|
(KAPİTALİST OLMAYAN KALKINMA MODELİ) Dünyanın tek kutuplu hale geldiği, Sovyetler Birliği'nin dağıldığı, hatta sosyalizmin bile iflas ettiğinin tartışılmaya başlanıldığı bir dönemde, genç kuşağın adını bile duymamış olabileceği bu konu da nereden çıktı demeyin. Dünyanın henüz iki kutuplu olduğu dönemde, özellikle de 2. dünya savaşından sonraki dönemde Sovyetler Birliği'nin, geri kalmış yada geri bıraktırılmış denilen ülkelere yönelik politikasının temelini bu tez oluşturuyordu. Bu politikanın Sovyetler birliği'ne getirdikleri (yada götürdükleri) bir yana, bir döneme damgasını vurmuş olması ve bu politikanın uygulandığı çoğu ülkenin günümüzde de, tek kutup olan ABD ile problemler yaşıyor olmaları bile konunun derinliğine tartışılmasını gerektirir kanısındayım 3. Enternasyonalin kendisini feshederek tüm yetkilerini devrettiği SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) 2. Dünya savaşının dayattığı ortamın da etkisi ile var veya yok olma problemi ile karşılaşınca tüm ülkelerin komünist partileri Sovyetler Birliği'ne destek olma misyonunu yüklendiler. Parti içi yapılanmaları ve Ülke içi örgütlenmeleri bu misyona göre şekillendirildi. Bu durum Sosyalistlerce anlaşılabilir ve izah edilebilir bir durumdu. "Sosyalist Sistem" var olma savaşı veriyordu, bu ortamda, Komünist Partilerinin SBKP'nin şubesi gibi çalışmaları doğal görünüyordu. Savaşın ateşi içerisinde SBKP'nin de çatlak ses duymaya tahammülü olamazdı. Başta SBKP olmak üzere hiçbir komünist partisinin teorik meselelerle uğraşmaya zamanı yoktu. Emperyalizmin azıttırdığı Nazi orduları savaşı kaybedip geri çekilmeye başladığında ilerleyen Sovyet ordularının Nazi işgalinden kurtardığı her ülkenin komünist partisi de iktidarı alarak ülkede "sosyalizm" ilan etti. Ve 1917 Ekim devrimi ile doğan ikinci kutup varlığını dosta düşmana kabul ettirdi. Sovyet ordularının ulaşamadığı ülkelerde ise durum karışıktı. Dünya savaşının sona ermesi ile birlikte dünün sömürge ülkeleri birer birer sömürgeci ülkelere baş kaldırıyor ve güneşin altındaki yerlerini istiyorlardı. Daha düne kadar sömürge olan bu ülkeler, şimdi, özgürlük, demokrasi, sosyalizm diyorlardı. Diyorlardı ama, "Özgürlük","demokrasi", sınıfsal kavramlardı. Hele "Sosyalizm" işçi sınıfı olmazsa olmaz bir şeydi. Teori öyle demiyor muydu?. Teori "kara kaplı" kitaplardan bir daha tarandı. Ustalar da buraların farklı olduğunu söylemişlerdi. Üretim ilişkileri ve toplumsal yapı farklı, mutlaka incelenmeli demişlerdi. Hatta Engels, Marks'a yazdığı mektupta "merteğe benzeyen elif harfi olmasa işi bir hafta da tamamdı" dediği Arapça'yı bile öğrenmişti. Ama ömrü yetmemişti incelemeyi tamamlamaya. Bu şartlar altında iş 3.enternasyonalin de görevini üstlenmiş olan SBKP'ye düşüyordu. Teorik izah "Kapitalist Olmayan Yol" tezi ile yapıldı. Neydi bu tez. İleride gerektikçe açmak üzere,çok kabaca; "Bu ülkelerin tamamı kapitalizm öncesi üretim ilişkilerini yaşıyorlar, İşçi sınıfı ya hiç