadrolarının hiçe sayılması demek.

Örneğin ben, Sarp Kuray’ı 78 yılından beri Türkiye devrimci hareketinin birikimli bir önder kadrosu olarak görürüm. Sayın Öcalan’ı da birikimli bir önder kadro olarak görürüm ve etnisite kökenli olmayan, T.C.’nin iki kurucu halkını birbirinin karşısına koymayan bir projeye elbette sıcak bakarım. Ancak bu; kendisini Polat Alemdar misali bir ‘’Öcalan-Apo karizması’’ olarak görmem anlamına da asla gelmez.

Her şeyden evvel, kendi devrimci geçmişim boyunca siyasi savunmamda dahi yer verecek denli Kürt halk meselesini; Dr. Hikmet’in bilminden öğrenebildiğim ve sonrasında da geçmişte yer almış olduğum Sarp Kuray liderliğindeki örgütlülüğüm süresince daima önemsemiş olsam da; asla etnisite kökenli bir örgütlülük yaklaşımını ve arayışını benimsemedim. Başından beri iki halkın elbirliğiyle kurtuluşu düşüncesi ise liderliğini benimsemiş olduğum Sarp Kuray’da zaten daima özenle altı çizilmiş bir hassasiyet noktasıydı. Elbette ki Sayın Ali Kemal, kendisi adına Öcalan karizmasını tek çözüm görebilir.Ancak, bu katılmadığımı kendi adıma vurgulamak gereksinimi duyduğum bir konudur.

Yanısıra; ‘’Kurtlar Vadisi’’ne sürüklenişin Polat Alemdar türünden rambovari karizmalarla durdurulamayacağına; halklara dayalı elbirliği ve bu elbirliğinin kolektif lider kadrolarıyla durdurulabilir olacağına inanıyorum.

Şayet bu sağlanabilirse, gerçekten de bir gün biz kazanacağız.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Türkiye'yi "Kurtlar Vadisi"ne Kimle... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right