left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Mehmet Özgür arrow DEMOKRASİ BOYNUZUNDAKİ YAĞLI URGAN
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
DEMOKRASİ BOYNUZUNDAKİ YAĞLI URGAN Yazdır E-posta
Yazar Mehmet ÖZGÜR   
Tuesday, 21 August 2007

Bir “Kemalizm” tartışmasıdır gidiyor. Tarihi okuma zahmetin de bulunmayanlar ‘Sultan Vahdettin’in kızı eğer Mustafa Kemal’i beğenseydi, O’da Sadrazam Damat Ferit gibi olurdu’ diyorlar. Tartışmayı bu derece sığ bir zemine indirerek güya kendilerini savunuyorlar. Diyalektik yoksunu açıklamalarla devrimciliklerine halel getirmemeye çalışıyorlar.  Sanıyorlar ki ne kadar küfür ederlerse o kadar devrimci olurlar.


   Özellikle 80 sonrası örgütsel ve ideolojik olarak çöken yapılar bunu yapıyorlar. Örgütlerinin liderleri ılımlı bir darbe diye nitelendirdikleri devletin ‘Kemalizm’ adı altında faşist uygulamalar yapmasını gerekçe göstererek, Türkiye Cumhuriyeti’ni ‘TC’, bu halkın bağımsızlık bayrağını da “faşizmin bayrağı” olarak ve ne yazık ki en az Marat, Robespier, Danton kadar burjuva devrimcisi olan Mustafa Kemal’i “faşist” ilan etme gafletine düşüyorlar.  Nitelendirmelerinin hiçbirisinin sınıfsal bakış açısının rehberliği ile uzaktan yakından ilgisi bulunmadığı açık.


Konuyu sıra ile alırsak eğer: Birincisi; Mustafa Kemal’i Jakoben deyip darbeci görenler, bugün Chavez’e alkış tutuyorlar. Cumhuriyet’le elde ettiğimiz haklar ve daha sonra ordudaki devrimci ve yurtsever subayların İkinci Kuvayi Milliye adı altında gerçekleştirdiği 1960 ihtilali ile 1960 anayasasının getirdiği hakları (ki hemen karşı devrim güçlerince budanıp önderleri asılıp destekçisi Harbiyeliler kurşunlanıp kalanları ordudan atılsa da)  hakir görmek yerine daha büyük haklar elde etmek için mücadele etmeyi akıllarına getirmiyorlar.


İçinden geçtiğimiz süreçte işçi sınıfının her gün hakları ellerinden alınırken, mezarda emeklilik, sağlıkta ve eğitimde özelleştirmelerle, ulusun değerlerinin yabancı tekellere satılırken, kendi aralarındaki kısır tartışmaları bir kenara bırakıp. İş üretip iş temellinde kolektifleşmek yerine olanlara ses çıkaracak takatleri bile bulunmazken “devrimci partiyiz” yaygarası koparıyorlar. Oysaki işçi sınıfını örgütleyip mücadele ile haklar elde etmek en güzeli iken, kurdukları küçük burjuva örgütlerle hatta o beğenmedikleri verilen hakları da kaybedip sonra oturdukları yerden eleştirmeye hakları yoktur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının on yılda başardığı Burjuva Devrim’in kazanımları yetmiş yedi yıllık bir karşı devrim süreciyle yok edilmek isteniyor.


Cumhuriyet’in, küreselleşme ile derinden çeliştiği görülüyor. Bu çelişki; ulusal egemenlik, demokrasi, sosyal devlet ve uluslararası sömürü gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Cumhuriyet’e ve onun temellerinde yatan Kemalizm’e yönelik saldırıların son yıllarda artmasını, bu çelişkiden bağımsız olarak açıklığa kavuşturmak imkânsız gözüküyor. Cumhuriyet’e yönelik saldırılar, hedefleri aynı olmakla birlikte, değişik saflardan kaynaklanıyorlar. Bu saldırıların başında dinsel görünüme bürünmüş olanlar geliyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında hemen hepsinin arkasında emperyalizmin olduğu belirlenmiş ve sayısız örnekleri görülmüştür. Din sömürüsü olgusu, özellikle 50’li yıllarda baş kaldırmıştır. Bu durum, dış politika açısından tam bağımsızlıkçı çizginin terk edilmesi ve ‘’Küçük Amerika’’ olma hayalleriyle süslü yeni bir yörüngeye girilmiş olmasıyla yakından ilgilidir. Bu olgunun, küreselleşme rüzgârlarını da arkasına alarak olağanüstü bir ivme kazandığını görüyoruz. Cumhuriyetin daha demokratik ve daha sosyal olması elbette ki gereklidir.


