left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Celal Özcan arrow Modernleşme-Kapitalizm
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Modernleşme-Kapitalizm Yazdır E-posta
Yazar Celal Özcan   
Wednesday, 12 October 2005

Nedir modernleşme? İnsanlığın ulaşmış olduğu teknik ve sosyal yaşam tarzına uygun yaşamak mı? Peki insanlığın ulaştığı teknik ve sosyal düzeyi belirleyen kriterler neler? İnsanların gelir düzeyi mi? Mesela 500 YTL geliri olan modern olamazken, 5000 YTL kazanan modern olabilir mi? Ya da modern olabilmek için, insanın evinde buzdolabı-çamaşır makinesi-televizyon mu olması gerek? Veya otomobili olmayan modern olamaz mı? Ayda en az bir kitap okumayan modern olamamış mı sayılır? Günlük gazetelerin spor sayfalarını okuyanlar mı moderndir, yoksa ekonomi veya politika sayfalarını okuyanlar mı moderndir? Sahi nedir modernlik Allah aşkına?

Sözlüklerde modernlik, çağımıza-zamanımıza uygun yaşama biçimi olarak tarif ediliyor. Hatta tarih bile veriliyor. 1800’lü yıllardan sonrası modern sayılıyor. Sanatta-sosyolojide-teknikte, hatta tarihte 1800’lü yıllardan sonrasına modern çağ deniyor. Peki neden 1800’lü yıllar? Çünkü; 1800’lü yıllar, Kara Avrupa’sında doğmuş olan kapitalizmin iktidar olma ve kendi yaşam tarzını topluma dayatma yılları. Kapitalizmin iktidar olma yılları olarak 1800’lü yılları kabul edersek eğer; sözlüklere göre modern olmak, kapitalist olmak ve kapitalizmin topluma dayattığı yaşam biçimine uymak oluyor. Yani sözlüklere göre; Modernlik=Kapitalizm. Eğer böyle ise; “yandı gülüm keten helva”! Hadi AB kapısına dayanmış bizi geç de, “balta girmemiş orman”da yaşayan Afrikalıların modern olabilmeleri için bir değil birçok fırın ekmek yemeleri gerekecek. İlkel komünal düzende yaşayan, halen çok tanrılı dinlere ve totemlere inanan adamların modernleşmeleri (kapitalistleşmeleri) için epey zaman gerek herhalde. Bir düşünsenize hele; insanlar önce köleci topluma geçecekler, köleliği yaşayacaklar, sonra birileri çıkıp “bu de-modern oldu artık, feodal topluma geçelim” diyecek. Biraz feodalizmcilik oynadıktan sonra, “aaa modern toplum-topluluk olmak için kapitalist olmak gerekiyormuş! Hadi biz de kapitalist toplum olalım” diyecekler. Acaba ;“balta girmemiş orman”da yaşayan Afrikalılar için başka yol yok mu? Mesela misyonerler gelip; “uyanın arkadaşlar, totemleri bırakın tek olan ulu tanrıya inanın. O’nun oğlunun yolundan gidin, kardeşliği modern toplum çoktan aştı, zaman artık birey olmak, kardeşinin bile gözünü oymak zamanıdır...” dese, ne cevap-tepki alırdı acaba? Herhalde canı, misafir olması hatırına bağışlanırdı.

Şaka bir yana eğri oturup doğru konuşarak şu modernleşme konusunu biraz tartışmakta fayda var diye düşünüyorum. Her tartışmada olması gerektiği gibi önce kuralları belirlemek lazım. Yoksa tartışma; zihinlerin aydınlanması bir yana “küçücük aydın” saçmalamalarının ötesine geçemez.

KURAL-1 : Tartışmaya; “Kapitalizm=Modernlik diyenler katılacak. Modernlik başka şey de (mesela sosyalizm-komünizm) olabilir diyerek oyun bozanlık yapmak yok.

KURAL-2 : Kapitalizm=Modernlik diye baştan kabul ettiğimize göre; ne kadar modern(kapitalist) olduğumuz veya değiliz diyorsak, ne olduğumuza, nerede olduğumuza (kapitalizme ne kadar yakın veya uzak olduğumuza) karar verilecek.

KURAL-3 : Eğer, henüz yeteri kadar kapitalist (modern)olamadığımıza karar verirsek, ne yapmamız gerektiği önerilecek.

Anlaştık mı? Başlayalım o zaman!

