left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow Celal Özcan arrow Kapitalist Olmayan Yol Tezi 2
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Kapitalist Olmayan Yol Tezi 2 Yazdır E-posta
Yazar Celal Özcan   
Thursday, 18 August 2005

Önceki yazımızda belirtildiği gibi Kapitalist olmayan yol tezinin sonucu, uygulandığı tüm ülkelerde kapitalizmin gelişmesi ve Sovyetler Birliğinin de dağılması ile noktalanmış olmasıdır. Peki bu teze kaynaklık eden, geri ülkelerin demokrasi ve özgürlük sorunları çözülmüş müdür? Ya da gündemden düşmüş müdür? Hayır. Tam aksine sorun bütün ihtişamı ile dünya gündemini meşgul etmeye devam etmektedir. Günümüzde revaçta olan tez BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)tur. ......

ImageBüyük Ortadoğu Projesi Nedir? Bizzat Proje sahibi olan ABD yetkililerine göre: Demokrasi dışı rejimlerle yönetilen bölge ülkelerine demokratik rejimlerin getirilmesidir. Bu nasıl olacak? Domino Teorisi İle gerçekleşecek.. Yani bir ülkede (Seçilen Ülke IRAK) demokrasi kurulacak. Diğer ülkelerde kendiliğinden veya ufacık bir üfürmeyle(George SOROS’un nefesi bayağı kuvvetlidir, Balkanlar ve Kafkas bölgesine iyi üfürdü ve üfürüyor.) demokrasiye geçecekler. Artık bölge ülkelerinde, diktatörlükler veya hanedanlar değil demokratik seçimlerle iş başına gelen iktidarlar olacak. O iktidarlar da ülkelerini demokratik! olarak globalleştirip Uluslararası Emperyalist sisteme entegre edecekler. Çok uluslu tekeller bu ülkelerde cirit atacaklar. En az 50-100 yıl boyunca dünya enerji kaynağı olmaya devam edecek olan PETROLE, yerli işbirlikçiler ile birlikte sahip olacaklar. Oh ne ala.

Yeri gelmişken, tarih boyunca fazlaca iğdiş edilen ve tadı yiyenin niyetine bağlı olan muz haline getirilen “DEMOKRASİ” kelimesinin anlamını yerli yerine oturtalım.

DEMOKRASİ: Tarih boyunca, üretim ilişkilerindeki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan alt(ezilen sınıf-sosyal tabakaların)kesimlerin haklarının savunulması ve bunun için mücadele anlamını içerir. Bir başka deyişle; DEMOKRASİ tarihin gelişim dinamikleri önündeki engellerin kaldırılması mücadelesidir. Demokrasi bu anlamından hiçbir şekilde soyutlanamaz. Demokrasiyi salt seçim olayına indirgersek, Nazizmi ve Faşizmi dünyanın en demokratik yönetimleri olarak kabul etmek paradoksu ile karşılaşabiliriz. Bir şeytanın avukatı çıkar ve İtalya’da faşistlerin, Almanya’da nazilerin “özgür” Seçimler sonucunda iktidara geldiklerini hatırlatıverir dünya aleme. Fazla söze ve felsefeye gerek yok. Bırakalım, ABD’yi ve yandaşlarını, bu konuda “tek başıma kalsam da savunmaya devam edeceğim” diyen 68’li olma iddiasındaki Ertuğrul Damat Paşa savunsun. BOP, Uluslararası Emperyalist sistemin bölgeye açıkça el koyma ve sömürme politikasının adıdır.

Peki bizim bu söylemimize rağmen BOP bölgenin demokrasi ve özgürlük taleplerine yanıt verebilir mi? Bu sorunun cevabını biraz eskiye dönerek yanıtlamaya çalışalım.

Yıl 1917. 1. Dünya savaşından çıkan Rusya da Ekim devrimi yapılır. Ve Rusya kapitalist sistemin dışına çıkarak sosyalist iktidarı, proleterya diktatörlüğünü ilan eder.