yok, yada çok cılız. Bunun için sosyalizm bu ülkelerde olamaz. Onlar Emperyalizme karşı Sovyetler Birliğinden yana olsunlar yeter. Bu süreç içinde Sovyetler Birliği onlara yardım eder, sanayi üretimini geliştirir, nicel olarak doğacak olan işçi sınıfı, sınıf bilincinin oluşmasıyla nitel gelişimini de tamamlayıp iktidarı alabilirdi." Çok kabaca özetlediğim bu tez yıllarca SBKP'nin geliştirdiği bir tez olarak ülke komünist partilerince savunuldu. Ama komünist partileri bu ülkelerin hiçbirinde iktidarda değildi. Onlar Moskova'dan ülkelerinin ancak böyle gelişebileceğini söylüyorlardı. Ülkelerinde örgütlenmeye çalışanları ise ya zindan ya ölüm bekliyordu. Bu politika uğruna Sovyetler Birliği halklarının yarattığı artı değer toplumsal refahın geliştirilmesi yerine bu ülkelere harcandı. Sanayi üretimi az-çok geliştirildi. O oranda işçi sınıfı da nicel olarak doğdu. Ama bir türlü nitel gelişimini tamamlayıp iktidara gelemedi. Bu tez hangi ülkelerde uygulandı? Mısır-Irak-Suriye-Libya-Sudan-G.Yemen-Afganistan bir çırpıda sayabileceklerimiz. Dikkat edilirse, Mısır dışında( Mısır'ın Süreci diğerlerinden daha farklıdır ve daha çok Türkiye ye benzer) halen ABD'nin problem olarak gördüğü ülkelerdir. .Kapitalist olmayan Yol tezinin Sovyetler Birliğine getirdiği (yada götürdüğü) nedir? Düşüncemi en kestirmeden söyleyeyim: Bahsedilen ülkelere yapılan yatırım ve yardımlar, bırakın sosyalist, Kapitalist bir mantık içerisinde bile olsa Sovyetler Birliği halklarının toplumsal refahının yükseltilmesinde kullanılsaydı, herhalde Sovyetler Birliği bu kadar kolay çökmezdi. Komünistlerin iktidara gelemediği bizim gibi ülkelerin devrimcileri de Sovyetler Birliği�nin sosyal emperyalist mi , yoksa revizyonist mi olduğunu tartışmak zorunda kalmazdık. Peki kader miydi bu. Yani SBKP doğru mu söylüyordu? Geri ülkede sosyalizm olamaz mıydı? K. Marks böyle mi söylemişti? "Yozgat'ın köyünde Tenis oynanmadan Sosyalizm hayal" diyen Çetin Altan ve oğulları mı haklıydı. Marksizm çöktü diyenler haklımıydı ?. Ne dersiniz? Var mısınız tartışmaya? Filmi biraz geriye sararak tarihi ve teoriyi ( Marksizmi ) bir daha gözden geçirelim mi?. Büyük Usta, Toplum ve Tarih Bilimci Engels'e göre tarihin en devrimci metali demirdir. Çünkü demirin bulunuşu ile toplumlar tarım aşamasına geçebilmiş, böylece ürün zenginleşmesi nedeniyle sınıfsal ayrışma ve toplum biçimlerinin gelişimi olağanüstü bir hıza ulaşmıştır. Ancak Engels Ustanın, yeterli miktarda bilimsel veri olmamasına rağmen metot gücü ile işaret ettiği bu gerçeklik, ölümünden sonraki arkeolojik bulgularla yadsınmış gibi görünür. Yani sonraki arkeoloji bulguları "Büyük ustayı yalanlar gibidir." Daha doğrusu, Büyük usta Engels Metot Gücü ile doğru tespit etmiştir, "Tarımın keşfi ilkel sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişi hızlandırmıştır. ama dünyada tarım ilk defa demirin keşfi ile batıda değil,tam aksine,(demir ile toprağı eşeleyerek değil.)doğuda, Mezopotamya