http://www.vatanpostasi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=493&Itemid=38 adresinde yayınlanmıştır...
Vatan Postası'nın önsözü
12 EYLÜLÜN ULUSAL-ULUSLARARASI SİYASİ, ASKERİ VE JEOPOLİTİK NEDENLERİ ÜZERİNE İKİ KAYNAK:
12 Eylül askeri müdahalesinin 24 Ocak Kararları'nı uygulamak için yapıldığı ekonomik açıdan çok doğru bir tesbittir. Burada 12 Eylül'ün siyasi, jeo-politik ve askeri nedenleri üzerinde de durmak ve 12 Eylül öncesi süreci hatırlatmak yararlı olacak diye düşünüyoruz.
Bilindiği gibi, 12 Eylül askeri müdahalesi, sadece 24 Ocak Kararları'nı hayata geçirmek için gerçekleştirilmiş değildir. Emperyalist baskılara rağmen haşhaş ekiminin serbest bırakılması ve Kıbrıs çıkartması sonrası uygulanan Amerikan Ambargosu'na karşı Türkiye, Amerikan üstlerinin kapatılacağını açıkladı. 25 Temmuz 1975 tarihinde de ABD ile Türkiye arasındaki askeri işbirliği anlaşması tek taraflı olarak feshedildi. 21 Amerikan üssü kapatıldı.
Ayrıca Kıbrıs çıkartması ile hem adadaki hem de Yunanistan'daki faşist cuntalar yıkılmış, CİA'nın İspanya'dan Hindistan'a kadar uzanan hat üzerinde kurmak istediği faşist devletler zinciri ortadan ikiye ayrılmıştı.
Bu antiemperyalist tutumu 2. Kuvayi Milliyeciliğimizin zaferi olarak müjdeleyen (1974-75) Sosyalist Gazetesi, yaptığı durum değerlendirmesi ile olayları ve ilişkileri duruca açıklayıp 'yol'u aydınlattı.
12 Mart sonrası 1973'lerden itibaren hızla gelişen halk muhalefeti ve genel toplumsal taleplerdeki artış CHP-MSP koalisyonu ile de durdurulamadı. Haşhaş ekimi ve Kıbrıs çıkartması ile hızlanan, Türkiye'nin emperyalist sistemden kopma süreci, aşağıdaki alıntıda açıklanan olaylar sonunda tersine çevrilmiştir. Yıldırım Koç bu makalesi ile 12 Eylül askeri darbesinin nasıl hazırlandığını, siyasi, jeo-politik ve askeri nedenlerini de gözlerimizin önüne seriyor...
1974-75 Sosyalist Gazetesi'nin o zamanki durum değerlendirmelerinin ve önerilerinin ne kadar yaşamsal değerde olduğunu ve MC hükümetlerinin kurulması ile başlayan süreçte Türkiye'nin önce 1976'da, olmadı 1978'de, o da olmazsa 12 Eylül 1980'de nasıl sömürge faşizmine sürüklendiğini yaşayarak gördük. (O zamanki Sosyalist gazetelerine Milli Kütüphane'den ulaşılabilir.)
Gerçekten de 12 Eylül sonrasında 18 Kasım 1980 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye ile ABD arasında dışişleri bakanları düzeyinde imzalanmış olan Türk-Amerikan askeri işbirliği anlaşması onaylandı. 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. ABD üsleri böylece yeniden faaliyete geçti.
Burada Yıldırım Koç'un 2004 yılı Eylül ayında yazdığı ve çeşitli internet sitelerinde ve bazı dergilerde yayınlanan makalesini aynen yayınlıyoruz.
Bugünlerde bazı sitelerde ve mail gruplarında yayınlanan bir yazıda, kaynak belirtilmeden ve tırnak içine alınmadan, bu makaleden 'yararlanıldığını' gördük. Alıntı yapılmaması üzücü... (V.P.)
12 EYLÜL NİÇİN YAPILDI? KİME YARADI?
Yıldırım Koç - Eylül / 2004
1980 yılında 29 yaşındaydım ve Ankarada bir üniversitede asistandım. 11 Eylül 1980 günü kardeşim üniversiteye geldi ve İstanbulda bir arkadaşımı mutlaka aramam gerektiğini söyledi. Telefon ettim. Bana, 13 Eylül günü askeri müdahale olacağı haberini verdi. Ankarada Demirtepede oturuyordum. Evime gittim. Demirtepeden Bakanlıklara yürüdüm. Yaklaşık 10 yerde bombalı pankart vardı. Sivil polislerin en yoğun biçimde bulunduğu Kızılay bölgesinde bu kadar çok bombalı pankart normal değildi. Sanki birileri, milleti canından bezdirmeye çalışıyor gibiydi. Askeri müdahale, 13 Eylül değil de 12 Eylül günü gerçekleşti.
