left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow I - Ö arrow Mihraç Ural arrow AKP İKTİDARI 12 EYLÜL KARŞITI DEĞİL, SONUCUDUR.
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
AKP İKTİDARI 12 EYLÜL KARŞITI DEĞİL, SONUCUDUR. Yazdır E-posta
Yazar Tuncay ÇELEN   
Wednesday, 12 September 2007

Türkiye yetmişli yıllarda büyük ve çalkantılı bir dönem geçirdi. Bu dönemde hâkim güçler ekonomik ve siyasi nedenlerle ülkeyi yönetmekte ciddi sıkıntılar yaşadılar. 12 Mart döneminde aldıkları "önlemler" yeterli olmamıştı. 12 Mart darbesi, ile devrimciler gözaltına alınmış , katledilmiş,  işkence birimleri oluşturulmuş, sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuş, Deniz-Yusuf-Hüseyin idam edilmiş, afyon ekimi yasağı konmuş, TİP kapatılmış, gelişen sol mücadele kesintiye uğratılmıştı. Ama hala dünyada  ve Türkiye’de rüzgar soldan esmekteydi.

Altmışlı yıllarda ABD'nin soğuk savaş stratejilerinin bir gereği olarak geliştirilen sivil faşist hareketleri, kontrgerilla örgütlerini yoğun ve pervasız biçimde kullanarak muhalefet hareketlerini ezmeye çalıştılar. Ama devrimci dalgayı ve Türkiye’de gelişen amerikan karşıtlığını kıramadılar.

Hürriyet Gazetesi'nin 26 Temmuz 1975 tarihli sayısının manşeti şöyleydi: ÜSLERE EL KOYDUK. "Hürriyet" imzalı başyazıda da şunlar söyleniyordu:

"Türkiye için artık Amerika yok... Bizim kiralık toprağımız yoktur. Önce ikili anlaşmaların sona erdiğini dünya bilmek zorundadır. Türkiye'deki tatlı Amerikan efsanesi kökünden yıkılmıştır. Amerika artık sevimsiz veya çirkin değil, üstelik hain hale gelmiştir... Kim ne derse desin; artık Türkiye için pek çok şey vardır, fakat Amerika yoktur... Dost Amerika,dünden itibaren yerini hain Amerika'ya terk etmiştir."

Hürriyet'in ilk sayfasında, Ecevit'in şu açıklaması yer alıyordu: "Amerika'nın tutumu Düyun-u Umumiye'den daha kötü."

Hürriyet'in haberine göre, Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı temsilcileri, feshedilen anlaşmaların hükümlerini gözden geçirmişler ve Amerikalıların 10 noktada özetlenen ayrıcalıklarını sona erdirme kararı almışlardı. Bunlardan onuncusu şöyleydi:

"Üslerdeki dinleme cihazları ve demirperde gerisi ülkelere hitaben yayın yaptığı öne sürülen radyo istasyonlarının çalışmalarına son verilecektir."


ABD Türkiye ile ilişkilerinde istediği yeni adımları atma konusunda belirli sıkıntılar yaşıyordu. Ülkede mevcut partilerin halkın ihtiyaçlarına yanıt vermemesi, devrimci muhalefet ve istikrarsızlık, ABD isteklerinin tam olarak karşılanmasına olanak vermiyordu.

1978-1979 yıllarında Ecevit Hükümeti üsleri yeniden açma konusundaki  baskılara direniyordu. ABD üslerinin yeniden açılmasına izin vermedi.

Türkiye'nin haşhaş ve Kıbrıs konularında ABD politikalarına meydan okuması sonrasında, Türkiye'de silahlı eylemler arttı,  bireysel cinayetler yaygınlaşmaya başladı. İran'ın ABD'nin kontrolu dışına çıkması ve Türkiye'nin yeniden büyük önem kazanması sonrasında, bireysel öldürme eylemlerinin yerini kitlesel çatışmalar ve katliamlar almaya başladı. Türkiye, önemi ABD açısından çok artmış olan üsleri açmamakta direndikçe, iç anlaşmazlıklar sanki bir yerden yönetiliyormuş gibi iç savaşa doğru tırmandırılmaya başlandı. Mezhep çatışmaları körüklendi. ABD emperyalizminin darbe tezgâhçısı CIA ajanlarının desteğiyle ve  Gladio uzantısı gizli örgütlerinin marifetiyle Malatya, Kahramanmaraş, Elazığ, Çorum’da kitlesel katliamlar gerçekleştirildi, beş bine yakın insan öldürüldü. 1 Mayıs 1977 Taksim, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi Merkez Binası katliamları gerçekleştirildi. Aynı dönemde gazetelerde TÜSİAD'ın Hükümet aleyhindeki ilanları yayınlandı. TÜSİAD'ı başka örgütler de izledi. Piyasadan temel tüketim maddeleri çekildi. Yağ, ampul, sigara, benzin bulunmaz oldu. Bazı dayanıklı tüketim malları bile piyasadan yok oldu.

