|
27 Haziran 1964 Cuma,
Saat 03.30,
Ankara Merkez Cezaevi’nin avlusu,
Karanlık gecenin sinsi sessizliğini, kendinden emin ve korkusuz bir ses böldü;
“Ölüme seve seve gidiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum ancak sizin adaletinize de inanmıyorum. Siz, aldığı emirleri uygulayan insanlarsınız. Ben sapına kadar ihtilalci olduğum için benden korkanların verdiği emirlere uyarak bu karar çıkartıldı. İşte sizin adaletiniz budur. Hayıflanmıyorum, korkmuyorum ama sizin gibi uşakların adaletsizliğini haykırıyorum.” (*)
Ve bir yıldız, dörtnala koşan bir atın üstünde gökyüzüne kaydı; ardında şerefini, cesaretini ve yüce değerlerini bırakarak, ışıklar içindeki yerini aldı.
O yıldız, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin adsız kahramanlarından biri olan Binbaşı Fethi Gürcan’dı…
Halk Çocukları
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 6 Temmuz 1960 ve 10 Temmuz 1960 tarihlerinde Milli Birlik Komitesi’ne sunulmak üzere yazdığı “Birinci ve İkinci Açık Mektup”larda şu değerlendirmelere yer vermişti;
“ Yerli irticaı temsil eden bir avuç (tefeci-bezirgân), kapitülasyonlar mekanizmasıyla yabancı sermayenin gizli, açık soygununa ortak çıkmayı ar değil kâr saydıkça, milletin bütününe bağlı olan Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek, milli kurtuluşa yol açtı. Bizde, irtica oligarşisi ne zaman yabancı hayranlığına teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkılâptan yana geçti. Çünkü, milletimizin ayakta kalan (bilinçli ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi. Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya, Cemal Gürsel Paşa’ya kadar; Rusçuk yaranından Milli Kurtuluş Komitesi’ne kadar, ileri gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın güttüğü ordu oldu.” (1)
“ Türkiye halkı asırlardan beri bağımsız egemenlik bilinci ile yaşamış, İmparatorluğun her bucağında elde silah ülke bütünlüğünü korumak için dövüşmeye alışmış bir yığındır. Siyaset, arada maceraperestlerin eline düşse bile, ordu kadrosunun çoğunluğu, aile bütçesi ile okuyamayacak kimselerin, biricik geniş yatılı okul olan askeri okullara vermek zorunda kaldığı halk çocuklarıdır. Tarihimizde hemen her askeri isyan, halkın gizli, açık sempatisinden kuvvet almıştır. Yeniçeri isyanları bile, fetvalarla kendilerini meşrulaştırmışlardır. “Seyfiye” ile “İlmiye” (Ordu ile Üniversite) bütün Osmanlı “darbe-i hükümet”lerinde tesadüfen bir araya gelmiş değildirler. Her iki zümre de “ulufeci” (ücretle çalışır) durumunda idiler. “Mülkiye” (idare amirleri) ve “kalemiye” (maliyeciler) gibi milleti soymakta tefeci-bezirgânlarla iş ve menfaat birliği halinde değillerdi. Onun için askerlerin yararları ve ülküleri son duruşmada halkınkilerle birleşebiliyordu.” (2)
Binbaşı Fethi Gürcan;
Mahkemedeki savunmasında; “ Türkiye politikasını yönetenler, parlamentosu ile ve hükümeti ile halka ve gerçek halk hâkimiyetine karşıdırlar” deyip; “ Bizim harekâtımızın meşruluğu, onların hareketlerinin gayri meşruluğundan doğmuştur” diye haykıran, kendi yararlarını halkın yararlarıyla birleştirerek, kendini onların mutluluğuna adamış bir halk çocuğu.
27 Mayıs İhtilali’ni amacından saptırmak isteyen egemen güçlere, onların maşalarına ve sözde liderlere meydan okuyan, her şeye ve herkese rağmen mücadelesini kararlılıkla sürdüren yiğit devrimci bir subay.
27 Mayıs 1960’da koca süvari alayını ele geçirip onları ihtilale sokan, 22 Şubat 1962’de, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın toplantı halinde oldukları Çankaya Köşkü’nü kuşatan, 21 Mayıs 1963’te hem süvari grubunu hem de Harp Okulu’nu harekete geçiren cesur yürek.
Tarihimiz onca sahte kahramanlar yaratmışken, onun ve arkadaşlarının adları neden bugüne kadar hep gizlenmeye çalışıldı?
Devrim Tarihimizde, herkesten çok hak ettiği yeri neden al(a)madı?
Yaşayarak gördüğü acı gerçekler, yapmak isteyip de yapamadıkları neden daha tarih sayfalarına yazılmadan, hafızalardan silinmeye çalışıldı?
Neden unutulmak, unutturulmak istendi?
“Türk Halkı’nın kaderi, tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir” diyerek kararlı adımlarla yürüdüğü; aldatanları, aldatılanların ve halkın gözleri önüne sereceğinden korkulduğu için mi?
Yoksa ağa babalarının kuklalarını değiştirmek suretiyle, bıkıp usanmadan oynattıkları kirli oyunlar ortaya çıkmasın diye mi?
Şair Hasan Hüseyin’in “Haziran’da Ölmek Zor” da dediği gibi;
“asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun! ”
Gün, bu sorulara cevap bulman günü;
Zaman, bugüne kadar bizlerden sır gibi saklanan Binbaşı Fethi Gürcan ve devrimci dostlarının yaşadıklarını anlama, anlatma ve yarım kalmışları tamamlama zamanıdır.
Fethi Gürcan’ın Savunması’ndan (*)
“Burada efsaneleri, devrini tamamlamış sloganları ve tükenmiş kişileri bir yana bırakıp gerçeğe inmenin yeri ve tarihi zamanıdır.
İşte biz ulusal iradenin gerçekten tecellisi için ona engel olan politik, ekonomik ve sosyal münasebetleri ulusun çoğunluğu lehine ortadan kaldırmak istiyorduk.
Bu münasebet yarın mutlaka koparılacaktır. Bu koparmayı kimlerin aracılığıyla yapacaktık? Kafasıyla yeni nesil Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği, aslında halkın mutluluğunu sağlamayı tavsiye ettiği gençlik ile yapacaktık. Daha doğrusu onlar yapacaktı. Bu şüphesiz dar anlamıyla gençlik değil, yurdun her yanında, her kesiminde düşüncesiyle ve yapıcılığıyla devrimci olan zinde güçtür”
“ Ölümün karşısında ve tanrı ile adaletin huzurunda bulunduğum şu anda, Atatürk’e övgüler yazmak için kaleme sarılan şair kadar vicdanım rahat. Uğruna can verecek adamlar bulunduğuna göre, davamızın daha güçlü olarak yaşayacağına inanıyorum.
Ve diyorum ki Atatürk ölmüştür ama var olmakta devam ediyor. Şimdi ben de öleceğim ama Atatürk ilkeleri, ölümümle çok daha yüce bir değer kazanacak”
Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Kuvayimilliyeciliğimiz ve II. Kuvayimilliyeciliğimiz / Sosyal İnsan Yayınları / s.58-59 A.g.e. / s.102 (*) Öner Gürcan / Ben İhtilalciyim / Süvari Yayınları
|