left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Dilek Özbek arrow Kağıttan Devin Çöküşü ve Ürküttüğü Kurbağalar
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kağıttan Devin Çöküşü ve Ürküttüğü Kurbağalar Yazdır E-posta
Yazar Dilek Özbek   
Friday, 24 February 2006

‘’Emperyalist’’ ya da ‘’Antiemperyalist’’ terimleri çok işitilen sözlerdendir. Fakat, Emperyalizm nedir? Onu, bazıları herhangi bir tabiat hadisesiyle bile karıştırır; bazıları da ekonomi dışında sırf bir politika meselesi sayarlar. O zaman herhangi bir Kadim İmparatorluğa da Emperyalist adını vererek emperyalizmi ‘Kalubela!’ ya kadar çıkarmak; yahut Bursa ovasındaki leylekleri yaralayan kartallardan da bir emperyalistlik kokusu alıp, emperyalizmi alaim- üc- cevviye: meteoeroloji sırasına sokmak işten bile değildir. Bu yüzden emperyalizmi yerin dibinde gizli bir Deccal gibi bekleyen veya bulutlar ötesinde kanat germiş bir Zümrütü anka sanan sanana…

…..O halde şu tekeller devrinde bir tekel de niçin biz yapmayalım? Açıkcası: Emperyalizmin içyüzünü kaçamaksızca göstermek tekeli, gerçek Marksistlerindir. Emperyalizm öyle değil, böyle konur.

…..Ta ki, emperyalizmi sırf bir ‘Afeti semaviye’ (göksel, tanrısal bela) gibi teleskopla ‘gökte arayan nice turfa müneccim’ e dönmeyelim. Ve ‘kitapta yazmaz’ diye günün canlı gerçekliğine göz yumup, ‘kara kablıda yazıyor’ deyü, hep dünün harcı alem olmuş düsturlarıyla, sosyal bilimi ‘ ilmülmüstehasat’; fosiller bilimi: Paleantoloji müzesine çevirmeyelim. Bu yol pedagojiktir de. Göz hekimliğince insanın bütün hayvanlardan farkı da ‘ miyop hayvan’ oluşudur. Adem oğlu, kendisine zemin ve zamanca en yakın olanı daha iyi görür. Ve ancak iyi gördüğünü iyi kavrar. ‘Bir kulaktan giren, öbür kulaktan çıkabilir. Fakat, iki göze birden batan şey zor çıkar.’

Onunçün, pek uzağa gitmeye ne hacet. Horas’ın dediği gibi: de te fabula narratur! (Aldırmıyorsun ama, bu anlattığım senin hikayendir.)’’

(Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Emperyalizm, Geberen Kapitalizm, sf.9-10, 1 Ağustos 1935)

Emperyalizme karşı T.C Devletinin kuruluşu esnasında ve kuruluşundan bu yana ülkenin özgürlük ve bağımsızlık savaşımındaki en eski, en inatla direnen bir kanattır eski tüfek sosyalistler. Ve 18- 19’ lu Askeri Harbiyeli yıllarından; Kurtuluş Savaşı sırasındaki Yörük Ali Efe saflarındaki göğüs göğüse savaşa soyunmuşluğundan sonra 70’li yaşlarındaki vefatına dek yaşadığı 50 yılın 25’ini işkenceler, cezaevleri ve yüzlerce bilimsel eserle Türkiye halklarının bağımsızlık ve özgürlük kavgasına; beyninin son damlasına dek katılmış, inkar edilemez katkılarda bulunmuş Marxist bir bilim adamıdır Dr. Hikmet Kıvılcımlı…

İNSANIN bir ‘’miyop hayvan’’ oluşundan bahsediyor. Okuduğunu da, yazdığını da anlama özürlü türünden entelektüel camiamızın 1935’li yıllardaki versiyonunu tiye alıyor keskin zekasıyla inceden inceye…

Üzerinden tamı tamına 70 dile kolay yıl geçmiş bu satırların kaleme alınışından beri…Ne görüyoruz? ‘’Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; bir de dönüp ardına bakmış ki, bir arpa boyu YOL gitmiş’’ bile denilemeyecek denli ileri derecelerde bir MİYOBİZM’e kapılıp hepten körleşmiş ve körelmiş; körleştirilmiş ve köreltilmiş sol- sosyalist ve aydın camiamız.