Tüm bu gelişmelere bağlı olarak, CHP iktidardan düşürüldü; Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki azınlık hükümeti kuruldu. ABD ile Türkiye arasında savunma ve işbirliği anlaması 29 Mart 1980 tarihinde imzalandı. Ancak Başbakan Demirel, bu anlaşmayı Meclis onayından geçirmediği için anlaşma yürürlüğe girmedi ve ABD, elinden alınmış olan üslerine kavuşamadı.

12 Eylül 1980 sonrasında ise tüm bu sorunlar çözüldü. 18 Kasım 1980 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde imzalanmış olan bu anlaşma onaylandı ve 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazete'de de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Bu anlaşmanın sonuçlarını , 3 Aralık 1981’de Türkiye’ye gelen ABD Savunma Bakanı Casper Qeinberger denetledi. ABD’lilerin “our boys” “bizim oğlanlar” dediği yeni yönetimle  Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştı ve ABD çıkarlarına karşı çıkan  dikenler ayıklanmış, “gül bahçesi” uygun  hale getirilmişti.

Bugün hala 12 Eylül tartışılıyor.

12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 27 yıl geçti. Ama  askeri darbenin hukuk , siyaset ve ekonomik sistem üzerindeki etkileri devam ediyor. Bugün hala 12 Eylül tartışılıyor.

Bir yandan “darbecilerden hesap sorulsun” kampanyaları açılırken; diğer taraftan “sivil anayasa” gündeme sokuluyor. “darbecilerden hesap sorulması”; “anayasada ki postal izlerinin silinmesi” için  TBMM’ye dilekçeler veriliyor.

Doğrudur, 1 milyonan yakın  kişinin gözaltıa alındığı , 230 bin kişinin yargılandığı, idam cezası verilen 517 kişiden 50’sinin asıldığı, 171 kişinin işkencede öldürüldüğü, 43 kişinin intihar ettiğinin söylendiği, 300 kişinin ölümünün kuşkulu bulunduğu , 39 ton gazete ve derginin imha edildiği, bireysel ve toplumsal travmalara neden olan 12 Eylül rejimiyle gerçek bir hesaplaşmanın yapılmamış, yapılamamış olması toplumumuzun bir ayıbıdır.

Ancak yukarıda belirtmeye çalıştığım birtakım gerçekler unutuluyor veye  unutturulmaya çalışılıyor.  12 Eylül sürecini ülkemizde tezgahlayan ve sürdüren emperyalist güçler ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinden nedense fazla sözedilmiyor.  

Bugün 12 Eylül süreci devam ediyor.  Emperyalist  güçler adım adım amaçlarına ulaşmışlar ve tek bir kurşun atmadan ülkeyi her anlamda teslim almışlardır.

AKP iktidarı emperyalist sistemin, küresel sermayenin iktidarıdır. AKP, 12 Eylül rejimi ile önü açılan  küresel kapitalist sistemin öngördüğü politikaları uygulamaktadır. Bu politikaları uygularken de, ABD emperyalizminin “oğlanları”  12 Eylülcülere uygulattırılan , “yeşil kuşak” tezinin Türkiye versiyonu “türk-islam sentezi”,  yeni adıyla “ılımlı islam modeli” kullanılmaktadır.   İktidarın sınıfsal karekteri, “din” kullanılarak gözlerden saklanmaktadır. Kim ne derse desin model başarılı olmuş,  düzenin sömürdüğü, yoksullaştırdığı, çaresizleştirdiği, sadakaya muhtaç hale getirerek yozlaştırdığı insanlar, türban, cemaatler, tarikatlar kullanılarak güdüm altına alınmıştır. 12 Eylülde o kadar işkenceye, vahşete, baskıya rağmen zabtı rap altına alınmakta zorlanan toplum, bugün  büyük bir çaresizlikle ama büyük bir ekseriyetle “cellatlarına” teslim olmuştur.