Bugün 24 yıl geriye gidip 12 Eylülün nedenlerini sorguladığımda, çok ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Benim çıkardığım birinci sonuç, 12 Eylül öncesinde milletimizi bölen kavgaların büyük ölçüde dış mihrakların ürünü olduğu ve bu kavgalar bahane edilerek gerçekleştirilen askeri müdahalenin de öncelikle ABDye yaradığı.
İkinci sonucum, 12 Eylül sonrasında yaşanan sürecin, Türkiye Cumhuriyetini zayıflattığı. Bugün, Türkiyemiz Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdit ve tehlikeleriyle karşı karşıya iken, ülkesine ve ulusuna gerçekten sahip çıkarak vatanı ve namusu için etkili bir biçimde çalışanların sayısı son derece yetersiz. Bu durum, 12 Eylül sonrası ekonomik, toplumsal ve siyasal uygulamaların sonucudur. Bunların arkasında da, Anadoluda bağımsız ve bölgesel güç olan güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti istemeyen ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi vardır.
Bu iki noktayı biraz açalım.
Bu kısa yazıda Türkiye - A.B.D. ilişkilerinin tarihini yazmak mümkün değil. Ancak, Türkiye 1945 yılında Sovyetler Birliği tarafından tehdit edilince, başka bazı etmenlerin de etkisiyle, ABD ile ittifak kurmaya zorlandığı da açık. Sovyetler Birliği eğer Karsı ve Ardahanı istemeseydi ve Boğazlar üzerinde ortak denetim talep etmeseydi. Türkiyenin ABD ile ilişkileri farklı gelişebilirdi.
ABD ile ilişkilerimiz 1960 yılına kadar sorunsuz gelişti. 1960 yılında İncirlikten kalkan U-2 casus uçağının Sovyetler Birliği üzerinde düşürülmesi, 1961 yılında füze krizi, sorunların başlangıcı oldu. 1950li yıllardan itibaren Türkiye ile ABD arasında imzalanan çok sayıda ikili anlaşmayla, ABD silahlı kuvvetlerine ve istihbarat örgütlerine vatan topraklarında geniş imkanlar tanındı. Ancak, Türkiye, 1963-64 yıllarında Kıbrısta Rumların katliamını engellemek istediğinde, karşısında ABDyi buldu. ABD Başkanı Johnson, dönemin Başbakanı İsmet İnönüye gönderdiği mektupta, Türk ordusunun elindeki silahların NATOya ait olduğunu ve Kıbrısa yönelik bir operasyonda kullanılamayacağını belirtti. Ayrıca, Kıbrısa müdahale ederseniz ve bu nedenle Sovyetler Birliği size saldırırsa, NATO ve ABD sizi korumayacaktır, deniyordu.
Bu olay sonrasında Türkiyede milli çıkarların korunabilmesi için daha bağımsızlıkçı bir çizgi izlenmesi gerektiği daha iyi anlaşılmaya başlandı.
ABD ile yapılmış olan ikili anlaşmalar, Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması ile biraraya getirildi ve 3 Temmuz 1969 günü imzalandı. ABD bu arada Türkiyede haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. Ekim alanları 1970 yılı Ekim ayında Bakanlar Kurulu tarafından bir miktar kısıtlandı. Ancak, ABD memnun olmadı.
12 Mart 1971 askeri müdahalesinden hemen sonra Türkiyede haşhaş ekimi ve afyon üretimi tamamiyle yasaklandı. 100 bin haşhaş ekicisi aile büyük sıkıntıya girdi. ABD, yasaklama karşılığında 30 milyon Dolar yardım sözü vermişti. Bunun ancak üçte biri ödendi.
Bu durum da Türkiyede ABD karşıtlığını pekiştirdi. Ancak Sovyetler Birliğinin varlığı ve sürdürdüğü çalışmalar, ABDnin elinde önemli bir kozdu.
1974-1980 dönemindeki hükümetler, birçok önemli konuda ABDnin talimatları dışında bir çizgi izlediler. ABD, bu hükümetlere istediğini yaptıramayınca, ajanları aracılığıyla sürdürdüğü çalışmalar sonucunda, ulusumuzu birbirine düşürdü ve 12 Eylülü gerekli ve hatta zorunlu gibi gösterecek şartları yarattı. Sovyetler Birliği de bu süreçte etkili bir rol oynadı.