da bataklık alanları kurutarak yapılmıştır.Ama aynı tarım büyük ustanın belirttiği sınıfsal ayrışmayı doğuda da yapmıştır. Bir farkla: Doğu da tarım kolektif emekle (toprağı kurutmak , Dicle ve Fırat' ın önüne setler çekmek, yani günümüzün seralarına benzer alanlar kurarak tarım yapmak) daha çok toplumsal emeği gerektirirken, batıda demirin keşfinden sonra tarım yapmak nispeten daha dar,bir toplumsal emek gerektirmiştir. Yani batıda, demire sahip olan bir aile, (anne,baba. ve çocuklar) tarım yapabilirken, doğuda, tüm bir aşiret, sülale, yada kavim tarım yapabilmiştir. Tamamen maddesel bu tarihsel süreç ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma sıçrama konağındaki toplumların yönetim mekanizmalarının biçimlenişinde de belirleyici olmuştur. Batı da genel toplum görüşüyle çelişkiye düşen ve toplumdan ayrı düşünen kişi ya da aileler. düşüncelerini, toplum içinde dile getirmekten çekinmemişlerdir. Çünkü, toplumla en fazla ters düştükleri, dışlandıkları aşamada bile sahip oldukları demir ile tarımsal faaliyette bulunabilirler, hayatlarını idame ettirebilir pozisyondadırlar. Doğuda ise; genel toplum görüşüyle çelişkiye düşen ve toplumun genelinden ayrı düşen yada ayrı düşünen bir kişi yada ailenin böyle bir şansı yoktur. Ya toplum tarafından genel görüş doğrultusunda ikna edilmeleri, yada toplum dışına atılmaları gerekmektedir. Eğer düşünce ve davranışlarında direnirlerse, toplumsal emeği gerektiren tarımı yapamayacakları için, zenginliklerden mahrum edilmeleri, direnişlerinin devamında ise toplum dışına itilerek yaşama hakkından mahrum edilmeleri kaçınılmaz sondur. İşte bu tarihsel süreç batıda,toplum içinde düşündüğünü söyleyebilen kişi ve aileler yaratırken doğuda ise toplumdan ayrı şeyler söylememeye azami dikkat gösteren tipler yaratmıştır. Dolayısıyla da "Doğu" ve "Batı" toplumlarının yönetimsel mekanizmaları farklılaşmıştır. Batıda, kişi veya toplulukların (topluluk: aile, sülale, kavım veya ırk) en geniş konsensüsü aranır,bunun mekanizma ve kuralları sonuna kadar zorlanırken, doğuda kişi ve topluluklar arası tartışmalar, ikna oluyor musun ,yoksa toplum dışına atalım mı? dayatmasının mekanizmalarını yaratmıştır. Toplum dışına atılmak, yani yaşam hakkından mahrum olmak istemeyen bireysel ,yada topluluksal iradeler ise her zaman ikna olmanın(!) bir yolunu bulmakta zorlanmamışlardır. Bu nedenle yönetimsel demokrasinin doğudaki ve batıdaki anlamı, tarihsel olarak hep farklı olmuştur. Antik tarihin armağanı olan bu farklılığı günümüzde de kolaylıkla gözlemleyebiliriz. En basit toplumsal örgütlülüğümüzden, en üst düzey örgütlülük olması gereken siyasi parti örgütlülüğümüze kadar gözlemleme yapılabilir. Her türlü örgütlülükte; Batıda, düşündüğün, bildiğin, ürettiğin kadar konuş kuralı geçerli iken, doğuda ise gücün, yani kaç kişi adına konuştuğun önem kazanır. Doğuda örgüt, ister dernek, ister meslek örgütü, isterse de siyasi parti olsun bu gerçeklik değişmez. Herhangi