Ekonomik olarak da, Türkiyede temelleri çok öncesinden atılan, 24 Ocak 1980’de “24 Ocak kararları” adı altında   bir IMF/Dünya bankası  programı olarak ilan edilen ve uygulanması ancak 12 Eylül darbesinin askeri baskı yöntemleriyle sağlanabilen küresel kapitalizmin ülkeyi teslim alış programı da başarıyla sürdürülmektedir. Son seçimlerde AKP nin aldığı sonuç ve parlametonun bugunkü yapısı “başarının” göstergesidir. Seçimden “küresel kapitalist sistem”, “”ılımlı islam” zaferle çıkmıştır. Emperyalizm yine kazanmış ve konumunu daha da güçlendirmiştir. Her şeyin üstüne, bir de   “gül”  dikmiştir.

Durum bu iken, 12 Eylülü üç beş zalim ve kaniçici  generalin kendi başlarına karar verdikleri ve uyguladıkları, geçici bir süreç olarak görmek ve yalnızca “darbecilerden” hesap sorulmasını istemek ne kadar akılcı ve gerçekçidir. Bu mantık, “tetikçilere” ceza verirken, “azmettiriciler” için dava bile açmayı gereksiz gören bugün ki “adalet sisteminin” mantığı ile örtüşmemekte midir ? Tetikçi, 12 Eylül darbecileri  suçlanırken, azmettirici  küresel kapitalizmin, emperyalizmin, uğruna darbe yapılan   24 Ocak kararlarının gündeme getirilmemesi büyük bir eksiklik değil midir ? Hele, hele Emperyalizmin hemen hemen tüm kurumları teslim aldığı,  24 Ocak kararlarının eksiksiz uygulandığı, ülkenin tüm birikimlerinin “babalar gibi” satıla satıla, elde  “Mehmet’in kanından” başka satılacak bir şeyin kalmadığı bu ortamda. 12 Eylül’ün hesabının sorulmasını bugünkü parlemantodan, AKP iktidarından istemek, faşist “12 Eylül anayasası” yerine, AKP’nin “demokratik”  “sivil anayasa” sından medet ummak büyük bir çelişki değil midir ? Olaylara  sınıflar açısından bakamamak, işçi sınıfı açısından hiç bakmamak değil midir ?

Yoksa gerçekten, 1970’li yılların 2.nci yarısından itibaren kapitalist sistemin ideologları tarafından ortaya atılan “işçi sınıfının değiştiği, hatta ortadan kalktığı “ tezi Türkiye “solu”nun bir kesiminde de mi etkili olmuştur?

Anımsarsanız “sol aydınların” kafalarını karıştırmayı hedefleyen bu teze göre :

“Teknolojik gelişme sanayi dönemini kapatmış, enformasyon dönemini başlatmıştır. Sanayinin yerini hizmet sektörü, işçi sınıfının yerini de entelektüel kapasitesi yüksek ve beyniyle üretim yapan hizmet sektörü elemanları almıştır. Artık sınıf mücadelesinden söz etmek doğru olmaz. Çevre sorunları, kadın sorunu, barış, silahsızlanma gibi başlıklar sınıfsal temaların yerini almıştır. Bunlar belli bir sınıfı değil, bütün toplumları, dünyayı ilgilendiren sorunlardır. O nedenle de sınıf mücadelesi ile değil, insanlığın bir arada duruşuyla çözümlenebilecek bir niteliğe sahiptiler. Sorunlar globalleşirken, çözümleri sınıfa küçültmek doğru olmaz.”


Doğruymuş gibi söylenen , sınıf gerçekliğini inkar eden, sınıf mücadelesini sosyalizmi gereksiz kılan, “sol”u  , soyut bir barış ve insan hakları  savunuculuğuna, çevre korumacılığına, indirgeyen bu yalanlar ne yazık ki sandığımızdan da etkili oldu.   

Türkiye'de bu tezleri “sol” adına sahiplenenler ve açıkca savunanlar bile çıktı. Bu çerçevede yeni “sol” oluşumlar, yeni birliktelikler oluşturmak isteyenler bile var. Sosyalizmden, soldan arınarak , “solda” birleşmek, nasıl oluyorsa ?