Pekala; öyleyse bu NİYE olmuş? Tamı tamına gene 1935’de, adı geçen bilim adamının belirttiği aynı nedenle:

‘’Emperyalizmin, geberen kapitalizm çağı olduğunu bize gösteren iki büyük belirti vardır:

1- Tekelciliğin teknik gelişime engel olması ( gericilik)

2-Finans kapitalist oligarşisinin üretimden kopukluğu ve iratçı devletin tufeyliliği (soysuzlaşıp çürüme)’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, a.g.e)

Özetçe Kur’an-ı Kerim’de ‘’zina-bina’’ terimleriyle çok somutça ortaya konmuş bulunan ahlaki, sosyal ve ekonomik çözülme, çöküş alametleri… Ya da halk tabiriyle, başımıza çeşitli ‘’taş’’ yağacağı söylenen‘’ kıyamet alamet- i farikası…

Kapitalizm, özellikle de ‘’tekelci kapitalizm üretici güçlerin gelişimine engel olur: Bugün evren bir ekonomi sistemi olmuştur. En rasyonel ve insanlığa elverişli üretim, ancak evren ölçüsünde yapılacak bir iş bölümü ve cihan ekonomisinin şuurluca teşkilatlandırılması ile mümkünleşir. Ancak o zaman, üretici güçler ve teknik görülmedik bir hızla kanatlanır: Halbuki ne görüyoruz? Toplumun ilerlemesine, ahenkleşmesine ve teşkilatlanmasına karşı Tekelci kapitalizmin katır inatlı ayak direyişini…’’ (a.g.e)

Peki, nedir bu kapitalist emperyalizmin önünü tıkadığı üretici güçler? Teknik, coğrafya, tarih ve insan’dır. Hele bizimki gibi kapitalizmin ‘’teknik’’ olarak doğal gelişim seyrini tamamlaması nedeniyle doğal bir gelişim konağı olarak toplum yaşamına intikal etmediği toplumlarda; çok daha fazla ‘’tarih’’ çok daha fazla ‘’insan’’ ve çok daha fazla ‘’coğrafya’’ dır.

1968’li yıllarda yayınlanan ve dönemin Dr. Hikmet Kıvılcımlı da dahil pek çok en eski kuşak sosyalistlerinin katılımlarıyla platformal bir nitelikte yayımlanmış olan Türk Solu Dergisi’nin adını, 68 kuşağı devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş ve Che Guevera’nın isimlerini kullandığına göre; bugün yayımlanan (geçmiştekiyle uzaktan- yakından hiçbir alakası olmayan) Türk Solu Dergisi; bu yaklaşımı nedeniyle ‘’tarih’’ ve yukarıda andığım kişilerle simgeleştirmeye çalıştığı ‘’kollektif aksiyoner’’ İNSAN üretici güçlerinden fazlasıyla haberdar olmalıdır.

Ne var ki; insanın tek miyop hayvan oluşu gerçeğini, bir de dönemsel gelişim sürecinin şablonlarla hepten izah edilemeyecek denli hızlı ve kaotik oluşunun yarattığı kakafoniyi;

‘’balık avlamak’’ üzre hepten bulanıklaştırmak sanırım ki; şayet dergi başyazarı Gökçe Fırat’ın işi değilse, miyopluğu da aşan körlüğü gereğidir.

06 / 02 / 2005 tarihli derginin başyazısında Emperyalizmi ve onun militer vurucu gücü olan Kontrgerilla’yı ZÜMRÜT-Ü ANKA’laştıran başyazar; yazısını en iyiniyetle değerlendirdiğimde, yalnızca okuyup yaşanılanı görme aczi içindeki birine değil; aynı zamanda kendi dediğini bile duyma, hatta anlama konusunda problemleri olan birini andırıyor.