Devletin ortaya çıkması sınıfların ortaya çıkması kadar eskidir. Toplumda üretim araçlarının sahibi sınıf, kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için onu icat etmiştir. İktidarını korumak için baskı aracına ihtiyacı vardı. İşte devlet bu baskı ve zor aracıdır. Burjuvazinin etkin olduğu tüm demokrasilerde ülkenin gelişmişlik ölçüsü oranında bir takım haklar vermesi ilericiliğinden değil, sınıf mücadelesinin gereğidir. Avrupa Demokrasisini abartanların unuttuğu Avrupa işçi sınıfının kan gözyaşı ile elde edilen haklardır. Burjuva Demokrasisinde  diktatörlükle demokrasiyi  iç içedir. Burjuvazi devleti işçi sınıfının boynuna geçirilmiş yağlı bir uğran gibi kullanır. Günü gelir urganı sıkar, nefes almasını yaşamasını engeller ki bunu elindeki faşizm aracıyla yapar; günü gelir ipi gevşetir, rahatlatır, öfkeyi tepkiyi yumuşatır ki bunu demokrasi ile yapar. Ama hiçbir zaman o yağlı urganı boynundan çıkarmaz. İşte ne menen demokrasi dedikleri laf salatası budur.


Burjuva demokrasisi / burjuva diktatörlüğü bu kadar kolay çözülen bir denklem sınıf savaşlarında öfkeyi terbiye yöntemidir. İşte “demokrasi demokrasi” diye bize abarttığınız “Avrupa Birliği demokrasisi”  bu kadar net bir demokrasidir. “Efendim ülkemizin demokrasisi yok” diye feryat edenler, Avrupa’da en ufak hak aramadan devletin verdiği sert cevabı biraz kafasını kaldırsa görecek.


“Ee öyle  ise çözüm ne kardeşim?” derseniz, çözüm ortadadır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecine tekrar bakıp Mustafa Kemal’in 1919’larda aldığı kararlarla, İzmir İktisat Kongresi’ne kadar süreci ve ondan sonraki süreçte Bolşeviklerle aramızın nasıl bozulup Amerikan Emperyalizminin ülkeye nasıl girdiğini incelemektir.  Tarihimizi doğru okumak Mustafa Kemal’in en az Simon Bolivar kadar bağımsızlıkçı; bayrağımızın en az Irak, Venezüella, Filistin bayrağı kadar bağımsızlık bayrağı olduğunu unutmamalıyız.


Bugün her yere bayrak dikip kendi pisliklerini örtmeye çalışanların elinden bayrağımızı alıp,  1919’ların güncelleştirmesini yapmalıyız.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
Sınıf bilincinden yoksun bazı kimseler, Mustafa Kemal'e jakobenliği fazla görüp; onu bonapartist olarak niteliyorlar. Bir örnek


**************************************************



Stalinizm ve Kemalizm
(19 kişi okudu.)
Stalinizm ve Kemalizm arasında en kaba gözlemcinin bile dikkatini çekecek paralellikler vardır. Bu paralellikler onların öze ilişkin kimi ortaklıklarının yansımasıdır.

Her ikisi de, varlıklarını borçlu oldukları sınıfların zayıflığı temelinde, bu sınıfların demokrasisine karşı, bürokrasinin bir karşı devriminin adı ve ideolojisidir. Celladı oldukları devrimlerin vasiyetini, tıpkı Napolyon ya da Bismark gibi yukardan ve diktatörce yöntemlerle uygularlar. Bu nedenle Bonapartist bir karakterleri vardır.

Stalinizm, Ekim devriminden sonra, muazzam bir köylü ülkesinde işçi sınıfının küçüklüğü ve uzun iç savaş ve müdahale yıllarında fiilen yok oluşuyla pekişen zayıflığı temelinde egemen olmuştur. Kemalizm, Türk ve Müslüman burjuvazinin güçsüzlüğü, korkaklığı ve cılızlığı temelinde.

Türkiye'de elbette adam gibi bir burjuva devrimi görülmedi ama 'Kurtuluş Savaşı'na karikatür de olsa burjuva demokratik devrim olarak bakılırsa, paralellikler daha çarpıcı olur.