Ne yazık ki, küresel kapitalizm ülkeyi yalnızca, ekonomik ve siyasi açıdan teslim almamıştır. Küresel sistemin tüm uluslararası birimleri  de iş başındadır. Bu birimler ülkedeki işbirlikçileriyle birlikte, şiddet dahil, siyasi, iktisadi, kültürel, psikolojik,  her yöntemi kullanarak  “sol” un bir kısmı dahil toplumun büyük bir kesimine kendi ideolojisini” kabul ettirmiştir.

Bu ideolojinin etki alanına giren  birtakım “solcularımız” dan da  , artık sisteme karşı tutarlı tepkiler vermesini bekleyemezsiniz. Tam tersine , 12 Eylül-24 Ocak-emperyalizm  bütünlüğünü ortaya koymaya kalkarsanız,  gelişmeleri göremeyenler, geçmişte kalanlar, “tutucular”  olarak damgalanırsınız.

Bugünkü güncel söylemle “çağdaş solculuk” , sisteme “özde” değil, “sözde” karşı çıkmaktır. Sistemin “özüne” değil; “bazı çirkin görüntülerine”  karşı muhalefet etmektir. Amaç sistemi “değiştirmek” değil; düzeltmektir. Bunun için, sistemin ekonomik ve siyasi egemenleriyle bile hareket edilebilinir.

Hatta bunlarla birlikte 12 Eylül’ün bazı izleri silinebilinir.

Bu büyük bir yutturmacadır. Bugün iktidarda bulunan ülkenin gelmiş geçmiş en işbirlikçi partisi AKP, 12 Eylülün karşıtı değil, sonucudur. Küresel kapitalizmin iktidarıdır.AKP’nin hazırlattığı çok şeffaf olduğu için “ortalarda” görünmeyen, ancak nabız yoklaması için zaman zaman, sızdırılan “sivil anayasa” da, 12 Eylül anayasasının karşıtı değil, “günceli” olacaktır. Küresel kapitalizmin, Türkiye’deki güncel sorunlarını aşmak için hazırlanacaktır.

Hazırlanacak “sivil anayasa” da  12 Eylül’ün bazı izleri, 12 eylül anayasasının “özüne” karşı olunduğu için silinmeyecektir. Bu maddeler, kullanma tarihleri geçtiği, işlevlerini yitirdiği, ya da küresel kapitalizmin günümüzdeki çıkarlarına artık yanıt vermediği için kaldırılacak ve/veya değiştirlecektir.

Nitekim “sivil anayasayı” hazırlamakla görevli “sivil” Özbudun ‘da  "sivil" anayasa taslağında 12 Eylül darbecilerine yargı yolunu kapatan 1982 Anayasasındaki geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla ilgili olarak “yeni anayasanın 12 Eylül'le hesaplaşma anlamına gelmediğini” ifade ederek "Bu maddeyi yasa tekniği açısından kaldırıyoruz. Yoksa 12 Eylül'le hesaplaşma gibi algılanmamalı. Zaten bir suç işlenmişse, zaman aşımına uğramıştır" diyerek bu gerçeği “özlü” bir biçimde dile getirmiştir.

Hal böyle iken, 12 Eylüllerin, Martların hesabını yalnızca üç beş generalden sormak, hele hele bu hesabın sorulmasını karşıtlarından değil, yandaşlarından istemekte bir tuhaflık yokmudur ?

Elbette hesap sorulacaktır. Ama bu hesabı soracak güç emekçilerin  örgütlü gücüdür. Devrimcilerin, sosyalistlerin görevi, başkalarından, sınıf düşmanlarından “medet ummak” değil, “emeği” örgütlemektir.   

 

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
http://www.vatanpostasi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=493&Itemid=38 adresinde yayınlanmıştır...

Vatan Postası'nın önsözü

12 EYLÜLÜN ULUSAL-ULUSLARARASI SİYASİ, ASKERİ VE JEOPOLİTİK NEDENLERİ ÜZERİNE İKİ KAYNAK:

12 Eylül askeri müdahalesinin 24 Ocak Kararları'nı uygulamak için yapıldığı ekonomik açıdan çok doğru bir tesbittir. Burada 12 Eylül'ün siyasi, jeo-politik ve askeri nedenleri üzerinde de durmak ve 12 Eylül öncesi süreci hatırlatmak yararlı olacak diye düşünüyoruz.