ABD bu yıllarda Vietnam yenilgisinin şokunu yaşıyordu. ABD silahlı kuvvetleri 1965-1972 döneminde Vietnamda 59 bin ölü ve 300 binden fazla yaralı kaybına uğramıştı. Dünyanın süper gücü ABD, Vietnamdan geri çekilmek zorunda kalmıştı.
ABDyi kızdıran gelişmelerin ilki, Türkiyede 12 Mart sonrasında yasaklanan haşhaş ekiminin 1 Temmuz 1974 günü serbest bırakılmasıydı.
İkinci adım, uluslararası antlaşmalardan doğan hakkın kullanılarak, katliamı önlemek amacıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin 20 Temmuz 1974 günü Kıbrısa çıkmasıydı.
ABD, haşhaş ekiminin serbest bırakılmasına ve Kıbrısın kuzeyinin kurtarılmasına silah ambargosu ile karşılık verdi. ABDnin Türkiyeye silah satışları 5 Şubat 1975 tarihinde durduruldu. 200 milyon Dolarlık bir yardım da askıya alındı.
Türkiye bu tehdide iki onurlu tavırla cevap verdi. Silah ambargosunun başlamasından 4 gün sonra, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiyedeki ABD üslerinin kapatılacağı bildirildi. Ambargodan bir hafta sonra da, 13 Şubat 1975 günü Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. 25 Temmuz 1975 tarihinde ise, Türkiye ile ABD arasında imzalanmış olan anlaşma Türkiye tarafından tek taraflı olarak feshedilerek, ABDye ait 21 üs ve tesise el kondu; buralardaki ABD bayrağı indirildi; yerlerine Türk bayrağı çekildi.
ABD önce bu gelişmeleri fazla önemsemedi. Ancak, 1978 yılında iki önemli gelişme yaşandı. Ortadoğuda ABDnin en yakın müttefiki olan İranda Rıza Şah Pehlevinin diktatörlüğünü deviren Humeyniciler, ABD üslerini kapattılar ve Amerikalıları kovdular. Ayrıca, Afganistanda Sovyetler Birliği yanlısı bir yönetim darbe yaparak işbaşına geldi ve ardından Sovyetler Birliği silahlı kuvvetleri Afganistanı işgal etti. ABD, Ortadoğuda Sovyetler Birliği karşısında önemli stratejik kayıplara uğradı.
Bu süreçte ABDnin Türkiyeye tavrı değişti. Hürriyet Gazetesinin 11 Şubat 1979 günlü sayısında, İranın dinleme boşluğunu ancak Türkiye doldurur başlıklı bir haber yer alıyordu. ABD, Türkiyedeki askeri üslerini elde edebilmek amacıyla yeniden görüşmeleri hızlandırdı. Ancak bir türlü sonuç alamadı. 1978 ve 1979 yıllarında bir savunma işbirliği anlaşması imzalanamadı. Türkiyede olaylar yoğunlaştırıldı. Can güvenliği ortadan kaldırıldı. Piyasalara müdahale edildi. Tüm bu gelişmeler sonucunda iktidar değişti. Ancak yeni hükümet de bu anlaşmayı sonuçlandırmadı. Bunun üzerine 12 Eylül askeri müdahalesi yapıldı. Müdahalenin ardından Türkiye ile ABD arasındaki Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması 18 Kasım 1980 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı ve 1 Şubat 1981 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Amerikan üsleri ve tesisleri yeniden açıldı. Ayrıca, Yunanistanın NATOnun askeri kanadına geri dönüşüne ilişkin olarak Türkiyenin yıllardır sürdürdüğü çizgiden vazgeçildi. Askeri yönetim, bu konuda da ABDnin isteklerini yerine getirdi.
Türkiyenin milli çıkarlarına böylesine zarar verecek davranışların kamuoyu gözünde haklı gösterilebilmesi için milletimiz birbirine düşman edildi. Bugün hatırlarken bile çok büyük üzüntü duyduğumuz kavgalar yaşandı. Millet canından bezdirildi. 12 Eylülle birlikte kendisinin ve yakınlarının canının kurtarıldığına inanan insanlarımız, Türkiyenin yeniden ABD üssü haline getirilmesine, Yunanistanın NATOnun askeri kanadına dönmesiyle önemli bir kozun elimizden kaçırılmasına tepki göstermedi veya gösteremedi.
ABD, 12 Eylülle birlikte, İranda ve Afganistanda kaybettiği mevzileri Türkiyede telafi ederek Ortadoğudaki etkinliğini sürdürdü.