bir şekilde örgüt yönetimine gelen kişinin ilk yaptığı iş kendi ekibini kurmak olur. Ama bu ekip hiçbir zaman, farklı enstrümanları kullanıp tek bir ses çıkaran bir orkestra olmaz. Ekip her zaman liderinin dediklerini kabul eden kişilerden oluşturulur. Aksi söz söyleyenler ise "ekip adamı değil" denilerek hemen toplum dışı bırakılır. Ekip içinde kalanlar ise liderlik sırasının kendilerine gelmesini beklemeye başlarlar. Zamanın geldiğine inandıklarında ise ilk yaptıkları, kendilerinin de aynı sorumluluğu paylaştıklarını unutup eski liderlerini eleştirmek, ve geçmişi yok sayıp yeni bir milat başlatmak olur. Sonrası mı? Bizde milatlar hiç bitmez. Her milat ta kırgınlar,küskünler, birbirini hain ilan eden örgütçükler yaratır. Bir araya gelemeyen, yeteri kadar örgütçük oluşunca da iktidar tümüyle kaybedilir. Nasıl mı? Zaten kendi iç çekişmeleri ile yıkılmak üzere olan örgütlenme, benzer süreçleri henüz yaşamamış bir örgütlenme tarafından yıkılıverir. Yıkan Örgütlenmenin toplum dışından mı yoksa toplum içinden mi olduğunun pek fazla önemi yoktur. Tarih "tekerrür" etmiştir, yeni örgütlenme de aynı süreçleri yaşayacaktır. Nedir bu "tekerrür" edercesine yaşanılan süreç? Yıkılanın yerine ne yapılacak, nasıl yapılacak? Yıkanın, savaşmaktan, neyin nasıl yapılacağını düşünmeye vakti olmamıştır. Onu, yanındaki okur-yazar takımına yani sivillere havale eder. Eğer yıkan örgütlenmede herkes savaşçı ve bu tür bir ayrım yok ise, yıktığı toplumun sivillerinden akıl sorar. Sivillerde büyük bir iştahla işe koyulurlar, sivillerin yaptıkları işlere arada bir biz bunu istemiyorduk diye müdahale eden askerlere önceleri "emredersiniz" diye başlayan süreç giderek "siz anlamazsınız, oturun oturduğunuz yerde" ye vardırılır. Yeni toplumda iç çekişmelerle bozulmaya başlamıştır. Kendisini yıkacak yada aşı etkisi ile diriltecek "gücü-örgütlenmeyi" beklemeye başlar. Toplumsal dönüşüm dinamiklerini özetleyerek ve çok kabaca şematize etmeye çalıştığım "doğu toplumları" Sovyetler Birliği tarafından "Kapitalist Olmayan Yol" tezi ile bir türlü sosyalizme atlatılamamış iken, artık tek kutup olan ABD tarafından Kapitalizme atlatılabilecek midir? Hemen herkesin kabul ettiği gibi ABD yerküremize kendince "çeki-düzen verme" hareketine Irak'tan, yani Ortadoğu denilen coğrafyadan başladı. Neden Ortadoğu? İki nedenle: Birinci ve asıl olan neden PETROL. Bunu, ilkokula yeni başlayan bebeler bile biliyor artık, İkinci neden ise ABD'nin kendi söylemi içerisinde baş düşman ilan ettiği terörizmin kaynağının hep Ortadoğu olması. Bu neden? Bir türlü çözülemeyen Filistin ve Kürt sorunundan. Tarih boyunca gelgeç denemeler dışında devletleşememiş dolayısıyla da ''yerleşik düzene" geçememiş Filistin ve Kürt halkları bölge için "Çıban başı" olmaya devam etmektedirler. Sorun buysa, çözüm yolu bellidir. Her iki halka da devlet kurma hakkı tanınmalıdır. ABD'de bunu yapmaya çalışıyor. Ama ABD Sovyetler Birliği'nin aksine tarihten