Bilindiği gibi, 12 Eylül askeri müdahalesi, sadece 24 Ocak Kararları'nı hayata geçirmek için gerçekleştirilmiş değildir. Emperyalist baskılara rağmen haşhaş ekiminin serbest bırakılması ve Kıbrıs çıkartması sonrası uygulanan Amerikan Ambargosu'na karşı Türkiye, Amerikan üstlerinin kapatılacağını açıkladı. 25 Temmuz 1975 tarihinde de ABD ile Türkiye arasındaki askeri işbirliği anlaşması tek taraflı olarak feshedildi. 21 Amerikan üssü kapatıldı.

Ayrıca Kıbrıs çıkartması ile hem adadaki hem de Yunanistan'daki faşist cuntalar yıkılmış, CİA'nın İspanya'dan Hindistan'a kadar uzanan hat üzerinde kurmak istediği faşist devletler zinciri ortadan ikiye ayrılmıştı.

Bu antiemperyalist tutumu 2. Kuvayi Milliyeciliğimizin zaferi olarak müjdeleyen (1974-75) Sosyalist Gazetesi, yaptığı durum değerlendirmesi ile olayları ve ilişkileri duruca açıklayıp 'yol'u aydınlattı.

12 Mart sonrası 1973'lerden itibaren hızla gelişen halk muhalefeti ve genel toplumsal taleplerdeki artış CHP-MSP koalisyonu ile de durdurulamadı. Haşhaş ekimi ve Kıbrıs çıkartması ile hızlanan, Türkiye'nin emperyalist sistemden kopma süreci, aşağıdaki alıntıda açıklanan olaylar sonunda tersine çevrilmiştir. Yıldırım Koç bu makalesi ile 12 Eylül askeri darbesinin nasıl hazırlandığını, siyasi, jeo-politik ve askeri nedenlerini de gözlerimizin önüne seriyor...

1974-75 Sosyalist Gazetesi'nin o zamanki durum değerlendirmelerinin ve önerilerinin ne kadar yaşamsal değerde olduğunu ve MC hükümetlerinin kurulması ile başlayan süreçte Türkiye'nin önce 1976'da, olmadı 1978'de, o da olmazsa 12 Eylül 1980'de nasıl sömürge faşizmine sürüklendiğini yaşayarak gördük. (O zamanki Sosyalist gazetelerine Milli Kütüphane'den ulaşılabilir.)

Gerçekten de 12 Eylül sonrasında 18 Kasım 1980 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde imzalanmış olan Türk-Amerikan askeri işbirliği anlaşması onaylandı. 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. ABD üsleri böylece yeniden faaliyete geçti.

Burada Yıldırım Koç'un 2004 yılı Eylül ayında yazdığı ve çeşitli internet sitelerinde ve bazı dergilerde yayınlanan makalesini aynen yayınlıyoruz.

Bugünlerde bazı sitelerde ve mail gruplarında yayınlanan bir yazıda, kaynak belirtilmeden ve tırnak içine alınmadan, bu makaleden 'yararlanıldığını' gördük. Alıntı yapılmaması üzücü... (V.P.)

12 EYLÜL NİÇİN YAPILDI? KİME YARADI?

Yıldırım Koç - Eylül / 2004

1980 yılında 29 yaşındaydım ve Ankarada bir üniversitede asistandım. 11 Eylül 1980 günü kardeşim üniversiteye geldi ve İstanbulda bir arkadaşımı mutlaka aramam gerektiğini söyledi. Telefon ettim. Bana, 13 Eylül günü askeri müdahale olacağı haberini verdi. Ankarada Demirtepede oturuyordum. Evime gittim. Demirtepeden Bakanlıklara yürüdüm. Yaklaşık 10 yerde bombalı pankart vardı. Sivil polislerin en yoğun biçimde bulunduğu Kızılay bölgesinde bu kadar çok bombalı pankart normal değildi. Sanki birileri, milleti canından bezdirmeye çalışıyor gibiydi. Askeri müdahale, 13 Eylül değil de 12 Eylül günü gerçekleşti.

Bugün 24 yıl geriye gidip 12 Eylülün nedenlerini sorguladığımda, çok ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Benim çıkardığım birinci sonuç, 12 Eylül öncesinde milletimizi bölen kavgaların büyük ölçüde dış mihrakların ürünü olduğu ve bu kavgalar bahane edilerek gerçekleştirilen askeri müdahalenin de öncelikle ABDye yaradığı.