Yazının, öncelikle direk olarak Yeni Yol’u hedef alan bölümünden başlayarak irdeleyecek olursam;

1-‘’İkinci aktör: Sarp Kuray.

Solcu lider. Yeni Yol lideri. Kullanılan adam.

Sarp Kuray da ARSLAN Bulut gibi dar çevreye seslenen Partizan Yolu Hareketi’nin lideri. Askeri cuntalarla işbirliği yapmış, daha sonra yolunu örgütten ayırmış. Borsaya girmiş. Yurtdışında adı uyuşturucu kaçakçılığı ile anılmış.

Şimdi bu adam, sol adına konuşarak Şeriatçı gazetelere röportaj veriyor. Diyor ki bizi Ordu kullandı!’’ (Göçle Fırat / 06-02-05 tarihli Türk Solu Dergisi Başyazısı)

Birincisi; Yeni Yol, yalnızca bir e-gazetenin ismidir ve bu gazete daha ziyade anti-emperyalist platformal bir gazetedir. Buradaki ‘’lider’’ sözcüğüyle ifade edilmek istenen ‘’başyazar’’ olmak anlamındaysa dahi, hiç kimse açısından böyle bir pozisyon da yoktur. her şeyden önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış ve itiraz edecek olması nedeniyle hukuki süreç içinde bulunan devrimci ve devrimciliğinin hayli de uzun (43 yıl) mazisi olan bir

şahsiyetten bahsederken kullandığı saygısız üslup polisiye anlamda ‘’ihbarcılık’’ kokuyor.

Ne devrimci, ne de demokrat bireyler ve topluluklar; sırf bir fikri ve şahsen yaşamış oldukları tarihi dönemeçleri, kamuoyuyla paylaşmak istediği ve bu anlamda sorulan soruları yanıtladığı; bir grup arkadaşıyla beraber ülkesinin üzerine örtü çekilerek gözlerden kaçırılmaya çalışılan bazı tanıklık ettikleri gerçekleri kendi ülke halklarına ‘’her yoldan’’ ve bulabildikleri her aracı kullanmak suretiyle duyurmaya çalıştıkları için kimseyi yargılamayacaklardır. Bu bir…

Partizan Yolu; 1988 yılında Paris’te yapılmış bir konferansla gerekçeleri ortaya konularak feshedilmiş, benim de 78 yılından feshine kadarki süreçte içinde yer aldığım ve bu nedenle 78- 88 arası 10 yıllık sürenin çoğunluğunu Metris Askeri, Sağmalcılar Özel Tip ve Çanakkale Cezaevlerinde geçirdiğim ‘’geçmişe dair’’ bir örgütsel yapılanmanın adıdır. Ancak Sarp Kuray’ın, başyazarın bahsettiği ‘’cunta’’ larla ilgili açıklamaları, bu örgüt süreci içerisinde değil; öncesindeki, devamında kendisinin Ziverbey’de işkence görüp 4-5 yıl cezaevinde mapus yatmasına neden olan 9 Mart 1971 tarihinde askeri-sivil ihtilalci gençliğin hedefleyip de, daha üst rütbeli bazı asker kesimlerin ‘’kendilerinin de aynı doğrultuda hareket etiikleri’’ne dair dönemin sosyal devrimle buluşmuş ihtilalci gençliğini darağacına, Kızıldere katliamına, Ziverbey köşkü işkencehaneleri ve sonraki yıllarca süren mapusluğa sürüklenişlerinin hikayesidir. Kısaca olay; hiç de yazarın dediği gibi; ‘’Partizan Yolu’nun lideriyken cuntalarla işbirliği yapıp sonra örgütten ayrılmak’’ biçiminde tezahür etmemiştir. Tam tersine, Sarp Kuray; daha Partizan Yolu’nun kuruluş çalışmaları esnasında bu dönemdeki yaşanmışlığını açıkça ifade etmekte; bu ve benzer oyunbazlıklara karşı tüm devrimci ortamı uyarmaya o zaman da şimdiki gibi çaba sarfetmekteydi.

