left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Tuncay Çelen arrow ŞİMDİ YURTSEVERLİĞİ VE SOSYALİZMİ YENİDEN ÖRGÜTLEME ZAMANIDIR
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
ŞİMDİ YURTSEVERLİĞİ VE SOSYALİZMİ YENİDEN ÖRGÜTLEME ZAMANIDIR Yazdır E-posta
Yazar Tuncay ÇELEN   
Tuesday, 28 August 2007

 


22 Temmuz seçimleri ne yazık ki, dağınık ve yeterli örgütlülüğü gerçekleştiremeyen, geniş kitlelerle buluşamayan ve  görüşlerini tam olarak aktaramayan yurtseverler-sosyalistler açısından başarısızlıkla sonuçlanmıştır.


Seçmenler, yaratılan laikler-dinciler; milliyetçiler-liberaller  gerginliği ortamında, gerçek sınıfsal konumları maskelenen düzen partileri için oy kullanmaya yönlendirildiler. İşbirlikçi partilerin yarışı şeklinde geçen seçimi, emperyalizme en fazla teslim olmuş, bu teslimiyetini islami motiflerle süsleyerek maskelemiş, seçim sürecini daha iyi değerlendiren parti kazandı. Aslında ne kazanan dincilerdir, ne de kaybeden milliyetçiler. Sonuçta küresel kapitalist sistem, yani emperyalizm kazanmış ve konumunu daha da güçlendirmiştir. ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı da bu sürecin devamından başka bir şey değildir.

 

Seçim sürecinde olduğu gibi, seçimlerden sonra da gündem saptırılmaya devam etmektedir.


Empeyalizmin tek kurşun atmadan ülkeyi tüm kurumlarıyla ele geçirmesi, ülkenin sömürgeleşmesi gözlerden uzak tutulmakta, kamuoyunu önüne  ülkenin en önemli sorunu olarak cumhurbaşkanlığı kesinleşen Gül’ün karısının türbanı, getirilmektedir. Öyle görülüyor ki, bu konunun gündemde tutulması cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra da sürdürülecektir. Çankaya’da karısının başı türbansız veye kendisi türbansız başka bir ABD gülünün oturması, boğazına kadar emperyalizmin batağına batırılmış Türkiye’nin başını, dik mi tutacaktır ?


Evet doğrudur. Seçimlerden sonra çok daha güçlenmiş olarak iktidara gelen AKP  gelmiş geçmiş en işbirlikçi partidir. AKP iktidarı emperyalist sistemin, küresel sermayenin iktidarıdır. AKP küresel kapitalist sistemin öngördüğü politikaları uygularken, “din” i inanan insanlar için bir “uyuşturucu” olarak kullanarak, çektikleri acıları sanal olark hafifletmektedir. Sınıfsal karekterini, dini kullanarak gözlerden saklamayı, düzenin sömürdüğü, yoksullaştırdığı, çaresizleştirdiği, sadakaya muhtaç hale getirerek yozlaştırdığı insanları, türbanı, cemaatleri, tarikatları kullanarak güdümü altına almayı başarmıştır. Ama doğru oturup doğru konuşalım , ulusal kurtuluş savaşıyla kapıdan atılan emperyalizmin, bacadan girmesine olanak veren anlaşmaları imzalayanların ülkenin bugüne gelişinde sorumlulukları yok mudur? Gericiliği destekleyen ve besleyen ABD emperyalizmi ile ve daha sonra AB ile yapılan anlaşmaları imzalayanların,  emperyalizmin has adamı Kemal Derviş’i ABD’den devşirerek başımıza bela edenlerin, emperyalizm ve işbirliği konusunda AKP’den ne farkları vardır? AKP’yi gericilikle suçlayarak, yanlızca “laiklik” kavramını öne çıkararak  , emperyalizme karşı gelişen bilinci perdelemeye çalışanlar kimlerdir ?


Ne yazık ki, kendilerini “sol” olarak tanımlayan seçmenlerin bir kısmı , bunların kim olduğunu bile bile, “ehveni şer” (kötünün iyisi) olarak bunlara oy vermişlerdir. Başkalarının değirmenine su taşımışlardır. Sanırız bu arkadaşlarımızın bir kısmının   ayakları suya ermiştir. Ama büyük bir kısmı hala “sol” olmadığı halde “sol” kabul ettikleri partilerden, daha kötüsü “ordu” dan medet ummaya devam etmektedirler.


Ilımlı islam söylemleriyle AKP iktidarı görüntüsü altında , egemenliğini pekiştiren küresel kapitalizme karşı, “medet” umulan bu kurumlar yıllardır bu ülkeyi yöneten, en azından yönetime ortak olan kurumlar değiller midir ? Bu kurumlar, NATO’YA, IMF’YE, AB’YE, ABD’YE bağımlılıktan öte, emperyalizme karşı, gericiliğe karşı “özde” ne uğraş vermişlerdir ? Bugüne kadar işbirlikçilikten, milliyetçilikten, gericilikten  başka ne ekmişlerdir ki ne biçeceklerdir? Bugün ektikleri yeşermiş; gericilik ve emperyalizm ülke topraklarında kök salmıştır. Üzülmeleri gereksizdir. Zaten onların üzüntüsü de yeşerenler değil, “hasadın” başka kadrolarca, işbirliğini de, din istismarını da daha “fütursuz” yapan, daha “uyanık” kadrolarca devşirilmesidir.


