left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dilek Özbek arrow Türkler Neden Güvenmiyor?
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Türkler Neden Güvenmiyor? Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Sunday, 30 April 2006

28 Nisan 2006 tarihli Milliyet gazetesinde İspanya’nın en büyük ikinci bankası BBVA tarafından 13 ülkede yapılmış olan ‘’İnsanlar birbirlerine ne kadar güveniyor?’’ istatistiki araştırmasında; araştırmanın yapıldığı İngiltere, ispanya, Almanya, Danimarka, Şili, Meksika, Türkiye, Fransa, İtalya, Japonya, İsrail, ABD ve Rusya arasında yapılan anketin sonucuna göre; Türkiye’nin, ‘’başkalarına güven’’ konusunda son sırayı aldığı haberi yayınlandı.

‘’Bu araştırmaya göre, 10 üzerinden 4.4 puanla Türkler, 4.6 Puanla Şilililer başkalarına güvenme konusunda en alt sıralarda yer alıyor!


En çok güvenenler, 7.2 puanla Danimarkalılar, 6.5 puanla İngilizler.’’

(Taha Akyol / 29 Nisan 2006 tarihli Milliyet Gazetesi )

Aslında araştırma; yalnızca Türkler’in bu 13 ülke arasında başkalarına ‘’en güvenmeyen’’ olduğunu tespit etmiyor; yanı sıra kimlere, niye güvendiğinin de ipuçlarını veriyor.

İnsanların birbirine güvenemeyişinin temelinde iki ana neden yatar:

1- Karşısındaki kişi ya da kurumların ‘’güvenilmez’’ oluşu


2- Kendine güvensizlik.

Bu iki temel neden karşılıklı birbirini etkileyerek azaltan ya da çoğaltan bir etki- tepki dinamizmi içerisinde bulunurlar. O nedenle bu 13 ülkenin arasında Türkler ve Şilililer gibi ekonomik yönden en düşük yaşam kalitesine sahip, işsizlik ve eğitimsizlik oranı yüksek, pahalılığın ve alım gücünün düşük; bunlara karşın hortumculuk, yolsuzluk, rüşvet, kayırma, baskı ve işkencenin yüksek, demokrasinin, bağımsızlığın, her türden özgürlüklerin yok denecek kadar az olduğu yönetim biçimlerine sahip üçüncü dünya ülkelerinde hem kendine, hem de başta kurumlar gelmek kaydıyla başkalarına ‘’güvensizliğin’’ daha yüksek olmasından doğal bir şey olabilir mi? Yaşam kalitesi; hatta yaşam güvencesi dahi olmamacasına sıfırı tüketmiş bir ülkede; bireyin kendine de, yarınına da güveni söz konusu olabilir mi?

Aynı soruyu; bir de tersinden soralım ‘’başkalarına en güvenen ülkeler’’ olan Danimarka ve İngiltere’ye bakarak… İşsizlik oranı çok düşük, yaşam kalitesi yüksek, eğitime, çevreye, sağlık konusuna, konut problemine hemen hemen hiç sahip olmayan; işsizlerinin dahi sendikalı ve sınırlı da olsa sosyal güvenceye sahip olduğu; yönetimin şeffaf, halkın yönetime katılımının yüksek olduğu, yargının gerçekten hükümetten de devletten de ‘’bağımsız’’ işlevini görebildiği ‘’sistemi’’ tıkır tıkır çalışan, nüfus ve yüzölçümü küçüklüğüne, elverişsiz coğrafyasına rağmen dünyanın en zengin ve en fazla demokratik haklara sahip ülkelerinden olan Danimarka vatandaşının kendine de, sistemine de dolayısıyla başkalarına da ‘’güvenmesi’’ ne kadar doğalsa; bunun tersi bir durum yaşayan ülkemiz insanının ‘’güvenmemesi’’ de o denli doğal.

