left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Dilek Özbek arrow Olmak ya da Olmamak
Friday, 10 September 2010
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Gençlik Meclisi
Bize Ulaşın
Olmak ya da Olmamak Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Wednesday, 12 April 2006

5 Nisan 2006 tarihli Siyaset Meydanı’nın tartışma konusu, Diyarbakır’da başlayıp başka illere de sıçrayan, aralarında çocukların da bulunduğu Türk- Kürt, asker- sivil pek çok yurttaşımızın ölmesine, yaralanmasına, tutuklanıp ağır işkencelerden geçirilmesine neden olan son günlerde yaşanan olaylar ve bu olayların gidişatının ve çözüm yollarının neler olabileceği üzerineydi.

Katılımcılardan, olayların patlak verdiği kent olan Diyarbakır’ın Belediye Başkanı DTP’li Osman Baydemir; olayın sıcaklığını birebir yaşamış yetki ve sorumluluk makamı sahibi olarak, problemin düğüm noktasının Türkiye’nin ‘’sivilleşme’’ meselesi olduğu tespitini yakalayabilmiş kişi oldu.

Gerçekten de, yalnızca ne münferit olarak yaşanmakta olan son olaylarla, ne de tüm dünyada sürmekte olan tek kutuplulaşmış emperyalist globalizmin, özellikle Ortadoğu’da sürdürmekte olduğu ulusal birlikleri dağıtarak sınırları kendi emperyalist çıkarlarına göre, gerektiğinde ‘’zor gücüne’’ dayalı bir biçimde yeniden tayin ettiği şu günkü evrensel konjönktürde; ‘’sivilleşme ya da sivilleşmeme’’ sorunu; neredeyse Sheaskpeare’in ünlü kahramanı Hamlet’in ‘’olmak ya da olmamak, işte bütün mesele!’’ si derecesinde önemli bir konu.

Neden mi öyle? Çünkü şu anki konjonktürde, iç ve dış emperyalist kuşatma altındayız ve bu şartlarda Hürriyet ve İhtilaf, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve devamla AKP çizgisinde bir sivilleşmenin; ülkeyi temelli bu kuşatmanın içine hapsetmekten, hepten bölünmeye ve parçalanmaya götürmekten başkaca hiçbir yere götürmeyeceği de, bunun ülkenin emperyalizme ve gericiliğe tamamen teslimiyetine vardıracağı da açık. Oysa Baydemir, ‘’sivilleşme’’ derken, ‘’ordu’’nun yönetimden tamamen dışlanmasını istiyor, öte yandan bu çizgide AKP ile DTP’nin ortak noktada kesiştiklerinin flörtünü gözlerden gizleyemiyordu.

Bu bir süredir başlamış olan ‘’flört’’ün ülke yönetimindeki engeli ‘’ordu’’, DTP tarafındaki engeli ise- her ne kadar ismi özenle anılmasa da – Abdullah Öcalan olsa gerektir. ‘’savunmasının 2000’li Yıllar Gündemi alt başlığında barış sürecine en hazır kurum olarak gördüğü orduyu ve 28 Şubat sürecini özel olarak ele alıyor: ‘Ordu, en hazırlıklı kurum olarak bu süreci demokrasi lehine geliştirmekten yana ama, denetimi de elden bırakmak niyetinde değildir. En ciddi sorun olarak duran Kürt sorunu, eğer gerillaların ve PKK’nin uygun bir çözüm yaklaşımıyla demokratik sisteme çekilirlerse, bu gerçekten kalıcı bir demokrasi zaferi olacaktır…. Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin bile, ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun görülmesi de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir.’’ ( Melih Pekdemir / Öcalan Devlet mi / s. 31- 32)

Abdullah Öcalan’ın yaklaşımlarının, onun mimarı olduğu Demokratik Toplum Projesi temelinde kurulmuş olma iddiasındaki ve Abdullah Öcalan’a sempati duyan bir oy tabanına oturmakta olan DTP’nin Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in ‘’sivilleşme’’ mantalitesiyle uzaktan yakından alakası olmadığı da açıkça ortadadır.

Oysa DTH tasarısını topluma sunarken “Tanzimat ayarında, Cumhuriyet ayarında bir gelişme olarak görüyorum. Sıradan değildir. Cumhuriyetin aydınlık yönlerini esas alır, güncelleştirir. Tarihi bir hamledir. İttihat Terakki var, CHP var. Bu da üçüncü partileşme hamlesidir.” diyen Öcalan’ın bu yaklaşımının zıddına, aynı emperyalist teslimiyetçi sivilleşme mantığı ve sivil toplum tezlerinin, aynı çevrenin yayın organı olan Ülkede Özgür GÜNDEM gazetesinde derinleştirilerek işlendiğine ve Öcalan’ın ilkel milliyetçilikten ve gericilikten uzak komünalist yaklaşımlarının tersine, tarih bilminin çarpıtılmasına dayalı sivil toplumcu yaklaşımların, dünyada emperyalizme karşı kazanılmış ‘’ilk’’ halk kurtuluş savaşı olan Kurtuluş Savaşımızı, karalayarak kendilerince revize etmeye yöneldiklerini üzülerek izliyorum.