Türkiyenin kuruluş ilkeleriyle taban tabana zıt bir doğrultuya sürüklenmesi, sömürgeleştirilmesi , emperyalizme teslim olması bunların umurunda değildir.


Kendi himayelerinde düzenlenen mitinglere katılan milyonların , “himayecilere “ rağmen;  ülkenin  yağmalanmasına, özelleştirmelere, ABD’ye, IMF’ye AB’ye  karşı emperyalizme karşı yükseltiği sesler dikkate dahi alınmamıştır.


Emperyalizme karşı bir başkaldırı sonucu varolan Türkiye kendi varoluş bilincini mi yitirmektedir ? Cumhuriyeti kuran parti bile yıllardır kuruluş ilkelerine sırt çevirmiş, emperyalizme “karşı duran” değil, ona “uyan” bir anlayışla yönetilir olmuştur. Bu teslimiyetçi anlayış, şiddet dahil, siyasi, iktisadi, kültürel, psikolojik her yöntem kullanılarak toplumun büyük bir kesimine kabul ettirilmiştir. Ülke ve toplum kendi iradesi dışında yönetilmekte ve yönlendirilmektedir. Türkiye kendi Büyük Millet Meclisinde bile sahipsiz bırakılmaktadır.


Ülkesine sahip çıkan devrimcilerin, yurtseverlerin, sosyalistlerin sürekli göz altına alındığı, hapislerde çürütüldüğü, işkence gördüğü, katledildiği, ipe gönderildiği bir ülkede; gelinen bu noktadan, ülkeyi bu hale getirenler de suçlu değiller midir ?


Tek parti dönemlerinde, 12 Martlarda, Eylüllerde ışıkları birer birer söndürenlerin “Atatürkçü Zinde Güçlerin”; bu dönemlerde susan, daha fenası bunlara hizmet eden “Atatürk Milliyetçilerinin” karanlıktan şikayet etmeye hakları var mıdır?


Dün sosyalistlerin, yurtseverlerin önünü kesmek için “ortanın solu” kavramını kullananlar, bugün aynı amaçla milliyetçilik kavramına sarılanlar kime hizmet etmektedirler ? Bir yandan yurtseverlik ve milliyetçilk kavramlarını aynı anlamda kullanarak kafa karıştırırken, diğer yandan yurtseverlerin karşısına milliyetçileri çıkaranlar, linç kültürünü geliştirerek, yurttaşları etnik ve dinsel kökenleri üzerinden ayrıştırarark birbirlerine karşı kışkırtanlar da sınıf gerçeğini gizleyip bu sisteme, sermaye düzenine en az AKP kadar hizmet etmiyorlar mı ?


Ülkenin kurtuluşu, iktidar değişikliği ile değil düzen değişikliği ile mümkündür. Ülke askeri, siyasi, ekonomik, mali ve ticari ilişkilerle AB ve ABD emperyalizme bağlanmış ve bağımlı bir hale gelmiştir.Kurtuluş savaşıyla bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin , böylesine bağımlı bir hale gelmesi bir zorunluluktan değil, egemen güçlerin kendi sınıfsal tercihlerinden kaynaklanmıştır. Yabancı sermayeyle bütünleşmiş, ülkeyi yüksek faizlerle alınan borçlarla, dış yardımlarla, emperyalist politikalara uygun olarak yönetmeyi tercih eden iktidarların ve egemen sınıfların , ne bu düzeni değiştirmeye niyetleri ve ne de güçleri vardır. Çünkü günümüzde iç ve dış sömürü içiçe geçmiştir, birbirine bağlıdır. Sermaye düzenine karşı çıkmadan, emperyalizme karşı çıkmak mümkün değildir. AKP gitsinde kim gelirse gelsin diyenler, büyük bir yanılgı içerisindedirler. Bu mantıkla CHP-MHP koalisyonuna bel bağlayanlar, bu olmayınca “darbe” beklentisine girenler yakın geçmişimizden de mi ders almamışlardır ?


9 Mart 71 de, 9 Martın 12 Marta dönüşümünde, 12 eylül 1980 de yaşananlar ne çabuk unutulmuştur. “Sol” saydıkları “ilerici” saydıkları hareketleri destekleyenler, yaşadıkları düş kırıklıklarını, çektikleri acıları, yitirdikleri arkadaşlarını unutsalar bile, acıların izlerini,  yüreklerinde ve bilinçlerinde oluşan boşlukları  yok sayabilirler mi? Arkadaşlarının katillerinden “medet” umabilirler mi?