Bence bunun ‘’anlaşılmaz’’ olabilecek hiçbir yanı yok. Esas anlayamadığım; politikaya da, siyasete de ‘’yön’’ veren kimi ülke aydınlarının; her sorunda olduğu gibi bu sorunda da nedeni; son derecede yanlış dönen bu yaşamsal- sistemsel çarklarda aramak yerine sonucu ‘’neden’’miş, ‘’nedeni’’ de ‘’sonuç’’muş gibi gösterip; nedenin bireysel bazda ‘’öküz altında buzağı arayan’’ komplocu yaklaşımlarda, kültür eksikliğinde bolca bulunduğunu öne sürmeleridir:

‘’Bilhassa siyasette aşırı şüphecilik yüzünden siyasi paranoyalar, komplo duygusu, partilerin kurumlaşamayışı gibi ‘maraz’lar ortaya çıkıyor.

Otoriter geçmişe sahip ve köylülük genleri güçlü olan toplumlarda insanlar daha ziyade ‘’çok yakınlarına’’ güveniyor; aile, akraba, hemşeri, cemaat falan…BBVA’nın verileri de bunu doğruluyor.

Ama modernleşme mecburen ‘ekip çalışması, şirketleşme, kurumlaşma’ gibi süreçleri getiriyor. 1950 yılında Türkiye’de TOBB’a kayıtlı şirket sayısı 580 tanecik idi! Şimdi 700 bine yakın! Artık tanımadığımız insanlarla da belli bir güven ilişkisine giriyoruz. Demokrasi pratiği de güven kültürünü zamanla güçlendiriyor.’’ (Taha Akyol / a. g. yazı)

İşte bir ‘’sivilleşmeci’’ yaklaşım daha… Bizim ülkemizde Batılı kapitalist ülkelerdeki gibi zamanında devrimci bir burjuvazinin tefeci- bezirganlığın fazlaca gelişkin oluşu nedeniyle olamayışı, kendi devrimini yapamamış burjuvazinin; kapitalizmin, emperyalizm evresinde bu gerici pre- kapitalist sınıf ve emperyalizmle içli- dışlı oluşu sebebiyle ‘’modern’’ de olamayışı; bu satırlara göre, sebep değil sonuçtur. Sebep ise, ‘’modernite’’ yerine ‘’kandaşlığa- ülküdaşlığa’’ dayalı (aile, hemşehri, vb.) dayanışmaya güvenmektir. Peki ‘’modernite’’ gerçekten var mıdır? Bence ‘’yok’’ olan esas budur. Peki emperyalist- kapitalist kültürel yoldan ‘’modern’’ olunabilir mi? Olunamaz. Çünkü hiçbir ülkede ‘’teknik’’ üretici güç; ‘’taklit ve ezberle’’ gelişemez. Toplum insanımız; bu türden bir kapitalizmin işsizlik- pahalılık- yolsuzluk- özgürlüksüzlük bunaltıcılığına rağmen; bugüne dek varlıklarını; yazarın yakınmasına rağmen bu ‘’ilkel’’ kandaş ilişkilerin ‘’dayanışmacılığı’’ sayesinde sürdürebilmişlerdir hiçbir ‘’modern’’ tedbire sahip olmamalarına rağmen.. Bizim bize benzer ‘’kapitalizmimiz’’; hala, her anlamda bu ‘’ilkel komünarlığın’’ payandasıyla ayakta durmaktadır. Sistemin ‘’modern sınıflar’’ anlamındaki ‘’yoksulluğu’’ nedenli her sıkıştığında ‘’yolunu açtırttığı’’ güç bile ilkel kandaşlıktan kalma ‘’ilmiye- seyfiye’’ (asker- sivil aydınlar) sınıfı (sünuf- u devlet) oluşu da bu modernitenin olmayışından ve emperyalizm çağında olamayacak oluşundan ötürüdür.

Anket sonuçlarının diğer verileri; doğru okunursa bunlar da görülüyor:


’ En fazla kime güvenilir?

’En fazla kime güvenilir?’ sorusuna, ’imanlı olanlara’ cevabını verenler arasında yine ilk sırada Türkler (yüzde 61,7) yer aldı. Türkleri Meksikalılar (yüzde 50,1), ABD’liler (yüzde 49) ve Şilililer (yüzde 41,8) izledi.