Türkiye’nin kuruluşu ile beraber kapitalist kalkınma yolunu seçtiği konusunda sanırım hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Hatta bu süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan da öncelerine, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanır. Kurulan Cumhuriyet, fakir ve borçlu olduğundan, iktidar olacak burjuva sınıfı (var olup olmadığı, var ise niteliğinin komprodor mu? milli mi? yoksa finans-kapitalist mi? olduğu hep tartışma konusu olmuştur ama bu konumuz dışındadır.) olmadığından, asker-sivil bürokratlar iktidar olmuşlar ve “burjuva yaratılacaksa onu da biz yaratırız” demişlerdir. Devlet ihaleleri ile besleyip büyüttükleri burjuvazi, 1950 lerle beraber “artık büyüdüm, koca adam oldum, şirketi, pardon devleti bana devret de iktidar olmanın tadını çıkarayım” demesiyle beraber, asker-sivil bürokratlar ile burjuvazinin mutlu birlikteliklerinin arasına kurt düşmüş oldu. Her büyüyüp serpilen genç gibi burjuvazimiz de, kendisini besleyip büyüten o günlere getiren ailesini reddetme eğilimine girdi. Her reddedilen aile çocuğuna nasıl davranırsa, devletimiz de burjuvaziye öyle davrandı. Yola getiririm zannetti. Ama olmadı. Serpilen burjuvazi kendisini kötü emellerine alet edecek olan, çok zengin ağabeyleri ile tanışmış ve onlara ödeyemeyeceği kadar borçlanmıştı. Çaresiz kalan asker-sivil bürokratlarımızın, o zamana kadar besleyip büyüttükleri, gözünün içine baktıkları, geleceklerini ona bağladıkları burjuvaziyi, kötü emelli ağabey ve arkadaşlarından kurtarmak için baş vurdukları “27 mayıs” efelenmeleri de kar etmedi. Efelenmeye devam edenler 21 MAYIS girişimi ertesinde yok edildikten sonra, bu tür hareketlerin yanlış olduğu, bunun yerine kendilerinin de burjuvalaşmaları gerektiği, konusunda ikna edildiler. Eli para gören burjuvazi de artık onlara yardım edebiliyordu. Bu arada tüm bu aile kavgasını film izler gibi izleyen, eski teb-a cumhuriyetle vatandaş olan halkımız ise kavganın asıl kendisini ilgilendirdiğini; toprağından, köyünden koparılıp şehir varoşlarına savrulduğunda, fabrikadaki işinden kovulup işsiz kaldığında anlayabildi. 27 mayıs efelenmesi ile yanına kar kalan anayasa da 12 mart 1971’de bol bulunup sağından solundan budandıktan sonra, 12 eylül 1980’de tümden ortadan kaldırıldı.

12 Eylül 1980’de iş başına gelen yönetim kaymaklı kadayıf oldu. Ülkeyi zapturapt altında tutan “Our Boys” lar bu işlerden fazlaca anlamadığından, eli kalem tutan “Tonton’u” bu işlerin başına geçirdiler. Artık ülkenin tüm geri kalmış de-modern hale gelmiş ilişkileri yoluna sokulabilirdi. Ortalık dikensiz gül bahçesine dönmüştü. Çok zengin ağabey ve arkadaşların istedikleri ortam doğmuştu. İsteklerini sıralamaya başladılar. Temel istekleri verdikleri borçların faizleri ile beraber, aksatılmadan kendilerine ödenmesiydi. Ama ödeyebilecek durum yoktu. Bunun da çaresi bulundu. Onların dedikleri yapılırsa borç ödenebilirdi, eğer ödenemezse faiz karşılığı borç ertelemesi yapılırdı.


Peki ne diyorlardı:

-Artık modernleşme konusunda hızlanmalısınız. Halen kapitalizmi geliştiremediniz.

-Devletçiliğin modası artık geçti. Şimdi devir özelleştirme devri. Her şeyinizi özelleştireceksiniz.

-Tarım nüfusunuz çok fazla, şehir nüfusunu hızla artıracaksınız, bu sayede tüketim ihtiyacınız artacağı için üretiminizde artacak.

-Toplumunuzun sosyal dokusunu da değiştirmeniz gerekecek. Çok geniş aile yapılanmanız var. Bu yapılanma modern toplum yapılanmasına uymuyor. Aile dediğin anne baba ve çocuklardan oluşur. Okullarınızda bile anneanne-babaanne ve dedeler aile büyüğü olarak anlatılıyor. Evleriniz neredeyse tüm sülaleyi barındıracak büyüklükte, evlerinizi küçültün anne-baba ve çocuk odası yeterli.