Evvelce Tarih ve Devrim yazımda da ifade etmeye çalıştığım bu sakıncalı yaklaşıma, gene bu yazımda değindiğim 12- 14 Mart tarihlerinde ‘’Sermayenin Türkleştirilmesi’’ başlıklı yazı dizisinin yazarı Sait Çetinoğlu’nun, bu kez de 10 Nisan 2006 tarihli Gündem gazetesinin dördüncü sayfasını tamamen kaplayarak yayınlanan ‘’Devletin Çete Geleneği’’ başlıklı yazısıyla devam edilmekte. Yazının bütününden, 1908’de Meşrutiyet’i kuran İttihat Terakki Partisi ve onun vurucu gücü durumundaki Teşkilat-ı Mahsusa’nın da, savaşçılarından olan Yahup Cemiller’in de, Abdülhamit döneminde ağırlıkla Kürtler’den kurulmuş olan Hamidiye alaylarının da, Teşkilat- ı Mahsusa geleneğinden gelen Kuvayi Seyyare komutanı Çerkes Ethem Bey’in de, Kuvayi Milliye’nin, evvelce Osmanlı mezalimine karşı isyan edip dağa çıktıkları için, Osmanlı nezdinde birer ekşiya konumunda olan ve bazıları dağda, bazıları cezaevlerinde bulunan kimi efe olan, kimi olmayan çeşitli o dönem ‘’suçlu’’larını saflarına alışını; bugünkü emperyalist GLADİO çeteselliğiyle karıştırdığını ve sanki bunun temeliymiş gibi konumlandırdığını şu satırlarından anlıyoruz:

‘’Teşkilat- ı Mahsusa’dan, Umum Alem- i İslam İhtilali Teşkilatına ve Milli Mücadele’ye kadar çetesiz olunmamış, hapishanelerden azılıları çıkarıp suçlarının ağırlığına göre rütbe de verilmiş, başlarına subaylar vererek alaylar teşkil edilmiş, Yüzbaşı Yakup Cemillerin, Albay Kasap Osmanların, Parti Pehlivanların, Çerkes Ahmetlerin, Topal Osmanların, Hamidiye Alayları, İttihat ve Terakki ve Teşkilat- ı Mahsusa geleneğinden geliniyor.’’

(ben kalınlaştırdım- y.n)

( Sait Çetinoğlu / Devletin Çete Geleneği / 10 Nisan 2006 tarihli Gündem gazetesi- s.4)

Bu yaklaşımın; Abdullah Öcalan’ın Demokratik Toplum Hareketi projesinde ifade ettiği ‘’İttihat Terakki var, CHP var.Bu da üçüncü partileşme hamlesidir.’’ yaklaşımıyla olan taban tabana zıtlığını şu cümlelerinde de görmek mümkün:

‘’Daha çok Batı karşısında gerilemekten kaynaklanan artan vergi ve askerlik talepleri,

biraz da İngiliz sömürge anlayışıyla tahrik edilince, 1800’lerde başlayan isyan dönemini, İkinci Abdülhamit adeta bir reform niteliğindeki aşiret mektepleri ve Kürt Hamidiye Alayları ile sonuca bağlamak istemiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1919 Samsun çıkışında oynayacağı rolde, Kürtlerin rolü günümüzde de geçerli olabilecek bir stratejik yaklaşımla değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Bu rolü görmeden, ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini doğru değerlendirmek gerçekçi değildir. Kürtlerin Cumhuriyet’teki rolü ‘kurucu’ niteliğindedir. Bizzat M.Kemal Atatürk’ün demeç ve emirlerinde bu hususu görmek zor değildir. Bu dönemde Kürtlerin olumsuz biçimde gündemden düşmesi Anti- Kürtlükten kaynaklanmıyor. Başlangıçta düşünülen, özgürlükleri esas alan bir Kürt reformudur. Atatürk bunu 1924 İzmit Mülakatı’nda açık ve kapsamlı olarak belirtmektedir.’’ (Abdullah Öcalan / Özgür İnsan Savunması / s. 11)

Özgür İnsan Savunması, Bir Halkı Savunmak, Halk Cumhuriyetine Doğru, Barış Umudu eserlerinde Mezopotamya’dan beri tarihi kökeninden ele alıp, bilimsel temelde inceleyerek otopsi masasına yatırdığı Kürdistan gerçekliğinin yakın tarihini bu netlikte ele alan Abdullah Öcalan; M. Kemal önderliğinde emperyalizme karşı verilmiş Kurtuluş Savaşımızı; hiçbir milliyetçi çarpıtmaya uğratılması olasılığı olmayan şu sözlerle anlatmaktadır:

“1914 I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında tarihi fırsat doğduğuna inanılır. (emperyalizm açısından- y.n) Balkan Savaşları’nda kazandıklarıyla yetinmez. Sıranın Anadolu’nun yeniden fethine geldiğini düşünerek İzmir işgaliyle bu konuda adım atılır. Ankara önlerine kadar Helenizm bir kez daha şansını dener. Fakat karşısındaki Mustafa Kemal gerçeği bu şansa fırsat tanımaz. Batılı güçlerin ihanetinin yarattığı zayıf durumla karşı karşıya bulunurlar. Aslında yüzyıllardan beri Ermeni, Rum, Türk ve Kürt halkları barış içinde bir ortak yaşam geleneği sağlamışlardır…. Kapitalizmin milliyetçi hastalığı bu kutsal dostluğu adeta zehirleyip feodal din çatışmalarından daha tehlikeli bir düşmanlık sürecine sokarak, binlerce yıllık bir yaşam geleneği ve kültürünün adeta yok etme fitilini çakmıştır. Üstte kalanın tekleşeceği, altta kalanın yanacağı acımasız bir yanmadır bu. Şoven Helen üst tabakası ve kilise kültürü bunda başrol oynamıştır. Suçu tümüyle Türk devletine yüklemek gerçekçi değildir. Tersine gerçeklerden kopuk hareket eden Rum ve Ermeni milliyetçiliği, objektif olarak halklarına en önemli darbeleri indirmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte ortak bir tehlike gibi doğan Rum ve Ermeni iddialarına karşı Türk- Kürt dayanışması ortaya çıkmıştır. 1071 Malazgirt Savaşı’nda olduğu gibi 1922’de bu dayanışma ulusal kurtuluş savaşını kazandırmıştır.’’ (Abdullah Öcalan / Özgür İnsan Savunması / s. 41)

Hangi ‘’ülke’’nin, hangi açıdanki ‘’özgür’’ lüğünün ‘’gündemi’’ olduğu; Sait Çetinoğlu gibi yazarlar sayesinde hepten bulanıklaşmaya başlayan Ülkede Özgür Gündem gazetesindeki iddialar ise Öcalan’ın bu söylemlerinin adeta anti- tezi niteliğindedir. Yazar; Kurtuluş Savaşı’nın (her nedense Anadolu burjuvazisinin örgütlü olduğu Müdafaa-i Hukuk’lar haricindeki) neredeyse her yapılaşmasına çatmakta, aslında böyle yaparken de ‘’sınıfsal’’ burjuva rengini de ele vermektedir. Hem de yeryüzünde hiçkimseyi inandırması mümkün olmayan türden palavraların arkasına sığınarak:

‘’Çünkü Milli Mücadeleye Anadolu halkı iştirak etmemektedir. Silaha sarılanlar, el koydukları Rum ve Ermeni mülklerini aslanlar gibi müdafaa eden yeni türedi eşraftır. Yoksul Anadolu halkının uzun savaş yıllarından kaybedeceği bir şeyi kalmamıştır. Para zenginlerden, can diğerlerinden olunca çeteleri örgütlemek kolay olmuştur.’’

(Sait Çetinoğlu / Ülkede Özgür Gündem gazetesi / 10 Nisan 2006 / s.4)

Etnik köken farkı olmaksızın herkesin, yoruma ihtiyaç bile duymaksızın gerçekdışılığını görebileceği bu türden ‘’zorlama’’ yalanlarla tarihi çarpıtma yolunda ‘’ilerleyen’’ emperyalizm güdümlü burjuva yazar, bu yoldan hem gerçekleri, hem de Kürt halkına karşı önderi olduğunu iddia ettiği Abdullah Öcalan’ın yazılı- basılı inceleme ve araştırmalarını, açıkça yaptığını da ilan etmekten kaçınan sinsice bir yöntemle çürütmek istemekte, bu yoldan gericilikle ve emperyalizmle olan beraberliğini de bu üstü güya örtülü, aşikar yollardan ifade etmektedir.