Tam da bu noktada başyazar olma sorumluluğunu taşıması ve tümlüğü bağlayıcı niteliğinden ötürü her ne kadar öyle düşünmek istemesem de ister istemez beni; yazısının yalnızca alıntıladığım paragrafıyla bile dehşete düşürmüş bulunan Gökçe Fırat’a birkaç açıklamayla daha yanıt vermek istiyorum:

TEKNİK üretici gücün; prekapitalist dönemden kalma antika tefeci- bezirgan sermaye egemenliğinin varlığına son verilemeyişi nedeniyle hepten gelişemeyerek körelmişliği; bu nedenle hep aynı sermaye gelişkinliğinin damgasını vurduğu ve hep bu gerçekliğe karşı çıkışa tekabül eden, hep aynı topraklardaki çıkışında ilkel komüna gelenekli kandaşlığa dayalı üç büyük dinin çıkışlarındaki prekapitalist sermaye düşmanlığına rağmen yıkılamamış olduğu bizimki gibi Ortadoğu toplumlarındaki gelişimce hepten önünün tıkanıklığı; aynı kadim sermayenin varlığını sürdürüşünü sağladığı kadar; antitezi olan, ilkel komüna gelenekli kandaşlığın da varlığını sürdürmesine neden olur.

Bu; bizim, Osmanlılığın kuruluşundan bu yana süregelen 600 yıllık isyancı geleneğimizdir.

Kapitalizmin; batılı ülkelerde olduğu gibi gelişimine engel olan prekapitalist tefeci- bezirgan sermayenin hegemonyası, sonunda Osmanlılığı çöküş ve çözülüşe götürür.

‘’ABDÜLHAMİT istibdadına karşı ilk başkaldırıyı başlatıp kapitalizmin beşiği Avrupa’dan özgürlük rüzgarları estiren Namık Kemaller, 1908’de Makedonya dağlarına çıkıp özgürlüğünü ilan eden Resneli Niyaziler gençliğimizdi. İngiliz Emperyalistleri İstanbul limanına demir atınca meydanları doldurup anti-emperyalist mitingler düzenleyen, sonra Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’nın ilk ateşlerini yakanlar yine onlar oldu. Aynı gençlik 10 yıllık DP zulmüne karşı ayaklanarak üniversitelerde direnişlere girmiş, şehitler vermiş ve sonra gerek emperyalizme gerekse onun güdümündeki yerli gericiliğe karşı en önde dövüşen aynı gençliğimizdi.

Gerek sivil, gerekse ordu gençliğimizin Türkiye tarihinde vurucu güç olarak böylesine etkin bir rol oynadığı inkar edilemeyecek kadar açıktır. Ne var ki aynı gerçeklik sosyal nedenleri ve sonuçlarıyla ele alınmaz ve yapısal çözümlemeden geçirilmezse harekette tamiri imkansız yaralar açabilir. Açmıştır da. Bu yüzden sorun olumlu ve olumsuz yanlarıyla devrimci hareketimiz açısından son derece hayatidir.’’

( Sarp Kuray / İlk Adım: Teşhis: Tarihsel Devrimciliğimizden Sosyal Devrimciliğimize /

YOL Dergisi / Eylül 1979)

Alıntıdan da anlaşılacağı üzre; Sarp Kuray’ın 68 dönemindeki yaşanmışlık anlatımları, asla orduyu topyekun bir düşman karşı güç olarak görmeyen; tam tersine kendisinin de içinden çıktığı orijin olan askeri ve sivil gençliğin ihtilalci karakterinin artı ve eksi yanlarını tarihi ve güncel olarak analiz ederek toplumu çözümleme ve sıkıntıya çare üretme çabalarıdır.