Aynı sorunun cevapları arasında bulunan ’aynı ırk veya etnik grup’ seçeneğini işaretleyenler arasında yüzde 49,7 ile yine Türkler ilk sırada yer aldı.


Kadına güven daha fazla

Anket sonuçlarına göre Türklerin aileye güveni yüzde 92, arkadaşa güveni yüzde 65 ve komşuya güveni yüzde 60 olarak ortaya çıktı. Türklerin erkeklere nazaran (yüzde 26,5) kadınlara daha fazla güvendiği (yüzde 34,5) de dikkati çekti. Türklerin yaşlılara güveni yüzde 47,2, gençlere güveni ise sadece yüzde 17 olarak belirlendi.


Mesleki açıdan...

Meslekler açısından ise Türkler en fazla öğretmenlere (yüzde 81), bilim adamlarına (yüzde 78), askerlere (yüzde 76) ve doktorlara (yüzde72) güven duyuyor.


Politikacı sınıfta kaldı

Siyasetçilerin yüzde 25 ile en az güven duyulanlar olduğu ortaya çıktı. Kurum olarak bakıldığında ise Türkler en çok orduya (yüzde 79), hükümete (yüzde 73) ve Anayasa Mahkemesi’ne (yüzde 71) güveniyor.’’ (mercektv. Com sitesinden)

Neden böyle olduğunun ipuçlarından biri ise; ‘’güven için ne önemlidir?’’ sorusunun yanıtında saklı:

’’Birisine güven duymak için sizce ne önemlidir?’ sorusuna Türkler yüzde 96 oranında ’şerefli olması’, yüzde 75 oranında ise ’yetenekli ve hazırlıklı olması’ cevabını verdi. 13 ülkenin halkları arasında ’şerefli olması’ seçeneğini en yüksek oranda işaretleyenlerin Türkler olduğu dikkati çekti.’’ ( a. g. site)

Tarihsel ve güncel plandaki bu ‘’sivil olmama’’ (modern kapitalist sınıf- işçi sınıfı ve onun yönetiminden yoksun olma) ilkel- komünal antikalığımız; ‘’modernite’’ye (hele ‘’sınıfsız moderniteye’’) ; ancak her toplumun, kendi özgün geleneklerindeki ilerici- olumlu özellikler korunup modernleştirilmek ve gerici- yozlaşmış olanlarından da arınılıp kurtulunarak ulaştırılabilinir. Ne inkar edilerek, ne de tam tersine gerici ve yoz olanlarına sarılıp tersine olanın yok edilmesi yolundan, ya da kendi ‘’özgün’’ olmayanımızın ‘’papağan’’ misali tekrarı- ‘’maymun’’ gibi taklidiyle ( yani ki, 1950’de de denenmiş bulunulan ‘’Küçük Amerika’’ yolundan) ulaşılamaz. İleri seviyeyi yakalayabilmiş hiçbir ülke- ne Amerika, ne İngiltere, ne Danimarka, ne de Japonya- bunu kimseyi taklit ederek yapmadılar. Şayet illaki bir şeyi ‘’taklit’’ edeceksek; onların bu ‘’taklit etmek’’ yerine kendi ‘’özgün yaratıcılığının devrimciliğini’’ taklit edelim. 1950 çözümlemesi ‘’doğru’’ olsaydı; 1960 olmazdı. Sonrası doğru olsaydı, 62- 63 de, 12 Mart da, 12 Eylül de olmazdı. Bunlardan sonrası doğru olsaydı, şugün bu ülke de bugünkü bölünme ve esaret, yoksulluk ve sefalet noktasında olunmazdı.