İkinci sonucum, 12 Eylül sonrasında yaşanan sürecin, Türkiye Cumhuriyetini zayıflattığı. Bugün, Türkiyemiz Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdit ve tehlikeleriyle karşı karşıya iken, ülkesine ve ulusuna gerçekten sahip çıkarak vatanı ve namusu için etkili bir biçimde çalışanların sayısı son derece yetersiz. Bu durum, 12 Eylül sonrası ekonomik, toplumsal ve siyasal uygulamaların sonucudur. Bunların arkasında da, Anadoluda bağımsız ve bölgesel güç olan güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti istemeyen ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi vardır.

Bu iki noktayı biraz açalım.
Bu kısa yazıda Türkiye - A.B.D. ilişkilerinin tarihini yazmak mümkün değil. Ancak, Türkiye 1945 yılında Sovyetler Birliği tarafından tehdit edilince, başka bazı etmenlerin de etkisiyle, ABD ile ittifak kurmaya zorlandığı da açık. Sovyetler Birliği eğer Karsı ve Ardahanı istemeseydi ve Boğazlar üzerinde ortak denetim talep etmeseydi. Türkiyenin ABD ile ilişkileri farklı gelişebilirdi.

ABD ile ilişkilerimiz 1960 yılına kadar sorunsuz gelişti. 1960 yılında İncirlikten kalkan U-2 casus uçağının Sovyetler Birliği üzerinde düşürülmesi, 1961 yılında füze krizi, sorunların başlangıcı oldu. 1950li yıllardan itibaren Türkiye ile ABD arasında imzalanan çok sayıda ikili anlaşmayla, ABD silahlı kuvvetlerine ve istihbarat örgütlerine vatan topraklarında geniş imkanlar tanındı. Ancak, Türkiye, 1963-64 yıllarında Kıbrısta Rumların katliamını engellemek istediğinde, karşısında ABDyi buldu. ABD Başkanı Johnson, dönemin Başbakanı İsmet İnönüye gönderdiği mektupta, Türk ordusunun elindeki silahların NATOya ait olduğunu ve Kıbrısa yönelik bir operasyonda kullanılamayacağını belirtti. Ayrıca, Kıbrısa müdahale ederseniz ve bu nedenle Sovyetler Birliği size saldırırsa, NATO ve ABD sizi korumayacaktır, deniyordu.

Bu olay sonrasında Türkiyede milli çıkarların korunabilmesi için daha bağımsızlıkçı bir çizgi izlenmesi gerektiği daha iyi anlaşılmaya başlandı.

ABD ile yapılmış olan ikili anlaşmalar, Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması ile biraraya getirildi ve 3 Temmuz 1969 günü imzalandı. ABD bu arada Türkiyede haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. Ekim alanları 1970 yılı Ekim ayında Bakanlar Kurulu tarafından bir miktar kısıtlandı. Ancak, ABD memnun olmadı.

12 Mart 1971 askeri müdahalesinden hemen sonra Türkiyede haşhaş ekimi ve afyon üretimi tamamiyle yasaklandı. 100 bin haşhaş ekicisi aile büyük sıkıntıya girdi. ABD, yasaklama karşılığında 30 milyon Dolar yardım sözü vermişti. Bunun ancak üçte biri ödendi.

Bu durum da Türkiyede ABD karşıtlığını pekiştirdi. Ancak Sovyetler Birliğinin varlığı ve sürdürdüğü çalışmalar, ABDnin elinde önemli bir kozdu.

1974-1980 dönemindeki hükümetler, birçok önemli konuda ABDnin talimatları dışında bir çizgi izlediler. ABD, bu hükümetlere istediğini yaptıramayınca, ajanları aracılığıyla sürdürdüğü çalışmalar sonucunda, ulusumuzu birbirine düşürdü ve 12 Eylülü gerekli ve hatta zorunlu gibi gösterecek şartları yarattı. Sovyetler Birliği de bu süreçte etkili bir rol oynadı.

ABD bu yıllarda Vietnam yenilgisinin şokunu yaşıyordu. ABD silahlı kuvvetleri 1965-1972 döneminde Vietnamda 59 bin ölü ve 300 binden fazla yaralı kaybına uğramıştı. Dünyanın süper gücü ABD, Vietnamdan geri çekilmek zorunda kalmıştı.

ABDyi kızdıran gelişmelerin ilki, Türkiyede 12 Mart sonrasında yasaklanan haşhaş ekiminin 1 Temmuz 1974 günü serbest bırakılmasıydı.