kendince ders çıkarmışa benziyor. Filistin ve Kürt meselesinin çözümünü, yıllarca savaşmış olan örgütlenmeleri, ya ortadan kaldırarak yada askeri kanatlarını devre dışı bırakarak sivillere devrediyor. Filistin Halkının Mücadele önderi Yaser Arafat�ın ölümünden sonra, yerine askeri kanattan birini değil sivil kanattan birini getirerek işe koyuldu. İlk meyvelerini de toplamaya başladı. Şaron'un çiftliğinde barış çubukları tüttürülüyor artık. Devamını getirebilecek mi? Göreceğiz. ABD aynı çözüm biçimini Kürtlere de öneriyor. Nasıl mı? Biraz geriye dönelim. 2.Dünya savaşı sonrası kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti, Yalta Konferansı ile oluşan dengeler neticesinde Sovyetler Birliğinin desteğinden mahrum kalınca üzerine yürüyen İran ordusu karşısında direnemeyip yenilirken, Mahabat Kürt Cumhuriyeti'nin Genel Kurmay Başkanı olan Molla Mustafa Barzani aşireti ile birlikte savaşarak Sovyetler Birliğine sığınıyordu. Sovyetler Birliği, Molla Mustafa Barzani'yi Moskova'da misafir olarak ağırlarken aşiret mensuplarını da Kolhoz ve Solhozlarda çalıştırıyordu. Yine Marksizmin kaba maddeci yorumu. Sosyalist Üretim ilişkileri içinde yaşayan insanlar zamanla sosyalist olacaklardı. Oldular mı? Molla Mustafa Barzani, yıllar sonra "topraklarımıza dönüyoruz" dediğinde, bir kişi bile Sovyetler Birliği'nde kalmadı, topraklarına, eski düzenlerine döndüler. O zamanın konjöktürü içerisinde Irak'ın yeni Baasçı iktidarının hangi kutuptan yana tavır koyacağı önemliydi.Kavga bunun üzerinde kopuyordu. Bu ortamda "demokrasi" iki kutbunda umurunda değildi. Kürtlere uygulanan jenoside varan baskı ve şiddet göz ardı edildi. Önceleri Sovyetler Birliğinden yana tavır koyan Irak'a karşı ABD Irak Kürtlerini ve Şah Rıza Pehlevi yönetimindeki İran'ı destekledi. Şah Rıza Pehlevi Yönetiminin Kasım Lo önderliğinde Mücadele eden İran Kürtlerini ezmesine ise ses çıkartmadı. İran'daki Şah Rıza Pehlevi yönetiminin, ülke içerisindeki tarihsel etkinliğini bir türlü kıramadığı Şii esnaf örgütlenmesi, Mollalar yönetiminde, (Petrol Bölgelerindeki yoğun işçi örgütlenmesine sahip olan Komünist Partisi TUDEH in de desteği ile) iktidarı alarak İran İslam Cumhuriyetini ilan etti. Mollalar Yönetimi ilk iş olarak, iktidarı alıp "Demokratik devrime önderlik etmek" tarihsel misyonunu unutup kendilerine destek veren Komünist TUDEH Partisine hak ettiği acı dersi verdikten sonra ABD'yi "En Büyük Şeytan ve Baş Düşman" ilan etti. ABD'de, tarih boyunca İslamiyet'te iktidar yerine hep muhalefet olmuş olan Şiiliğin İslam dünyasında kendisine karşı isyan fırtınası yaratmasını hiç istemiyordu. Roller değiştirildi. Mollalar Yönetimine Karşı İran Kürtleri desteklendi. Saddam yönetimindeki Irak, İran'a karşı kışkırtıldı. Saddam'a her türlü silah ve para desteği verildi. Saddam ne yaptı. İlk iş olarak Kürt sorununu herkesin çok iyi bildiği yöntemlerle çözmeye çalıştı. Irak-İran savaşı sonuç getirmedi. Eski sınırlara dönüldü. İran