‘’ Demokratik sosyalizm çizgimi doğru buluyorum. Demokratik çözüm yöntemini ortaya çıkardım. Bu günlere kadar getirdim. AKP hükümeti demokratik İslam esprisi çerçevesinde bir şeyler yapar dedim. Biraz bekleyelim dedik ama onların yapmak istedikleri farklı. CHP demokratik dönüşümü yapar dedik. Demokratikleşmedi. Belki Altan’lar gelir farklı bir şeyler yaparlar dedim ama olmadı. CHP 50 yıllık devlet oligarşisiyle beslenen bir partidir. Sonuç, dünün çocuğu Tayyip çıkıp geldi iktidarı aldı. Kemalizm’e karşı takiyye yaparak kendi örgütlüyor. Kemalistlere karşı Kürtleri koz olarak kullanacak. Ordu ile Kürtleri çatıştıracak. Kemalist devlet sıkıştı. İslam’ın önü açıldı. 50 yıl Kemalistleri Türk İslam sentezi adı altında Kürtlerle savaştırdılar. İslam’ın önünü açtılar. Nihayet İslam’ın önü açıldı. Geldi iktidar oldu. Kürtlere isyan et diyorlar. İsyan da olabilir. Ama yine aynı noktaya geleceğiz. 50 yıl geçse de gelinecek yol demokratik çözüm yoludur. …

….ABD ve İsrail beni teslim etti. Türkiye için önemli olan ne? Apo. Apo’yu hediye etti ama bunun pahası ağır. Bununla Türkiye’yi avuçlarında tutmak istediler. Bunun karşılığını isteyecek.’’ (Abdullah Öcalan / 27 Ağustos 2003 görüşme notlarından alınarak 29 Nisan 2006 tarihli Gündem gazetesi, s. 14’te yayımlanmış ‘’Ben Burada Çarmıhtayım’’ başlıklı yazıdan)

Aslında Türkiye çarmıhta. Emperyalizmle içli- dışlı birkaç sözde ‘’yerli’’ tefeci bezirgan- finans kapital oligarşisi ve sağlı- sollu sözcüleri haricinde yürütme, yasama, yargı, üniversite, ordu, emniyet güçleri, kültür- sanat- medya; tüm kurumlar da, asker- sivil aydın zümre, işçiler- emekçiler- köylüler- dindarlar- ateistler- aleviler- Sünniler- müslümanlar- hristiyanlar- Yahudiler- Süryaniler- Boşnaklar- Lazlar- Ermeniler- Türkler- Kürtler- işsizler- öğrenciler; topyekun çarmıhta.

Çarmıh; bize ait değil. Yok bizim insanlık geleneğimizde kimseyi çarmıha germek. Ama aramızdan birileri; yıllarca bu ülkenin aydın gençlerini 12 Eylül ‘’our boys’’larının çarmıhlarına gere gere bitiremediler. Kendi ‘’insanca geleneklerimiz’’ diyeceğim ben gene…

Ne Hristiyanlığın çarmıhı, ne İslami gericiliğin falakası. İmece- dayanışma- yardımlaşma- paylaşma- misafirperverlik- adil olma- harama el uzatmama- kimsenin malına, rızkına, namusuna göz dikmeme- dürüst ve şerefli olma- küçüğünü kollayıp büyüğüne saygıda kusur etmeme… Kısacası emperyalizme ve gericiliğe teslim olmak üzre sivilleşmek (emperyalizme bağımlı bir kapitalist- tefeci bezirgan pre kapitalist sömürücü sınıfların kalkınmasını sağlamak amacıyla toplumda buna direnmiş ve direnen, direnme potansiyeline sahip ilkel komüna gelenekselliğini içeriğinde barındıran ne varsa onları yok etmeye dayalı asalak bir ‘’vitrinde’’ moderniteyi geliştirmenin askercil planda çetesel- sivil planda faizci- rantçı- zina ve binacı; sosyalist Öcalan’ı tecrit edip dinci- emperyalist kapitalist Barzani- Talabani şovenizmini tercih eden sivilleşme) yerine; gücünü ülke halklarının dini- milli; kırda- kentte, asker- sivil aydınındaki ilkel komüna gelenekselliğinden alarak onu moderniteye taşıyacak olan halk demokratik çözümü; ‘’kapitalist olmayan bir kalkınma yolunu ve yöntemini beraberce üretme.