İkinci adım, uluslararası antlaşmalardan doğan hakkın kullanılarak, katliamı önlemek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin 20 Temmuz 1974 günü Kıbrısa çıkmasıydı.

ABD, haşhaş ekiminin serbest bırakılmasına ve Kıbrısın kuzeyinin kurtarılmasına silah ambargosu ile karşılık verdi. ABDnin Türkiyeye silah satışları 5 Şubat 1975 tarihinde durduruldu. 200 milyon Dolarlık bir yardım da askıya alındı.

Türkiye bu tehdide iki onurlu tavırla cevap verdi. Silah ambargosunun başlamasından 4 gün sonra, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiyedeki ABD üslerinin kapatılacağı bildirildi. Ambargodan bir hafta sonra da, 13 Şubat 1975 günü Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. 25 Temmuz 1975 tarihinde ise, Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan anlaşma Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilerek, ABDye ait 21 üs ve tesise el kondu; buralardaki ABD bayrağı indirildi; yerlerine Türk bayrağı çekildi.

ABD önce bu gelişmeleri fazla önemsemedi. Ancak, 1978 yılında iki önemli gelişme yaşandı. Ortadoğuda ABDnin en yakın müttefiki olan İranda Rıza Şah Pehlevinin diktatörlüğünü deviren Humeyniciler, ABD üslerini kapattılar ve Amerikalıları kovdular. Ayrıca, Afganistanda Sovyetler Birliği yanlısı bir yönetim darbe yaparak işbaşına geldi ve ardından Sovyetler Birliği silahlı kuvvetleri Afganistanı işgal etti. ABD, Ortadoğuda Sovyetler Birliği karşısında önemli stratejik kayıplara uğradı.

Bu süreçte ABDnin Türkiyeye tavrı değişti. Hürriyet Gazetesinin 11 Şubat 1979 günlü sayısında, İranın dinleme boşluğunu ancak Türkiye doldurur başlıklı bir haber yer alıyordu. ABD, Türkiyedeki askeri üslerini elde edebilmek amacıyla yeniden görüşmeleri hızlandırdı. Ancak bir türlü sonuç alamadı. 1978 ve 1979 yıllarında bir savunma işbirliği anlaşması imzalanamadı. Türkiyede olaylar yoğunlaştırıldı. Can güvenliği ortadan kaldırıldı. Piyasalara müdahale edildi. Tüm bu gelişmeler sonucunda iktidar değişti. Ancak yeni hükümet de bu anlaşmayı sonuçlandırmadı. Bunun üzerine 12 Eylül askeri müdahalesi yapıldı. Müdahalenin ardından Türkiye ile ABD arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması 18 Kasım 1980 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı ve 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Amerikan üsleri ve tesisleri yeniden açıldı. Ayrıca, Yunanistanın NATOnun askeri kanadına geri dönüşüne ilişkin olarak Türkiyenin yıllardır sürdürdüğü çizgiden vazgeçildi. Askeri yönetim, bu konuda da ABDnin isteklerini yerine getirdi.

Türkiyenin milli çıkarlarına böylesine zarar verecek davranışların kamuoyu gözünde haklı gösterilebilmesi için milletimiz birbirine düşman edildi. Bugün hatırlarken bile çok büyük üzüntü duyduğumuz kavgalar yaşandı. Millet canından bezdirildi. 12 Eylülle birlikte kendisinin ve yakınlarının canının kurtarıldığına inanan insanlarımız, Türkiyenin yeniden ABD üssü haline getirilmesine, Yunanistanın NATOnun askeri kanadına dönmesiyle önemli bir kozun elimizden kaçırılmasına tepki göstermedi veya gösteremedi.

ABD, 12 Eylülle birlikte, İranda ve Afganistanda kaybettiği mevzileri Türkiyede telafi ederek Ortadoğudaki etkinliğini sürdürdü.