Ekim Devrimi ve izleyen ilk bir kaç yılın Türkiye burjuva devrimindeki karşılığı, Osmanlı ordusunun fiilen çöktüğü, iktidarın silahlı çeteler ve Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunduğu, Çerkez Ethem'in tasfiyesine kadar olan dönemdir. Çerkez Ethem ve Kuvayı Milliye çeteleri, bir bakıma, Lenin-Troçki ve iç savaşın Kızıl Ordusunun karşılığıdır.

Çerkez Ethem'in tasfiyesi, Ali Fuat Cebesoy'un Batı Cephesi komutanlığından alınıp Moskova'ya elçi yapılması, Mustafa Suphi'lerin öldürülmesi ve iktidarın giderek Mustafa Kemal'in etrafındaki asker ve sivil bürokratların elinde toplanması ile karekterize olan dönem, Lenin'in hastalığıyla birlikte başlayan Devrimin ve Devrimi yapan önderlerin tasfiye edilmeye başlamasının karşılığıdır. Zinovyev, Kamanev, Buharin'lerin Türkiye'deki karşılıkları Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay gibi tiplerdir. Rusya'da Kirov'un öldürülmesi bahanesiyle 30'lu yıllardaki temizliklerin karşılığı, İzmir suikastı bahane edilerek yapılan idamlar ve daha sonra Takrir-i Sükun'dur.

Paralellikler burada bitmez. Bir zamanlar bütün sosyalist kuşakların temel eğitim kitabı; karşı devrimin resmi devrim tarihi olan ve Stalinin Rus devrimindeki yerini olağanüstü büyütüp gerçek devrim kahramanlarını tarihten silen SBKP Tarihi'nin Türkiye'deki karşılığı, 'Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarını tarihten silen ve Mustafa Kemal'in yerini, sonra elde ettiği noktadan yeniden yazan Nutuk'tur, ve tıpkı SBKP tarihinin resmi devrim tarihi olması gibi Türk 'Kurtuluş Savaşı'nın resmi Tarihi olmuştur.

Kişilikler bile benzer. Stalin Bolşevik Partisinin, en yeteneksiz üyelerinden biridir, kimse onu ciddiye bile almaz; Mustafa Kemal de Osmanlı ordusunun en yeteneksiz generallerinden biridir kimse onu ciddiye almaz. Askeri ve siyasi bakımdan hiç bir göz alıcı başarısı yoktur. Her ikisi de, başlangıçta çok güçsüzdür, çatışan taraflar arasındaki dengelerle ayakta durmaya çalışırlar. Ama her ikisi de, en sıradan, ortalama tiplerden, kendilerine bağlı bir bürokratik avadanlığı adım adım oluştururlar. Hatta içkicilikleri ve en önemli kararları, akşamları bir yığın kapıkulunun sofra ahalisini oluşturduğu içki sofralarında almaları bile aynıdır.

Devrimci Yükselişin ön çıkardığı önderlerin sonraki kaderi bile benzer. Çerkez Ethem ve Troçki sürgünde 'hain' damgasıyla ölürler. Tarihten isimleri ve resimleri silinir.

Elbette bu paralellikler, birisi orijinal bir işçi devriminin, diğeri ise karikatür ve suyunun suyu bir burjuva devriminin kıyaslamasının olanak sunduğu ölçülerdedir. Fransız devrimi de benzer paralellikleri sunar. Jakoben iktidarının karşılığı, Çerkez Ethem ve TBMM Hükümeti dönemidir. Thermidor karşı devrimi, Çerkez Ethem'in, yani silahlı köylü ordusunun tasfiyesidir; Napolyon'un imparatorluğunu ilan etmesi ise, Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'i ilan ederek, fiili padişahlığını başlatmasıdır.

Ne var ki, Kemalizm, ekim ya da Fransız devrimi gibi, dünya tarihindeki en büyük devrimlerin ardından gelen bir karşı devrim değildir. Daha baştan bürokratik bir yozlaşma özelliği taşıyan, hiç bir zaman gerçek bir sosyalist demokrasi ve işçi iktidarının yaşanmadığı, Tito'nun, Mao'nun yaptıklarına benzeyen bir yanı vardır Kemalizm'in. Eğer onlar, daha baştan bürokratik bir çarpılma içindeki işçi sınıfının son derece zayıf olduğu ülkelerdeki sosyalist devrimler olarak tanımlanırsa, Kemalizm de burjuvazinin son derece zayıf olduğu bir ülkede, daha baştan bürokratik bir çarpılma içindeki burjuva devrimidir. Her ikisinde de daha başından beri o sınıfların gerçek demokratik iktidarları hiç olmamıştır. Bu bakımdan onların dayanmayı hedefledikleri veya temsilcisi gibi davrandıkları sınıfların, orijinal iktidar biçimleri ve örnekleri farklılıklar onların ideallerini ve gelişimlerinin de farklı olmasına yol açmıştır.