Olaya bir de ‘’güven’’ (elbette en önce de kendine güven) açısından birinci ülke durumundaki Danimarka’dan yola çıkarak bakalım. Onları bu günkü gelişkinlik seviyesine taşıyanın bile; kendi ‘’ilkel sosyalizm’’lerinden yola çıkarak sosyal devrimlerini yapabilişlerinde yattığını görebiliriz; şayet tarihi yaşanmışlıklarına dikkatlice bakacak olursak:

‘’Danimarkalılar İngiltere'nin tarihinde de önemli bir rol oynamışlardır. Jut'lar, Anglo-saksonlar'la birlikte 5'inci yüzyılda başlayarak İngiltere'nin içlerine göç etmişlerdir. Jut'lar güneyde, özellikle Kent'te yerleşmişlerdir. Danimarka kralları bir süre İngiltere'yi denetimlerinde tutmuşlardır.

William Shakespeare en önemli yapıtlarından birini Danimarka Kralı Hamlet'e adamıştır.’’

(Vikipedi / Özgür Ansiklopedi)

Jut’ler ve Anglosaksonlar; Vikingler: Marx ve Engels’te sıkça anılan pre- kapitalist dönemin ‘’Cermen’’leri; Roma İmparatorluğuna Rönesans yaptıran sınıfsız kabile topluluklar değil miydi?

‘’Grundrisse araştırmasında başlıca dört tip ortak mülkiyet karşımıza çıkıyor: Asya (ya da Doğu tip; antik(ya da Roma) tipi; Slav tipi, Cermen tipi ‘’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Toplum Biçimlerinin Gelişimi / Ö. Gürcan Kütüphanesi / yeniyol.org sitesi)

Marx, komünlerin çözülüşünden itibaren Kapitalizmin gelişim seyirlerini ve bu prosedeki farklılıkları ele alıp irdelediği Grundrisse adlı kitabında, Cermenler için şu belirlemeleri yapıyordu:

"Cermenlerde, aile başları ormanlara yerleşirler ve böylece birbirlerinden uzun mesafelerde ayrılmış bulunurlar. Cermenlerin özerk birlikleri arasında Dil, ortak geçmiş, Tarih ve ilh. içinde yerleşip kökleşmiş (gesetzt) bulunur; öyle iken, -sırf dış bakımından,Komün, ancak üyeleri bir araya her geldikçe var olur. Bu yüzden topluluk, bir birlik (VEREIN) değil, bir toplantı (VEREINIGUNG) gibi görünür; bir birim (EIN HEIT) değil, bağımsız (özerk) arazi sahiplerinin birleşimi (EINIGUNG) gibi görünür. İş böyle olur olmaz; Komün, Kadîm toplumlarda olduğu gibi, DEVLET olarak, yani DEVLET BİÇİMLENİŞİ olarak var olamaz. Çünkü, KENT olarak var değildir. Komünün gerçekten var olabilmesi için, hür toprak sahiplerinin toplantı yapmaları gerekir: Roma'da ise, örneğin Komün, o gibi toplantıların dışında vardır. Kentin bizzat kendisinin ve başında bulunan görevlilerin (memurların) ve ilh. var oluşlarıyla vardır." (K. Marx / Grundrisse / s. 19)

İşte ‘’başkasına güvenebilecek kendine güveni’’ fazlasıyla taşıyan bu Cermen barbarları ve onların kapitalist sosyal sınıfın kanına kattıkları ilkel komünalist ‘’kandaşlık’’ kolektif aksiyonerliği; Danimarka’yı Danimarka ve İngiltere’yi İngiltere yapan sosyal- tarihsel devrimciliktir:

‘’İğreti Roma medeniyetinin bıraktığı kiri, 5’inci 6’ıncı yüzyıllar boyu, Britanya adasında yıkayanlar gene barbarlar; Anglo Sakson Jut Cermenleri oldu.