Bu çabalarına neden olan bilimcil analiz ışığı ise; kendisinin 68’li yıllarda gönül vermiş ve olduğu Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın şu satırlarında yatmaktadır:

‘’ İNKİLAP ve İRTİCA

Bu iki tezat açısından tarihimize bakınca ne görüyoruz? Yerli irticayı temsil eden bir avuç

(tefeci- bezirgan), kapitülasyonlar mekanizmasiyle ecnebi sermayenin gizli, açık soygununa ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı olan Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma ( halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek, milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına teslim olduysa, o zaman, ordu hemen milletle kaynaşıp inkilaptan yana geçti. Çünkü, milletimizin ayakta kalan ( şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi.

Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya, Cemal Gürsel Paşa’ya kadar; Rusçuk yaranından Milli Kurtuluş Komitesi’ne kadar ileri gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın güttüğü ordu oldu. Osmanlı çöküş devrinde ( sanki ecnebi sermayeye kul olacakları bilinmiş gibi) adlarının başında hep birer ‘’abd’’ ( kul, köle) sözü bulunan padişshların (Abdülmecid’in, Abdülaziz’in, Abdülhamit’in) istibdatları boyunca, vatan ve hürriyet aşkına asker ocakları (Kuleli, Tıbbiye, Harbiye) beşik oldu. 1876’da Abdülaziz’i tahtından indiren, 1919- 1923’de İstiklal Savaşı’yla saltanatı müzeye kaldıran hep o genç ordumuzdu.

Nihayet, Batıdaki sermaye birikişinin korsanlık devrine rahmet okutacak bir utanmazlıkla kendi yurdunu ve kendi halkını, hem de ‘demokratlık’ perdesi altında ‘görülmemiş kalkınma’ diye görülmemiş çapula uğratan ve (böl ve güt) fetvasınca köylere kadar soktuğu siyaset maskeli fitne ile milli birliğimizi sarsan bir avuç tefeci- bezirgan çetesine, geniş ülkemizi değil yüz küsur metrekarelik Yassıada kayalığını bile kaplamayacak derecede azlık ve milletten kopmuş bir oligarşi olduğunu 3 saatlik harekatıyla öğreten gönlü alçak destan yiğitlerimiz de, gene 6 yüz yıl önceki Kayıhan ilblerinin geleneklerine uygun torunları oldular.’’ İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz / SF.6 / Dr. Hikmet Kıvılcımlı / 1965)

Genel olarak gerek Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, gerekse de Sarp Kuray’ın tüm aktarımlarından kendimce anlayabildiğim kadarıyla özetleyecek olursam; aynı tarihsel devrimciliğin kurmaylığında verilmiş ve başarıya ulaşmış olan Kurtuluş Savaşı; savaş süresince sosyalistlerle elbirliği ve gönülbirliği içinde seyretmiştir. Ancak gerek bu süreç, gerekse de iktidar sonrası süreçte; her iki taraftan da kaynaklanan bazı hatalı yaklaşım ve politikalar nedeniyle sosyal devrimcilerle 600 yıllık kandaşlık geleneğine dayalı jöntürklerin ilişkilerinde bir kırılma yaşanmıştır.

Böylece anti- feodalizm ve anti- emperyalizm özlü ihtilalci gelenek; 27 Mayıs 1960’ta tarihsel rolünü gene tek başına oynar ve sürmekte olan üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimini tıkayıcılığının vurucu gücü, yol açıcısı olma tarihsel özelliğiyle bir politik devrime neden olarak sonlanır. Oysa emperyalizmin iç ve dış kuşatması da 1946 yılından itibaren 1960’a kadar geçen 14 yıl içinde bir hayli yol almıştır. Bu nedenle 60 ihtilali; iç ve dış gericiliğin girdilediği ve kuşattığı şartlar altında yapılır. Sonuçta tabandaki genç ve henüz diriliğini muhafaza etmekte olan ihtilalciliğe bazı tavizler verilse de, gerçekte emperyalist çetenin kurgulayıp kışkırttığı Menderesler’in idamının faturası da tek başına bu ihtilalciliğin sırtına yıkılarak bu kez de hem gerçek katillerin elleri yıkanır, hem de Osmanlı’dan bu yana tarihi geleneğimiz olup Kurtuluş Savaşıyla pekişmiş olan ‘’ordu-millet’’ bütünselliğinde ilk kırılma, kitlesel anlamda böylelikle yaşanmış olur. Ancak 27 Mayıs’ın sağladığı hak ve özgürlükler anlamındaki rahatlık nedeniyle henüz hiç kimse bu kitlesel kırılmanın farkında bile olmayacaktır.