DTP’nin Kürt Demokratik Hareketini de, Anadolu Halkları Demokratik Hareketini de bu yöntamlerle sürüklediği nokta, uçurumun kenarıdır. Oysa, Öcalan’ın önerisi; her açıdan DTP’nin gitgide daha da uzaklaştırdığı netliktedir:

‘’Türkiye’nin genel demokratikleşme hamlesi Kürt reformuyla bütünleşirken, birinci husus zihniyet, vicdan ve liderlik yaklaşımında devrimci dönüşümler gerektirir. Türk ve Kürt olgularının şekillendiği ortak tarih ve günümüz koşulları bunun için yeterli zemin ve olanakları sunmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş geleneği bilimsel bir önderliğe dayanmakla gerekli en temel ilkeyi vermektedir. ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ deyişi, liderlik ilkesini çok net ortaya çıkmaktadır. Bilimsel yaklaşmak ve tüm sosyal olguların kabulü, demokratik uzlaşmaya en açık çağdaş önderlik vasfıdır. Geleneksel sağ, sol, liberal ve dinsel siyaset ve anlayışlarla, önderliklerine damgasını vuran dogmatizm türleri olan şoven Türk ve ilkel- dini Kürt milliyetçilik zihniyetleri aşılırken, demokratik önderlikler özde ve biçimde şekillenmelidir. Cumhuriyetin laik ve hukuki temeli bu tür önderliklere gerekli zihni, politik ve hukuki gücü vermektedir. Cumhuriyetin oligarşik düzenleniş çabalarına karşı demokratik düzenleniş mücadelesi çağdaş önderliğin esas görevi ve başarısı olmalıdır.’’

(Abdullah Öcalan / a. g. e. / s. 124)

Ve devamla:

‘’Kürt işbirlikçi üst tabakası, bölgede ve dünyada dar çıkarları için ve ilkel milliyetçi ideoloji ve duygularının bir gereği olarak, dışa dayalı yaklaşımı tek yaşam şansı olarak görmeye devam edecektir. Özellikle son olarak ABD, İngiltere ve İsrail’in önderlik ettiği Ortadoğu hamlesini bir bayram sevinciyle karşılayacaktır.’’ (a. g. e. / s. 127)

Diyerek, adeta bugünkü gelişmeleri 5- 6 yıl önceden bilimsel öngörüye dayalı olarak ifade etmiştir. Kürt Halk Hareketi önderi Öcalan’ın bu açıklıkta ifade ettiği tezlerinde de, bu tezleri ışığında önermiş olduğu toplumsal projede de bir sapma olduğunu sanmıyorum. Sapma, projeye sahip çıkma iddiasındaki yapılanmanın, sistemlice projeden uzaklaştırılışından kaynaklanmaktadır. Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in konuşmalarından ve Gündem gazetesi yazarı Sait Çetinoğlu’nun yaklaşımındaki ‘’sivil toplumcu’’ yazılardan anlaşılan budur.

Bu yaklaşımlar; anti- emperyalist, yurtsever, devrimci, ilerici asker- sivil kesimlerimizle Kürt etnisitesinin arasını şu anki durumda doğal olarak açmakta, yanlış bir kamplaşmaya sürüklemekte; bundan da yalnızca emperyalizm ve yerli gerici kesimler yararlanmaktadırlar.

Tırmandırılarak sürdürülen ‘’sivilleşme- sivilleşmeme’’ tartışmalarındaki Öcalan’ın ‘’1919’ların güncellenmesi ve buna dayalı toplumsal projesiyle’’ denk düşen yaklaşımımızı; dünyadan, yaşanmakta olan bir örnekle anlatmaya benzeştirecek olursak; seçimle devlet başkanlığı görevine gelmiş olan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, pek çok ordu mensubuna yer verdiği hiç de sivil olmayan hükümetiyle, asker- sivil işbirliği içinde hızlı bir kalkınma hamlesi başlatarak, dış güçlere değil; kendi halkının üretkenliğini arkasına alabilmenin vermiş olduğu güçle; dünya imparatoru ABD’nin büyükelçisine, hatalı tutumunu gördüğünde:

‘’Bavullarını toplamaya başla bayım. Bizi provoke etmeye devam edersen, bavullarını topla. Çünkü seni buradan kovacağım.’’(11 Nisan 2006 tarihli Milliyet gazetesi’nden) diyebilmesinin anti- emperyalist, özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve insanın yüreğine su serpip, yürekten bir ‘’oh!’’ dedirticiliğini anlatmam, bilmem ne demek istediğimi anlatmaya yeter mi? Emperyalizme teslim olmuş bir sivilleşme mi? Yoksa anti- emperyalist bir halk elbirliği mi?

Ülkede Özgür Gündem gazetesi sorumlularına, DTP yöneticilerine ve Abdullah Öcalan’ın yakınlarına da önerim; Sait Çetinoğlu’nun bu yazılarını kendisine iletip, fikrini sormaları olacaktır. Bilimsel ve dürüst yaklaşım bunu gerektirir. Bu gerçekten de Türkiye’nin emperyalizm karşısında ‘’olmak ya da olmamak’’ derecesinde önemli bir problemidir.

İşte bütün mesele de budur!

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Olmak ya da Olmamak ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right