"Kymriler, yâni ülkenin çocukları, toprağın sahipleri, iki yüzyıla yakın süre, Breton ırkına karşı Anglo Saksonların güttükleri mücadeleyi işgalcilere hiç bir vakit atfetmediler. Galliler’in, İrlandalılar’ın, İskoçyalılar’ın daima canlı ve yakıcı kalan kinleri, Ortaçağ boyunca Millî Birliğin gerçekleşmesine hep engel olacaktır. Anglo-Sakson ulusları ve krallıkları, rekabetlerle yırtınıp durduğundan, ikide bir kendini gösteren çabalara rağımen, adaların birliğini gerçekleştirmekte kudretsiz kaldılar. Onun için, Danimarkalılara ve Norveçlilere kolay av oldular. O yabancılar, 10’uncu yüzyılda İngiltere’yi fethettiler. 11’inci yüzyıl başlangıcında, İngiltere’yi Skandinav İmpartorluğunun uyrukluğuna sokarak egemen oldular. 12’inci yüzyılda, 16 Kontluğu içine alan bütün bir ülkenin tümüne birden, hâlâ: Danelag, Danelaw, Danorum provinciea (Danimarka yeri, eyâleti) adı veriliyordu." (Maxime Petit: Histoire Générdal des Peuples, c.1, s. 201-202)

İngiltere’de bin yıl önce "Milli Birlik" olmamış; çünkü o zaman, Britanya halkı, sopayı görünce katarlanıveren antika köle ve kapıkulu sürüsü değil, her kişisi sosyalist toplumun kişilikli çetin leblebisi idi; önüne gelen zorbanın dişini kırıveriyordu. Öyle "Birliksizlik"e insanlık bugün ne kadar şükretse yeridir: 1) Magna Karta, 2) Kapitalizm, 3)ilk Modern Büyük ütopici Sosyalizm orada çıktı. Bu üç basamaklı gelişim tesadüfen arka arkaya sıralanmadı. Doğuda, beş altı bin yıldır en itsel (sinik) yollardan kıyasıya uygulanmış biricik, birleşik, devletçi firavunluk sistemi, Tefeci-Bezirgân medeniyeti şahikaya çıkarırken insanı yerin dibine indirip unutmuştur. Ezip sömürücü bir avuç üst insanı allahlaştırarak, geri kalan geniş çalışan yığınları, nereye doğru ürkütürsen, oraya akıp batacak kişiliksiz kul sürüleri durumuna sokmuş uçsuz bucaksız antika ulusal birliklere kavuşamadığı için, İngiltere’nin nesi eksik kalmıştır? İngiltere’nin modern kapitalizme kaynak olması, biri ötekisinden daha barbar insan toplumları sayesindedir. Onlar güneyden geçen medeniyeti, insan hürriyetiyle uzlaştırmıştırlar. Güney Antika medeniyetleri kuzeye sızdıkça, sanki insan malzemesinin soysuzlaşmasını İngiltere’de önlemek için, boyuna kuzeyden güneye barbar göçleri gönderen İskandinav barbarlığı elbet Tarihin göstermeye çalıştığı gibi bir "İmparatorluk" değildi. Atilâ, Oğuz, Cengiz, Timur ordularının step yerine denizde koşan oymaklarıydı. Onun gönderdiği barbarlardan kalma Kontluklar da, hiç bir vakit Fransa’daki Charlemagne’ın Kontlarına benzemediler. Çünkü Roma miyasmasını beşyüz yıl önce Anglo Sakson barbarları, beşyüz yıl sonra da Skandinav barbarları temizlemişlerdi.

Yakından bakalım. Northman denilen kuzeyli barbarlar, Britanya Toplumunu hiç durmaksızın aşıladılar.’’

(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere)

Toplumlar; ancak kendilerini ileriye taşıyabilecek bir dinamikleri varsa ve o dinamiklerin önünü tıkayıp durmak yerine onların dinamizminden yararlanabiliyorlarsa gelişme şansına sahip olabilirler. Aksi taktirde esarete ve gericiliğe mahkum olurlar. BBVA’nın araştırma sonuçları da bu anlamda ciddi toplumsal ipuçları taşımaktadır ve bu açıdan üstünde durulmasında ve değerlendirilmesinde yarar vardır.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Türkler Neden Güvenmiyor? ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right