Ancak ABD bununla yetinmedi. 1950li yılların yakın işbirliğine rağmen, 1960lı yıllarda Millet Yapar kampanyalarıyla ABDnin vermediğini kendi yaratmaya çalışan, NATO dışında Ege Ordusunu kuran, milli savunma sanayiini geliştirmeye çalışan, ABDyi hiçe sayarak haşhaşı yeniden ektiren ve Kıbrısa çıkan, silah ambargosuna Kıbrısta devlet kurarak ve ABD üslerini kapatarak cevap veren güçlü Türkiye Cumhuriyetini zayıflatmayı ve onurlu dış politika çizgisini değiştirmeyi hedefledi. Bu hedef, ABDnin Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu politikasıyla da bağlantılıydı. Türkiye 1991 Körfez Savaşı sırasında da bağımsızlıkçı bir tavır sergilemişti. Türkiye, bu önemli coğrafyada, ABDnin kabullenemeyeceği kadar bağımsızlıkçı bir çizgideydi. Türkiye, ABDnin hedefi haline geldi.
12 Eylül sonrasındaki ekonomik, toplumsal ve siyasal düzenlemelerin hedefi, Türkiyenin zayıflatılmasıydı. Birçok yönetici bu oyuna gelerek, bilerek veya bilmeyerek, ABDnin ve ardından Avrupa Birliğinin Türkiyeyi zayıflatma değirmenine su taşıdı.
12 Eylülün ekonomik ve toplumsal politikalarının hedefi, kerim devlet, baba devlet veya sosyal devlet dediğimiz uygulamaların ortadan kaldırılmasıydı. 24 Ocak 1980 istikrar programı bu amaçla getirilmiş, ancak parlamenter demokratik düzen içinde uygulanamamıştı. Kenan Evren, 24 Ocak kararlarının 12 Eylül sayesinde uygulanabildiğini açıkça söylemektedir. Gerçekten de öyle oldu ve ekonomimiz büyük darbe yedi. 24 Ocak istikrar programı ve arkasından gelen uygulamalarla, Türkiyenin ekonomik bağımsızlığına büyük darbeler indirildi.
Sevr Antlaşmasında emperyalistlerin temsilcilerinden oluşan bir Maliye Komisyonunun kurulması öngörülüyordu. Bu Maliye Komisyonu, emperyalist güçler adına Osmanlı Devletinin tüm ekonomik faaliyetini denetim altında tutacaktı. 1980li, 1990lı ve 2000li yıllarda IMF heyetlerinin sahip olduğu yetkiler, Sevrin Maliye Komisyonunun yetkilerinden daha az değildir. Bu sürece, 12 Eylül sonrasında girildi.
Bu yıllarda uygulanan politikalarla, Devletimizle milletimiz arasındaki ekonomik ve toplumsal bağ zayıflatıldı. Kamu kesiminde uygulanan özelleştirmelerle, onbinlerce işçiye ve memura iş imkanı sağlayan kamu kurum ve kuruluşları kapatıldı. İşçi haklarında büyük kayıplar yaşandı. Türkiye, ucuz işçilik reklamı yaparak yabancı sermaye çekmeye çalışan bir ülke haline getirildi. Köylüye verilen destek azaltıldı. Esnaf ve sanatkarın Devletimizden aldığı yardımlara büyük darbeler indirildi. İşsizlik arttı. Yoksulluk yaygınlaştı. Vatanseverlik yerine bireyçilik ve şahsi köşe dönmecilik anlatıldı ve övüldü. Bu uygulamalarla insanlarımızın vatan sevgisi zayıflatıldı. Dünyanın hiçbir yerinde insanlar davulla zurnayla askere gönderilmez. Ancak Devletimizle milletimiz arasındaki bağ, uygulanan ekonomik ve toplumsal politikalarla zayıflatılırsa, bu güzel geleneğimizin zayıfladığı görülecektir.
Bu dönemde Devletimizle vatandaşlarımız arasındaki siyasal bağa da büyük darbeler indirildi. 12 Eylül sonrasında büyük zulüm yapıldı. Bu zulümde ABDnin işkence okullarında yetiştirilmiş kişilerin rolü daha açıklığa kavuşturulmamıştır. Bu zulüm, birçok insanda telafisi zor tepkiler yarattı.
24 yıl önce bu gerçeklerin bu denli farkında değildim; olamazdım. Ancak bugün Türkiyenin ABD ile ilişkilerini ve ABDnin bölgemize yönelik politikalarını öğrendikçe ve son 24 yılın gelişmelerini hatırladıkça, 12 Eylülün ABD tarafından hazırlandığını ve 12 Eylülden en fazla ABDnin yararlandığını söyleyebiliyorum.
Gönderen Nezih Gençler on Thursday, 13 September 2007 at 6:46