Yıl 1919. Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatır. Ve 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilan edilir. İlan edilen Türkiye Cumhuriyeti, sosyalizmi değil kapitalizmi benimser. Önüne hedef olarak modernleşmeyi koyar. Parolası da “Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak”tır.

Başardıkları devrimlerle dünyanın tüm dengelerini alt üst eden bu iki ülkenin o zamanki durumlarını kabaca karşılaştıracak olursak; her iki ülke de geri kalmış, yani kapitalizme geçememiş ülkelerdir. Her iki ülkede de uzunca bir süredir modernleşme-ıslahat hareketleri yukarıdan dayatmalarla geliştirilmeye çalışılmaktadır. Her iki ülke de ekonomik gelişmelerden çok, askeri güçleri ile dünya politikasında yer almışlardır. Her iki ülke de geçmişteki yayılmacı politikaları nedeniyle ULUSAL sorunlarla uğraşmak zorunda kalmışlardır.

Benzer yönler arttırılabilir. Mutlaka birçok ayrı yönlerde bulunabilir. En büyük ayrılık devrimleri yapış biçimlerindedir. Rusya’da devrim, belirli bir ideolojiyi savunan partinin örgütlenmesi ve çarlık düzenini yıkması ile yapılmıştır. Türkiye’de ise devrim, emperyalist işgale karşı verilen savaşın içinde şekillenmiştir. Amacımız konunun anlaşılabilmesi için, yanlışlıklar içerse de sorunu şematize etmek.

Sovyetler birliğinin geri kalmışlığını aşmak için uyguladığı politikaların eleştirilmesi ve bu politikaların başarılı olup olmadığının belirlenmesi ancak sosyalist düşün sistemi içerisinde yapılabilir. Bu ise ayrı bir yazının konusu olur. Hem moda olan deyiş ile sosyalizm çökmemiş midir? Sovyetler Birliği dağılmamış mıdır? Demek ki uygulanan politikalar yanlıştır. Kapitalist yolu benimsemiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde neler olduğuna gelince; “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir millet” yaratma ülküsü ile yola çıkan kurtuluş savaşçıları, eğer yaşıyor olsalardı, 80 yıl sonra “imtiyazlı, sınıflı kaynaşamamış bir millet” yaratıldığını görmüş olacaklardı.

İstemek başka, yapmak başka.

İki Ülke Arasındaki ekonomik karşılaştırmayı bir başka yazıya bırakıp, ulusal soruna yaklaşımlarını karşılaştırmak günümüzün yakar pratiğine ışık tutabilir kanaatindeyim.

V.İ.U.Lenin’in meşhur tezi “ Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”. Ne zaman, hangi şartlar altında ortaya çıkmış? RSDİP (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) in, eski çarlık Rusya’sının merkezinde iktidarı aldığı, ama, Çarlık Rusya’sının tahakkümü altındaki çevre uluslara gücünün yetmediği-ulaşamadığı zamanda, ortaya çıkan ve sosyalizmin “genel bakış”ına uygun düşen bir bakış açısı. Teorinin özü adında saklı. Her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı vardır. Ama bu hak, olayların-olguların gelişimi ile çevrelenir. Sosyalizme hizmet ediyorsa desteklenir, Emperyalizme hizmet ediyor ise ezilir. V. İ. Lenin’in bu tezi ile çarlık Rusya’sının merkezinde iktidar olan RSDİP, bir anda iktidarını, tüm çarlık Rusya’sına yayar. Neden?: Çarlık Rusya’sının ekonomik ve kültürel baskısından bunalan periferik (sömürge) uluslar kimlik izahlarını, önünü-ardını düşünmeden bu teorik izahta bulurlar. Çarlık Rusya’sı yerine geçecek olan Bolşevik idaresinde kendilerini izah edebileceklerdir.