-Namus ve şeref kavramlarına çok fazla değer veriyorsunuz. Bunlar feodal düşüncelerdir.

-Şimdi geçerli olan “gemisini kurtaran kaptandır” anlayışıdır, bal tutan her zaman parmağını yalar. Halen anlamadıysanız Tontongillere bakın.

-İşçi ücretlerini düşürmeniz gerek. Böylece karlılığınız artacağı için , hem borçlarınızı öder hem de sermaye biriktirerek yeni yatırımlar yapabilirsiniz. Gücünüz yetmezse biz yatırım yaparız. Hazır, işçiler ses çıkaramaz durumdayken bu sorunu halletmeniz lazım.

-Memurları düşünmeyin, onlar işini bilir zaten.

-Anayasayı kanunları düşünmeyin, bir sefer delinmekle bir şey olmaz.

-Paranızı da korumayı bırakın artık, tüm dünya paraları ülkenize rahatça girip çıkabilsinler. İsteyen istediği para ile alış-veriş yapabilsin.

Sene 1980, sene 2005. Aradan geçmiş 25 yıl. Yani çeyrek asır. Allah için, kapitalistleşme-modernleşme yolunda epey mesafe kat ettik. Rahmetli Tonton’un epey faydası oldu bu konuda. Gerçi, konunun mucidi Yahya’dır ama, hayali ihracatı o zamanlar ezberlemiştik, içi boşaltılan bankaları da ilk o zamanlar görmüştük. Tonton’un prensleri ile de o zamanlar tanışmıştık. Gerçi prensler biraz kofti çıkmıştı, hem rüşvet alıyor hem de bir işi beceremiyorlardı. Hatta, prenslerin en “Civan”mert ve “Engin” tecrübeli olanı, rüşvet almakla suçlanınca, rüşvet verdim diyene “belgen var mı?” diye sormuş ve “rüşvetin belgesi mi olur pzv...” cevabını almıştı. Hoş daha sonra belgesi de ortaya çıktı ama, atı alan çoktan Sam Amca’nın müşfik kollarına sığınmıştı. Bütün bu hay-huy arasında, 1925 ten 1960 a kadar 35 yıl içerisinde topu topu 3 bilemedin 5 tane “milyoner” yaratılabilmişken, Tonton zamanında yaratılan “milyoner” sayısında hatırı sayılır bir artış yaşandı. Aradan sıyrılıp kendisinin de milyoner olabileceğini zanneden salyangoz ihracatçısı Hasbi Ağa’ya hayali ihracatın suç olduğu hatırlatıldı. Öyle sağı solu görüp kollamadan milyoner olmak yoktu.

Kapitalistleşme-Modernleşme epey hızlanmıştı. Ama halen bir ayağı topallıyordu. Kapitalizm “özgürlük” demekti. Ülkemiz ise halen özgür değildi. Mesela Radyo ve TV halen devlet tekelindeydi. Bu kabul edilemezdi. Mahdum Ahmet’in yasa delme becerisiyle, radyo ve televizyon yayıncılığında bir “yıldız”doğdu. Açılan yoldan “gösteri” ve diğerleri geldi. Ortalık özgürleşmişti. Tam bu sırada, halen değişimi anlayamamış olan bir yargıç parıldayan “yıldız”ı söndürmeye kalkmasın mı. Özgürlüğün tadına varmış halk olarak “radyomu geri istiyorum” kampanyası yapmış ve araçlarımızın antenlerine kara kurdele bile bağlamıştık. Bu kampanya sayesinde radyomuza yasak koyamadılar. Artık özgürleşmiş olan radyo ve TV’ nin adını medya diye değiştirdik. Kapitalizmin bir ayağı üretimse diğer ayağı da pazarlamadır. Pazarlama da reklam demektir. Özgürleşen medyamız bu konuda da üstüne düşen görevi layıkı ile yaptı. Artık, reklam arası haber ya da program izler veya reklam arası şarkı-türkü dinler olduk. Yeni doğmuş bebeler artık alış-verişe giden anne-babalarına bakkaldan-pazardan “bana da reklamlardan bir şey al” diye siparişte bulunuyorlardı.

Anlayacağınız, modernleşme konusunda şaha kalkmış ve dörtnala gider olduk. Ara sıra önümüze çıkan çalılıklara(krizlere) takılıp tökezliyorduk ama, çok önemli değildi. Kapitalizmin temel felsefesi olan “ekonomik düşünme” meselesini öğrenmeye başlamıştık. Mesela pahalıya buğday üretmek yerine ucuza ithal etmenin daha karlı olduğunu öğrendik. Pamuk-Patates-Mısır ekmenin de alemi yoktu. Daha ucuza satın alabiliyorduk.