Ancak ABD bununla yetinmedi. 1950li yılların yakın işbirliğine rağmen, 1960lı yıllarda Millet Yapar kampanyalarıyla ABDnin vermediğini kendi yaratmaya çalışan, NATO dışında Ege Ordusunu kuran, milli savunma sanayiini geliştirmeye çalışan, ABDyi hiçe sayarak haşhaşı yeniden ektiren ve Kıbrısa çıkan, silah ambargosuna Kıbrısta devlet kurarak ve ABD üslerini kapatarak cevap veren güçlü Türkiye Cumhuriyetini zayıflatmayı ve onurlu dış politika çizgisini değiştirmeyi hedefledi. Bu hedef, ABDnin Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu politikasıyla da bağlantılıydı. Türkiye 1991 Körfez Savaşı sırasında da bağımsızlıkçı bir tavır sergilemişti. Türkiye, bu önemli coğrafyada, ABDnin kabullenemeyeceği kadar bağımsızlıkçı bir çizgideydi. Türkiye, ABDnin hedefi haline geldi.

12 Eylül sonrasındaki ekonomik, toplumsal ve siyasal düzenlemelerin hedefi, Türkiyenin zayıflatılmasıydı. Birçok yönetici bu oyuna gelerek, bilerek veya bilmeyerek, ABDnin ve ardından Avrupa Birliğinin Türkiyeyi zayıflatma değirmenine su taşıdı.

12 Eylülün ekonomik ve toplumsal politikalarının hedefi, kerim devlet, baba devlet veya sosyal devlet dediğimiz uygulamaların ortadan kaldırılmasıydı. 24 Ocak 1980 istikrar programı bu amaçla getirilmiş, ancak parlamenter demokratik düzen içinde uygulanamamıştı. Kenan Evren, 24 Ocak kararlarının 12 Eylül sayesinde uygulanabildiğini açıkça söylemektedir. Gerçekten de öyle oldu ve ekonomimiz büyük darbe yedi. 24 Ocak istikrar programı ve arkasından gelen uygulamalarla, Türkiyenin ekonomik bağımsızlığına büyük darbeler indirildi.

Sevr Antlaşmasında emperyalistlerin temsilcilerinden oluşan bir Maliye Komisyonunun kurulması öngörülüyordu. Bu Maliye Komisyonu, emperyalist güçler adına Osmanlı Devletinin tüm ekonomik faaliyetini denetim altında tutacaktı. 1980li, 1990lı ve 2000li yıllarda IMF heyetlerinin sahip olduğu yetkiler, Sevrin Maliye Komisyonunun yetkilerinden daha az değildir. Bu sürece, 12 Eylül sonrasında girildi.

Bu yıllarda uygulanan politikalarla, Devletimizle milletimiz arasındaki ekonomik ve toplumsal bağ zayıflatıldı. Kamu kesiminde uygulanan özelleştirmelerle, onbinlerce işçiye ve memura iş imkanı sağlayan kamu kurum ve kuruluşları kapatıldı. İşçi haklarında büyük kayıplar yaşandı. Türkiye, ucuz işçilik reklamı yaparak yabancı sermaye çekmeye çalışan bir ülke haline getirildi. Köylüye verilen destek azaltıldı. Esnaf ve sanatkarın Devletimizden aldığı yardımlara büyük darbeler indirildi. İşsizlik arttı. Yoksulluk yaygınlaştı. Vatanseverlik yerine bireyçilik ve şahsi köşe dönmecilik anlatıldı ve övüldü. Bu uygulamalarla insanlarımızın vatan sevgisi zayıflatıldı. Dünyanın hiçbir yerinde insanlar davulla zurnayla askere gönderilmez. Ancak Devletimizle milletimiz arasındaki bağ, uygulanan ekonomik ve toplumsal politikalarla zayıflatılırsa, bu güzel geleneğimizin zayıfladığı görülecektir.

Bu dönemde Devletimizle vatandaşlarımız arasındaki siyasal bağa da büyük darbeler indirildi. 12 Eylül sonrasında büyük zulüm yapıldı. Bu zulümde ABDnin işkence okullarında yetiştirilmiş kişilerin rolü daha açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu zulüm, birçok insanda telafisi zor tepkiler yarattı.

24 yıl önce bu gerçeklerin bu denli farkında değildim; olamazdım. Ancak bugün Türkiyenin ABD ile ilişkilerini ve ABDnin bölgemize yönelik politikalarını öğrendikçe ve son 24 yılın gelişmelerini hatırladıkça, 12 Eylülün ABD tarafından hazırlandığını ve 12 Eylülden en fazla ABDnin yararlandığını söyleyebiliyorum.
Gönderen Nezih Gençler on Thursday, 13 September 2007 at 6:46


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: AKP İKTİDARI 12 EYLÜL KARŞITI DEĞ... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right