Eski Çarlık Rusya’sının belli başlı muhalefet odakları, ulusalcı veya “müslüman” kaynaklı olmalarına, Bolşevizm’in ise sınıf kaynaklı bir ideoloji olmasına bakmadan “Bolşevizm” taraftarı olmuş ve Kızıl Ordu yanında, Beyaz Ordu’ya karşı kahramanca savaşarak, Sovyet iktidarının tüm Çarlık Rusya’sında egemen olmasını sağlarlar. Günümüz solcu-sosyalist-komünist’lerine ters gelecek ama süreç kabaca budur. Dünün gerici ! müslüman örgütlenmeleri, Menşevik ulusalcıları, yakar pratik içerisinde Bolşevik politikadan yana tavır almış ve iktidar, tüm Çarlık Rusya’sında, deyim yerindeyse altın tepsi içinde Bolşeviklere sunulmuştur. Tarihi açıdan; “Zurnanın zırt dediği delik” bu momentte devreye girer.

Vilademir İlyiç Ulyanof Lenin”in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” tezinin bu momentten sonra ete-kemiğe bürünmesi, yaşama geçmesini bekliyor insan, ama heyhat. V.İ.U. Lenin uğradığı suikast sonucu zehirlenmiş ve hasta. RSDİP’e müdahale olanaklarından da giderek uzaklaşmakta. RSDİP’e, marksizmi ve kendisini kabaca anlamış olan ve iman eden, eski çırağı, Ekim Devrimi’nin başarılmasında da büyük emeği olan J.Stalin egemen olmaya başlamıştır artık. V.İ.U.Lenin’in hasta yatağından tüm uyarılarına, ulusalcı-müslüman-hatta marksizme göre gerici sayılabilecek , halk önderleri ve muhalefet liderleri ile işbirliği yapılması gerektiği, bu konuda kaba ve hoyrat olan Stalin yerine, Kızıl Ordu pratiğinin içinden gelen, teorik yanlışlarına rağmen, nispeten daha hoşgörülü olan Troçki’nin tercih edilmesi önerisine rağmen, J.Stalin, Parti sekreteri olur. Ve “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”, süreç içerisinde, “Ulusların Kendi Kaderlerini” merkeze (RSDİP’e) teslim etme sürecine dönüştürülür.

“Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” teorisine, en azından , Joseph Stalin’den daha fazla iman etmiş olan , (eski tarikatçı-müslüman-Tatar milliyetçisi-sonradan sosyalist, II. Kızıl Ordu Tugayı Siyasi Komiseri ) Sultan Galiyev , bütün iyi niyeti ve çözümleyebildiği kadarıyla marksist ideolojiye bağlı kalarak, “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” politikasının geliştirilerek sürdürülmesini, çoğu müslüman olan doğu halklarının farklı tarihsel ve kültürel gelenekleri olduğunu, bu ulusların kendi aralarında birlik oluşturmalarının teşvik edilmesinin gerektiği,bu yolla sosyalizmin buralarda daha sorunsuz uygulanabileceğini, bu sayede devrimin doğu ülkelerine hızla yayılarak emperyalizmin tüm dünyada yenilebileceğini savunur. Bu görüşleri parti yönetimi tarafından sakıncalı bulunur. Devrime ve partiye ihanet gerekçesi ile partiden atılır. Bir süre sonra da parti ve devrim muhalifleri ile birlik oluşturmaya çalışmak suçlamasıyla tutuklanır. Bu sürecin tüm olumsuzluklarına karşın, kendisini partili ve marksist olarak tanımlamaya devam eder. Parti dışında bırakıldığı dönemde, günümüzde “Galiyevcilik” olarak ta adlandırılan, Ülkemizde de kimi çevrelerce Atatürkçülüğün kaynağı olarak lanse edilmeye çalışılan, görüşlerini sistemleştirmeye çalışır. Tezi; Marksizmin kapitalizm çözümlemesinin, Ekim Devrimi deneyimi ışığında uluslara indirgenmesini andırır. Artık, işçi-işveren çelişkisinin yerini sömüren ve proleter uluslar çelişkisi almıştır. Batı; ezen sömüren ulusları temsil eder. Batının proleteryası da sömürüden beslenmektedir, devrimci olması beklenemez. Doğu; proleter ulusları temsil eder. Sınıf ayrımı gözetmeksizin ulusça sömürüye karşı olduklarından anti-emperyalist, dolayısıyla da devrimcidirler. Dünya çapında emperyalizm, ancak doğu uluslarının topyekün isyanı ile alt edilebilir, düşüncesiyle de, sanki Troçki’nin tezlerine yaklaşır gibidir. Sovyetler Birliği yaklaşık 75 yıl sonra uluslar meselesini çözemeden dağılırken, el yordamı ile olsa da probleme dikkat çeken Sultan Galiyev’in onuru iade edilir ve sadık bir partili olduğu kabul edilir.