“Ordu” sistemin dışında, sınıflar üstü  bir kurum mudur ? Acı deneyimlerle yaşadıklarımız bize “ordu” nun düzeni değiştirmek için değil, düzenin tıkanıklıklarını gidermek için, düzen karşıtlarını “düzeltmek” için kullanıldığını göstermedi mi?   


Bu nedenle sermaye düzeninden nemalanan sınıflar ve kurumlar  düzen değişikliğini gerçekleştiremez.


Hem kapitalist sistemin içinde kalıp, hem içi boş “ulusalcılık”, içi boşaltılmış “kemalizm” havada kalan “laiklik” söylemleriyle emperyalizme karşı çıkmak askeri, siyasi, kültürel ve ekonomik bağımsızlığı sağlamak mümkün değildir.


Kapitalizme, sermaye düzenine karşı olmadan, onun üst aşaması olan ABD ile simgeleşmiş emperyalizme karşı çıkmak mümkün değildir.


Dün olduğu gibi bugün de bu görev yurtseverlerindir, sosyalistlerindir. Toplumu zehirleyen, içten içe çürüten bu sistemin panzehiri SOSYALİZMDİR.


Yurtseverler artık evelemeden, gevelemeden, senindi benimdi demeden, şundan bundan, AB’den, ordudan, olmayan “milli burjuvadan” medet ummadan, gelecek seçimleri beklemeden, kolları sıvamak zorundadırlar.


Evet seçim sonuçları yurtseverler ve sosyalistler için iç açıcı gözükmemektedir. Oysa kısa süren seçim sürecinde yaşananların içerisinde, hatta yenilgi gibi görünen seçim sonuçlarında dahi yenilgiyi uzun vadede zafere götürecek ipuçları vardır. Doğrudur, her türlü şekilde engellenen Sosyalistlerin kısa seçim sürecinde yaptıkları çalışmaların sonuçları seçim sandığına yansımamıştır. Buna rağmen sosyalist kimlikleri ve söylemleri ile  büyük bir özveri ile    kapı, kapı, sokak sokak, işyeri işyeri, mahalle mahalle bire bir yürütülen seçim çalışmaları emekçilerin sosyalizmden hiç de uzak durmadıklarını göstermiştir. Hiçbir kapı sosyalistlerin yüzüne kapatılmamıştır. Tam tersine anlatılanlar dinlenmiş, sempati ile karşılanmış, sosyalizmin yeniden “umut” olabileceği gözlenmiştir. Sorun “güven” sorunudur. Emekçiler kendilerini ve sosyalistleri henüz iktidar alternatifi olarak  görmemekte, bu anlamda “ciddiye” almamaktadır.


Yaşamın her alanında kendileriyle bütünleşmeyen, adım adım gelişen ve giderek süreklilik gösteren bir ilişkiye ve karşılıklı güvene dayalı örgütlülük konusunda zaafları bulunan, kendi aralarında “didişen” sosyalistleri şimdilik izlemeyi tercih etmektedirler. Bu nedenle bütün söylenenlere hak vermekte, ama “oy” vermemektedirler.


Şimdi bütün bu olumsuzlukları, olumluluğa dönüştürmek zamanıdır.


Emekçi yurtseverliği ve sosyalizm kısır tartışmalar aşılarak, yoksul mahallelerinde, fabrikalarda, atölyelerde, kırsal kesimlerde, tarlalarda örgütlenmelidir.


Seçim sürecinde başlatılan çalışmalar sürdürülmeli, açılan bürolar kalıcı kılınmalıdır. Örgütlenme çalışmalarında sınıf bilincine sahip örgütlü işçiler öne çıkmalı, sosyalistler işyerlerinde mahallelerinde, acı tatlı günlerinde, mücadelelerinde emekçilerle yanyana iç içe ve dayanışma içerisinde olmalıdırlar.


Güncel sorunlar tartışılmalı, birlikte çözüm yolları aranmalı, birliktelik örgütlülüğe dönüştürülmelidir. Yaşamdan kopuk, tepeden inme kararlarla değil, yaşamın içinde canlı organizmalar oluşturan birimlerin katkısı ve enerjisiyle oluşturulan “ortak akıl”, merkezi olarak “demokratik reflekse”, gündem yaratacak kitlesel katılımlı güçlü eylemlere dönüştürülmelidir. İş olsun diye yapılan, “rutin” leşmiş anlamını yitirmiş düzenleyen içinde katılanlar içinde zaman ve enerji yitiminden başka bir işlevi olmayan, az katılımlı  etkinlikler yapılmamalıdır. Yapılacak her etkinlik örgütlenmenin güçlenmesine, bilincin geliştirilmesine hizmet etmelidir.


Evet şimdi ah vah etme, köşeye çekilme, oturup bekleme zamanı değildir.


ŞİMDİ YURTSEVERLİĞİ VE SOSYALİZMİ YENİDEN ÖRGÜTLEME ZAMANIDIR.

 


      

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: ŞİMDİ YURTSEVERLİĞİ VE SOSYALİZMİ Y... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right