Var sayalım ki, Rus devrimini bir karşı devrim izlemese ve işçilerin iktidarı ve sosyalist demokrasi var oluşunu sürdürebilse, Mao'lar, Tito'lar, böyle bir sosyalist demokrasiye geçmeyi hedef alırlardı. Ama bir yanılsama sonucu örnek aldıkları, sosyalist bir demokrasi ve işçi iktidarı değil, bürokrasinin diktatörlüğü olduğu için, daha baştan var olan çarpılmışlık azalmamış, aksine pekişmiştir ve örneğin sosyalist bir demokrasi hiç bir zaman söz düzeyinde bile hedef olmamıştır.

Buna karşılık, Kemalizm'in örneği olan kapitalist ülkelerde, genellikle burjuva demokrasisi olduğundan, Kemalizm, bir Mao veya Tito'nun bir sosyalist demokrasi hedefi olmamasının aksine, bir burjuva demokrasisi hedefine sahip olmuştur. Bu Serbest Fırka gibi deneyleri; çok partili hayata geçişi mümkün kılmış ve Kemalizm'e Stalinizm'den daha büyük bir esneklik, dolayısıyla da uzun yaşama olanağı sağlamıştır.

Bu gün Stalin'in heykelleri yıkılmasına rağmen, Atatürk'ün heykelleri hala ayakta durabiliyorsa, bunun nedeni, kazanan sınıfın tarafında olmanın yanı sıra, gösterebildiği bu esnekliktir.

Ne var ki, bu esneklik sınırlarına gelmiş görünmektedir. Genel Kurmay artık kendisini bu kadar uzun ömürlü kılan, Atatürk veya İnönü veya 27 Mayıs'ın gösterdiği esnekliği gösterememektedir. Çünkü Türkiye'de modern sınıfların gelişmişlik düzeyi ve Kürt Demokratik hareketinin yükselişi, bunun toplumsal ve sınıfsal temellerini yok etmiştir. En küçük bir esnekliğin, fiili iktidarın elden gitmesine yol açacağını görmektedir. Bunun sonucu olarak, Batılılaşma ve Demokrasi tarihsel bir hedef olmaktan çıkmakta, bir stratejik ve jeopolitik zorunluluğa indirgenmiş olmaktadır Genel Kurmay'ın Avrupa Topluluğu bağlamında belirttiği gibi. Bir ideal olarak batılılaşma ve demokrasi vurgusunun yerini; demokrasiden hiç söz etmeyen bağımsızlık vurgusu almakta, ve bir zamanlar nasıl sosyalizmi savunmak, her türlü demokratikleşme çabasına karşı, bürokrasinin iktidarını korumanın bir aracı idiyse, Türk Genel Kurmayı için de şimdi Bağımsızlık aynı fonksiyonu görüyor.

İşin ilginci, bu onu giderek, hiç bir zaman bir demokrasi hedefi olmayan Stalinizm'e yaklaştırıyor. Batılılaşma hedefinin terk edilmesi, bağımsızlık vurgusunun ardında gizleniyor. Kemalistler, şimdi de 'Komünist' ve 'bağımsızlıkçı' olurlarsa kimse şaşırmasın. Aslında, Aydınlık ve İşçi Partisi'nin böyle öne çıkarılması bunun bir ifadesi. Kemalizm, kendini ölümden kurtaracak son silahı Stalinizm'de buluyor. Stalinistler ise, demokratikleşmeye karşı Kemalist bürokrasinin direnişini, ve bu direnişin ihtiyacı olan ideoloji ve politikanın kendilerinde bulunması ve bu nedenle öne çıkarılmalarını, Ordu'nun anti emperyalist ve Ulusal kurtuluşçu güçlerinin etkisinin artması ve bu geleneğe dönüş gibi görüp göstererek, bu kastın egemenliğini sürdürmesi için gerekli ideolojik ve politik desteği sağlıyorlar. Kemalizm ölümünü engelleyecek son ideolojik ve politik silahları ölmüş Stalinizm'de arıyor. Stalinizm ise Kemalizm'de ölümden sonraki bir diriliş.


demir küçükaydın
Gönderen çağdaş on Tuesday, 21 August 2007 at 1:05


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 1 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: DEMOKRASİ BOYNUZUNDAKİ YAĞLI URGAN ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right