Osmanlı İmparatorluğu gibi çok uluslu, çok kültürlü, çok dinli bir yapının mirasçısı olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki yükselen milliyetçilik akımlarından etkilenen Cumhuriyet yönetimi ise; İngiliz emperyalizminin kışkırttığı Kürt isyanlarına karşı tavır almanın da etkisiyle, ulus meselesini toptan inkar ederek, sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir millet olduğumuzu, hepimizin Türk olduğunu savuna geldi. En küçük aksi tezi savunanı, ya da “acaba öyle mi? Bu ülkede Kürtler de var!” diyeni, bölücülük suçlamasıyla yıllarca hapishanelerde süründürdü. Sonuç; Güneş balçıkla sıvanamadı. Ülkenin Başbakanı ve Başbakan Yardımcısı(Demirel-İnönü) “Kürt varlığını tanıyoruz” dediler. Ama hapse atılmadılar. Üstelik Kürt varlığına dikkat çekmek için Kürtçe yemin eden milletvekilleri kısa bir süre önce hapse atılmış olmasına rağmen. Demirel ve İnönü durduk yerde mi bu sözü söylediler ? Aynı dönemde, Türkiye’de tek siyaset yapma ayrıcalığına sahip dernek olan TÜSİAD ın KÜRT Raporu hazırlatmış olması ve bu raporda benzer önerilerin, yani Kürt kimliğinin tanınması ve gereklerinin yapılmasının istenilmesi tesadüf mü acaba? Alpaslan Türkeş’in “Sakıp Ağa fazla ileri gitmesin, kendi işine baksın” demesi, rahmetli Sakıp Ağa’nın kendisinden önce, bir suikast sonucu rahmetli olan kardeşi Özdemir Sabancı’nın öldürülmesinin hemen arkasından (daha kimin neden öldürdüğü bile belli olmadan) “beni de öldürseler fark etmez ben bu raporun arkasındayım” demesi bir şeyleri çağrıştırıyor mu acaba?

Şu oldu, bu oldu. Aradan yıllar geçti. Bu arada “Kürt Sorunu” okunu yaydan fırlatan Abdullah Öcalan, Sayın Ecevit’in “ bize neden teslim ettiklerini anlamış değilim” dediği bir süreç sonunda Türkiye’ye teslim edildi. Kürt sorunu çözüldü mü?. Ne gezer! Askeri kesim biz görevimizi yaptık, sıra siyasilerde dedi ve kenara çekildi. Siyasilerde ise bırakın çözmeyi, konuya eğilebilecek bile cesaret yoktu. Konuya eğilmek yürek isterdi. Kürt sorunu ancak asayiş tekrar bozulunca gündemlerine geldi. Çözümleri de yüreksizce topu taca atmaktan ibaret oldu. Yıllar önce, “Kürt Kimliğini tanıyoruz” diyenlerden farklı olsun diye herhalde, “Kürt sorunu vardır, bu sorun sadece Kürtlerin değil hepimizindir” dediler. Hemen arkasından da; “biz görevimizi yaptık, top artık bölge ileri gelenlerindedir” dediler. Bölgenin “ileri gelenleri” ise bir süredir sorunu tartışmaktaydılar. Mesele enine boyuna tartışılmaktaydı, ama boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor misali, her şeyin çözümü bulunuyor ama Kürtlerin önlenemeyen Apo sevgisi-saygısı, PKK’nın her türlü alavere-dalavereye rağmen “önderlik” deyip te başka bir şey dememesi tüm oyunu bozuyordu.