Molla yönetimi yıkılmak bir yana daha da güçlenmişti, bölge üzerindeki etkisi de artmaya başlamıştı. Bu arada Sovyetler Birliği' de bilinen süreç sonrasında dağıldı. Saddam yönetimindeki Baasçı Irak yönetiminin Kuveyt'e saldırması, ABD'ye istediği fırsatı vermiş oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile köpeksiz kalan köyde değneksiz gezme rolüne soyunabilirdi. Ortadoğu'ya çeki düzen vermenin tam zamanıydı. Ortadoğu'nun coğrafyası yeniden çizilmeliydi. İlk deneme 1.Körfez savaşıyla yapıldı. Saddam Kuveyt'ten çıkarılarak ABD'ye bağımlı Petrol zengini Arap Ülkeleri garantiye alındı. ABD bölgeye fiilen yerleşti. Daha fazlası için gerekli ortam süreç içerisinde sağlanacaktı. Saddam'ın devrilme zamanı henüz gelmemişti. İktidarda kalan Saddam'ın Şiilere uyguladığı katliama ses çıkarılmayarak Şiiler yedeklenmiş oldu. Kuzeyde Saddam'ın Kürt bölgesine müdahalesi yasaklanarak, Emperyalist metropollerde yetiştirilmiş olan Talabani ve Barzani ile Kürtler yedeklenmeye çalışıldı. Ama Kürtler konusunda problem vardı. Kürtler konusunda atılacak her adımın dört ülkeyi (Türkiye-İran-Irak-Suriye) birden ilgilendirmesi bir yana, Kürtlerin çoğunluğunun yaşadığı Türkiye'deki Kürtler yaklaşık 60 yıl sonra Abdullah Öcalan önderliğinde tekrar isyan etmişlerdi. Türkiye'de örgütlenmek bir yana başta Irak olmak üzere İran ve Suriye Kürtleri arasında da örgütlüydüler. Söylemlerinde de "Sosyalizm" diyorlardı. Saddam�ın girmesinin yasaklandığı Irak Kürt bölgesinde Talabani ile Barzani kendi aralarında güç savaşı başlatınca, Abdullah Öcalan önderliğindeki PKK örgütlenmesi her ikisini de aşarak Irak Kürtlerini de örgütlemişti. Irak Kürt bölgesinde egemenliklerinin kaybolduğunu gören Talabani ve Barzani birleşerek PKK'ya saldırdığında ise onları yok olmaktan, "PKK'ya karşı sınır ötesi operasyon" yapan Türk Ordusu kurtarmıştı. Bu hengame içerisinde ABD bölgede görev yapan binlerce CİA ajanını ölüm tehlikesinden kurtarmak için uçaklarla kaçırmak zorunda kalmıştı. Abdullah Öcalan ve PKK çok oluyordu. Abdullah Öcalan Türkiye'ye teslim edildi. Bir taşla iki kuş vurulmuştu. Hem ABD'ye İsrail misali bağlı olacak olan Kürdistan Devletinin önündeki "Deve dikeni" yoldan temizlenmişti, hem de Kürdistan Devletine en çok karşı çıkacak olan Türkiye'nin eli kolu bağlanmıştı. Barzani ve Talabani'ye Diplomatik Pasaport veren, Para ve Silah desteği yapan Türkiye değilmiydi. Şimdi ses çıkaramazdı. Türkiye'ye Teslim edilen Abdullah Öcalan ne yaptı? Kapatıldığı İmralı adasında oturdu kitap yazdı. Kitaplarında çocukluğundan başlayarak kendi ve yaklaşık yirmi yıllık PKK hareketinin özeleştirisini yaptı. Emperyalist Kültür odaklarının çarpıtmaya çalıştığı Kürt Halkının tarihsel yerini ve gelişimini açıklamaya ve yerli yerine oturtmaya çalıştı. Bu çalışmalarının sonucunda da "Demokratik Toplum Hareketi" tezini ortaya attı. "Demokratik Toplum Hareketi" tezi ABD'nin Ortadoğu Projesini dinamitleyebilecek mi? Göreceğiz. |