‘’ ABD emperyalizminin emriyle ‘Kore’ye asker gönderme’ ile başlayan, 21 Mayıs 1963 ayaklanmasının bastırılmasıyla devam eden ve 12 Mart-12 Eylül ile kalıcılaşan ordu içindeki NATOCU politikalara rağmen Türk ordusunun tarih içindeki varlığı ve temsil ettiği davranış biçiminin tarihsel kökleri konusundaki düşüncelerimiz hiçbir spekülasyona yer bırakmayacak şekilde açıktır. En azından bu sitede bu konuda yazılmış onlarca makale vardır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960’lı yıllarda belirttiği gibi ‘Türk ordusu; Kayıhanlı gazilerinin dirlik düzeninden, Gazi Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluşuna dek, hep ilerici, devrimci gelenekli bir ordudur. İlk Gazi İlpler antika müstebitliğe karşı ezilen toprak kölelerine nispi kurtuluş getiren tarihsel devrimin devrimcileri idiler. Son gazi kuvai milliyeciler modern müstebitliğe,

emperyalizme karşı ezilen köle uluslara Milli Kurtuluş getiren sosyal devrimin devrimcileri oldular.’

27 Mayıs Politik Devrimini gerçekleştiren ordu gençliği ve bunun tasfiyesine karşı ayaklanan 21 Mayıs’çı subaylar hep bu geleneğin ayak izlerinden yürüyen devrimcilerdir. 1971’de sosyalist mücadelede yerlerini almış silahlı ve silahsız aydın gençliğimiz de ‘9 Mart’ girişimine bu gerçekliğin ışığında katılmışlardır. NATO’nun, CIA’nın ve yerli işbirlikçilerinin ordu hiyerarşisini de yanlarına alarak devrimci gençliği nasıl tasfiye ettiği, yok ettiği, darağaçlarına gönderdiği yakın tarihimizde tüm delilleriyle ortada durmaktadır.

Karşı durulan, 1946’dan sonra ülkemizin bir cariye gibi ABD emperyalizmine sunulması ile başlayan dönemdeki; ordunun halktan koparılmaya çalışılarak devrimci geleneğinin nötralize edilerek emperyalizm maşası haline getirilebilmesi için yapılan uygulamalardır. 12 Mart ve 12 Eylül bu sürecin ürünleridir. Emperyalizmin kirli ve kanlı uygulamalarıdır. Sonuçları ortadadır.’’

(1946’dan Günümüze Ordu Gerçekliğimiz / Sarp Kuray / Yeni Yol e- gazetesinden)

1963’te; ihtilalci Fethi Gürcan ve Talat Aydemir vasıtasıyla sosyalizmle buluşan ilkel komüna gelenekli, kandaşlığa dayalı tarihsel devrimci gelenek; tıpkı 68’li yılların asker- sivil ihtilal gelenekli sosyalistlerini 9 Mart umuduyla harcayışında olduğu gibi; önce ihtilale teşvik edip sonra da satışa getirmek suretiyle darağacına yollanır. Tezgahı kuranlar da; gerek Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’i, gerekse Denizleri, Mahirleri ve Sarp Kuray’la arkadaşlarını harcayanlar da, Menderesleri idam edenler de aslında hep aynı Amerikancı çete unsurlarıdır.

Bu çete unsurları; 12 Mart’larla, 12 Eylül’lerle, sonrasındaki etnik hadiseye yönelik provokatif tutum alışlarla; aslında yukarıda anlatmaya çalıştığımız tarihi ve sosyal gerçekliklerimizden biri olan ordu- millet oluşumuzu dinamitlemiş; asker- sivil uçurumunun emperyalizm lehine açılmasına ne yazık ki neden olmuşlardır.