Şimdilerde oyunun son perdesi oynanıyor. Son perde antik toplumların muhteşem klasiği ! “Olayı başlatana boğdurmak”. Olayı başlatan Apo “DTH” demiş. Hemen DTH ya sahip çıkıp içini boşaltarak tersine çevirmek lazım. Olayın arkasında sarsılmadan dimdik duranlara da; “istedikleriniz yapılıyor, biraz sabır, biraz dengeleri gözetmek lazım, sizin de biraz esnemeniz lazım” demek zamanı! Oyunda rol alanlara da haklarını teslim etmek gerekir. Rollerini iyi oynuyorlar yani. İlk takdirname Mehmet Ali Birant’tan geldi zaten. “Apo’dan uzaklaşan DTH desteklenmelidir” dedi. Daha birkaç gün önce, Sabah Gazetesi’nde eski Başbakan sonraki Cumhurbaşkanı Demirel anılarını gazeteci Yavuz Donat’a anlatırken ; “DEP’ lilerin tutuklanmaları engelleyemedim, kötü oldu” diyerek, devlet katında meşruiyet sorunu yaşayan DTH ileri gelenlerine el verdi.

Şimdi eğri oturup doğru konuşmak zamanı:

Ey Kürt kimliğini tanıyanlar! Ey Türkiye’de “Kürt Sorunu” vardır diyenler! ve de konu üzerine fikir beyan eden bilumum siyasi aynı zamanda da aydın zevat!

Irak Kürt Bölgesi Federasyonu cebine koymuş, bağımsızlık yolunda ABD desteği ile ilerlerken, bu olayın başını da, kadim Kürt ağalığının temsilcisi olan Barzani ve modern ağalık ya da burjuvalaşma yolundaki temsilcisi Talabani çekerken, Türkiye’deki izdüşümlerinin, üstelik AB’yi ve ABD’yi arkalarına almışken daha geri bir talebe ikna olacaklarını mı sanıyorsunuz? “Evet” diyorsanız çok safsınız. Ya da bizleri saf zannediyorsunuz. Çözümün adını çok net koymak lazım. Çözüm emperyalizmin, İsrail misali uşaklığına giden bu trene makasla ray atlatmaktan geçiyor.

Ey “sosyalistim” deyip te kafası karışıp yolunu şaşıranlar!

V.İ.U Lenin “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı emperyalizme hizmet ediyorsa ezilmelidir” dediğinde kendisi iktidardaydı. Hepinizin malumu üzere TÜRKİYE’ de sosyalistler iktidarda değil. Türkiye’deki uluslararası emperyalizmle entegre olmuş finans-kapital iktidarından KÜRT Ulusal hareketini ezmesini isteyerek sosyal faşistleşmenin alemi yok.

Şimdi tam da APO nun dediği gibi uluslararası emperyalizme ve yerli işbirlikçisi MANDACI uşaklarına karşı 1920 lerdeki gibi ortaklaşa mücadele etme zamanıdır. Uluslararası emperyalizme karşı verilecek bu ortaklaşa mücadelede. Kürt kardeşlerimizin tek şartı olabilir; “zaferden sonra bize 1925 ler sonrasını yaşatmayın!” Bu haklı talebin her türlü garantisini mücadeleye başlamadan önce vermek ise KARDEŞLİĞİN olmazsa olmaz koşuludur.

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Kapitalist Olmayan Yol Tezi 2 ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right