-Ucuza alsak bile para-döviz gerekli!

-Boş ver. Ufak ayrıntı.

-Ufak ayrıntı olur mu hiç!!. Döviz açığımız....

-Boş ver, yabancı sermaye yatırımları var, bizim geleceğimiz parlak, geleceğimize yatırım yapıyorlar.

-Halkımız da kredi kartlarıyla geleceğini harcıyor zaten.

-Anlaşıldı, epey modernleştik. Ama anlayamadığım bu AB neden “modernleşemediniz, sizi almayız” diyor.

-Adamlar haklı. Halen modernleşme-Kapitalistleşmenin en önemli unsuru eksik.

-Nedir o?


Sistem olarak kapitalizm, tüm tarihsel ve sosyal bağlarından arınmış bireyin varlığına dayanır. Biz insanımızı “birey”leştiremedik.

-O ne demek o!!!.

-İnsanlarımıza kapitalizmin kültürünü veremedik.

-Yine anlamadım.

-Nasıl anlatayım kardeşim; adamları köyden kopartıp şehre getiriyoruz, şehirli olacaklarına, şehirde köy inşa ediyorlar. Ankara’nın göbeğinde Erzurumlular semti kuruyorlar, Yozgatlılar, Divriğililer derneği kuruyorlar. İnsanları ödeyemeyecekleri kadar borçlandırıyoruz, kriz çıktı diye borcun üzerine olmayacak faizler bindiriyoruz, adamın borcunu ya ablası, ya amcası ya da arkadaşı ödüyor. Hiç biri olmazsa, komşuları, “delikanlı adamdı. Demek ki işleri ters gitmiş bir el atalım” diye dayanışıyorlar. Aç kalanlara, yoksullaştırdıklarımıza, toplum “bana ne” dese işimizi bitirmiş olacağız, ama bir türlü bunu başaramıyoruz. Adama, bir kişi için açlık sınırı olan paranın altında ücret veriyoruz, ama adam o ücretle 7 nüfus besliyor. Memleketinden tarhanası mı, bulguru mu, peyniri mi turşusu mu geliyor anlamıyorum. Adama hiç ücret vermeden çalış diyecek halimiz de yok ya.

Bu eski kuşak adam olmaz. Umudumuz gençlerde. Onlar bizi anlıyor. Açlıktan geberse de kameralı cep olmazsa olmaz diyor. Köşe dönmenin her yolunu deniyor. Ama bu gençliğe de güvenilmez kardeşim, bugün böyleler ama yarın ne olacakları belli olmaz. Bakarsın vatanı kurtarma damarı kabarıverir.

Demek ki yapılacaklar belli; bireyleştirme politikalarına devam. Loto-toto-şans topu-on numara-piyango ve iddia, her an köşe dönebileceklerini düşünsünler. Her türlü yarışma ve eğlence programlarıyla bunu desteklemek gerek. İnsanları her türlü örgütlenmeden uzak tutmak gerek. Eğer uzak tutamıyorsak,örgütleri kuruluş hedeflerinden uzaklaştırmak lazım. Örgütlenmeler hedefleri yerine kimi yönetime getireceği ile uğraşsınlar. İnsanları mecburen üye yaptığımız meslek odalarının da önlemini almak lazım. Politika ile uğraşmasınlar. Onun yerine üyelerden topladıkları aidatlar ile ne yapacaklarını tartışsınlar. Yöneticiler, hangi parti ile nasıl siyasete atlayacaklarını düşünsün. İnsanları biraz da borsaya bulaştırırsak değme keyfim gitsin. Düşünsenize hele “benim köylüm benim işçim, benim memurum” kendini George Soros ile ortak olarak görse fena mı olur?

Her şey iyi güzel de; bunca yoksulluk, bunca açlık, bunca kriz adıyla birikmiş zenginliklere el koyma ortamında solcular bu işe el atarlarsa ne yaparız?

Boş veeer. Şimdi onların kafası karışık. Onun için “köpeksiz köyde değneksiz” dolaşabiliyoruz zaten. Bizim dağıtamadığımız örgütlenmeleri ve muhalefet odaklarını onlar dağıtmakta bize yardımcı oluyorlar. Onlar; vatandaşın var olan örgütlenmelerini koruma ve geliştirmeyi öğreninceye kadar biz epey yol almış oluruz. Modernleşme sürecini tamamlarız.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Modernleşme-Kapitalizm ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right