Bu uçurumu açan çeteyi açıklamaya çalışmaktadır Sarp Kuray ve aslında bu birbirinin ittifakı olması gereken iki kesimin birbirine kırdırılışına engel olunmamasının ülkeyi nasıl Kurtlar Vadisine taşımakta olduğunu anlatmaya; her iki taraftaki nifak noktalarının aşılıp, birleştirici noktaların ipuçlarını anlatmaya, KATALİZÖRLÜK işlevini yerine getirerek özünde temelde birbirinin aynı tarihsel devrimci kandaşlık gelenekselliğinden fırlayıp gelen doğal ilkel komünarlığımızı, sosyal devrimci komünarlığa bağlamaya çalışmaktadır Türksolu başyazarının iddiasının tam tersine… Kendisini 33 yıldır tanırım; 33 yıldır da bu ülkenin kurtuluşunun 1919’lardaki toplumca elbirliği, omuzbirliği içerisindeki kandaşlık ruhunun yeniden yakalanıp; günün ihtiyaçlarına uygun yeni reorganizasyonunun yaratacağı bir devrimcilikte olacağını savunur.

Toplumumuzda 600 yıllık geleneğe dayalı birleştirici nokta; ilkel komuna özlü kandaşlık geleneğimizdir. Ordu-millet oluşumuzun temelinde de bu gerçekliğimiz yatar. Toplumumuzun önemli ileri gidiş dinamizmlerinden birisi; kandaş göçebe gazi ve ilblerinin geleneğinden gelen ordumuzdur. Bir diğer dinamizmimiz; başta işçi sınıfı gelmek kaydıyla ezilen halk tabakalarımızdır. Üçüncü dinamizmimiz aşiret gelenekli, kandaş halk topluluklarımızdır ki; Kürt halkı, bunların içerisindeki en kalabalık olanı ve üzerine en fazla emperyalist oyunlar çevirilenidir. Bu güne dek karşılıklı yapılmış hatalarla bir kırılma- kopuşma sürecine girilmiştir. Bunun tek nedeninin PKK olduğunu öne sürmek; hadiseyi tepesitaklak koymak ve bu güne kadarki çözümsüzlüğü çoğaltmaktan başka hiçbirşey değildir. Ve dördüncü dinamizmimiz de dini inancında samimi olan; islamiyetin ilk çıkışındaki kandaşlık esaslarına sadık kalmış Müslüman kesimlerimiz; özellikle de Alevi vatandaşlarımızdır. Son iki dinamizmimiz; toplamda köylü, esnaf ve küçük üreticimizdir.

Emperyalist- kapitalizme karşı kandaşlık temelli bir dayanışma ve işbirliğine girecek, bu anlamda bir kolektif aksiyonerliği gösterebilecek olan da; bu 4 dinamik unsurun emek eksenli- yurtsever birlik ve beraberliğinden doğacaktır. Bu kesimlerin çatışmasını ve toparlanmak yerine birbirini kırmasını isteyenler; hangi maskelerin gerisine saklanırlarsa saklansınlar, bu ülkeyi 1960’lardan beri gitgide uçuruma sürükleyen ve esarete taşıyanlarla onların maşalığını, kalemşörlüğünü yapanlar; ancak ne yaparlarsa yapsınlar, 1919’ların ruhuna sahip çıkmamızın bu kez önüne geçemeyecek olanlardır.

Şu anki paniklerinin nedeni; ülke halklarının gitgide bu gerçeklere uyanmasından ve bu maskaraların iyiden iyiye takkelerinin düşüp, kellerinin görünmesinden kaynaklanmaktadır.

Kadrocu ve Yöncü kalemşörlüğüne soyundukları kağıttan dev, hergün biraz daha çökmekte; bu çöküş, İngiltere prensesi bin kere öpse de prense dönüşmesi olasılığı bulunmayan kimi kurbağaları, anlaşılan çok ürkütmektedir.

Çünkü bu kez biz kazanacağız!

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kağıttan Devin Çöküşü ve Ürküttüğü ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right