|
Geçen yazıda tarihsel olarak devletin başlangıcı, gelişimi ve tarifi anlatıldı. Bu yazımızda ise özellikle Avrupa’daki işçi kalkışları ve devrimleri sonucu aldığı son ve nihai durum ele alındı
Devlet ve Devrim 1848-1851 Yıllarının Deneyimi
1-Devrimin Arifesi
Olgunluk dönemine ulaşmış Marksizmin ilk yapıtları “ Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto’da 1848 Devrimi’nin hemen arifesine rastlar. Marksizmin temellerinin yanı sıra somut devrimci durumun 1848-1851 yıllarının deneyimlerinin sonuçlarını bulduğumuz bu yapıtlardan bir alıntıyla konuyu açıklarsak; “ Emekçi sınıf –diye yazıyor Marx ‘Felsefenin Sefaletin’nde- gelişmenin seyri içinde eski burjuva toplumun yerine sınıfları ve onların karşıtlığını dışlayan bir birlik koyacaktır, ve asıl anlamıyla politik iktidar diye bir şey kalmayacaktır, çünkü tam da politik burjuva toplamu içinde sınıfsal karşıtlığının resmi ifadesidir.”
Sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra devletin yok oluşu üzerine düşüncesi Kasım 1847’de Marx ve Engels tarafında Komünist Manifesto’da ; “ Proletaryanın gelişiminin en genel aşamalarını belirtirken, mevcut toplum içindeki az çok üstü örtülü iç savaşı, bu savaşın açık devrime dönüştüğü ve burjuvazinin şiddet yoluyla yıkılarak proletaryanın egemenliğini kurduğu noktaya kadar izledik…
İşçi devriminde ilk adımın proletaryayı egemen sınıf durumuna yükseltmek, demokrasiyi elde etmek olduğunu yukarıda gördük.
Proletarya, politik egemenliğini, burjuvazinin elinden tüm sermayeyi ardı ardına koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin elinde,yani egemen sınıf olarak, örgütlenmiş proletaryanın elinde toplamak ve üretim güçlerinin miktarını mümkün olduğunca çabuk çoğaltmak için kullanılacaktır.”
Bu alıntı da Marksizmin devlet sorununda en anlamlı ve en önemli düşüncelerinden birinin, yani “proletarya diktatörlüğü” ( Marx ve Engels Paris Komünü’nden sonra kendilerini böyle ifade etmeye başladılar) düşüncesinin formülasyonunu , Marksizmin unutulmuş sözleri arasında yer alır.
“Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya.”
Bu devlet tanımı resmi sosyal-demokrat partilerin egemen propaganda ve ajitasyon yazınında sadece hiçbir zaman yorumlanmamakla kalmamıştır. Dahası. Doğundan doğruya unutulmuştur, çünkü reformizmle kesinlikle bağdaştırılamaz, çünkü ‘demokrasinin barışçıl gelişimi’ne dair mutat oportünist önyargılar ve küçük- burjuva hayalleri yerle bir eder.
Reformizmle kesinlikle bağdaşmayan bu düşünce “demokrasinin barışçıl hayallerini yerle bir eder.
Devlet, özle bir iktidar örgütüdür, herhangi bir sınıfı bastırmak üzere şiddet örgütüdür.
Sömürücü sınıfların politik egemenliği sömürüyü sürdürmek için, yani halkın ezici çoğunluğuna karşı bir avuç azınlığın bencil çıkarları için gereksinimi vardır. Sömürülen tamamen ortadan kaldırılması için, yani halkın ezici çoğunluğunun tamamen bir avuç azınlık olan modern kölecileri yani toprak beyleri ve kapitalistlere karşı gereksinimi vardır.
Küçük burjuva demokratları, sınıf mücadelesinin yerine sınıfların uyumuna dair düşleri koyan bu sözde sosyalistler, sosyalizm dönüşümü de düşçü bir biçimde tasarlıyorlardı; sömüren sınıfın egemenliğinin yıkılması olarak değil, azınlığın, görevlerini bilincine varmış çoğunluğa barışçıl biçimde boyun eğmesi olarak tasarlıyorlardı. Sınıflar üstü bir devletin kabülüyle kopmaz biçimde bağlı bu küçük- burjuva ütopya,pratikte emekçi sınıfların çıkarlarına ihanete götürdü. Örnekleri 1848-1871 Fransız Devrimi Louis Blanc gerçekte küçük-burjuva demokratlarından başka bir şey olamayan sözde sosyalistlerin emekçi sınıfların başka bir şey olmayan sözde sosyalistlerin emekçi sınıfların çıkarlarına ihanetlerinin en iyi örneğini 1848 ve 1871 yıllarında Fransa’da ‘Louis Balnc politikası’ sunmuştur. “Fransız sosyalisti Louis Blanc- diye yazıyor Lenin 1917 yılında- 1848 Devrimi’nde sınıf mücadelesi bakış açısını, sözde sosyalist lafların maskesi altında gerçekte sadece burjuvazinin proletarya üzerindeki etkisinin pekişmesine hizmet eden küçük-burjuva hayaller bakış açısıyla değiştirmekle kötü bir üne ulaşmıştır.Louis Blanc burjuvazinin yardımını bekliyor, burjuvazinin ‘emeğin örgütlenmesi’ –belirsiz kavramın ‘sosyalist’ eğilimleri ifade etmesi isteniyordu- işinde işçilere yardım edebileceğini umuyor ve böyle bir umut yaratıyordu. “
Louis Blanc devletin sınıfsal karakterini kavramamıştı ve proletaryanın, iktidar için devrimci sınıfsal karakterini kavramamıştı ve proletaryanın, iktidar için devrimci mücadelesinin zorunluluğunu inkar ediyordu. Onun ‘sosyalizm’i işçi sınıfının demokratik devletin yardımıyla, burjuvazinin ve onun sermayesinin yardımıyla ve bütün sanayi kollarında toplumsal işliklerin örgütlenmesiyle, tamamen barışçıl biçimde, herhangi bir devrimci mücadele olmaksızın, kapitalist ‘rekabet sistemi’nin yerini sosyalist birlik sisteminin alabileceğine ilişkin düşlerden ibaretti. 1848 Şubat Devrimi’nde sonra burjuva geçici hükümete katılan Louis Blanc, başkanlığına kendisinin atandığı, işçilerin durumunu inceleyecek bir komisyon ( Louxemburg Komisyonu) oluşturulmasını kabul ettirdi. Blanc ve yandaşları bu komisyonda, burjuvazi işçi sınıfını yok etmek için donanırken ve amaçlarını, Parisli işçilerin 1848’deki Temmuz ayaklanmasını acımasızca ezerek gerçekleştirirken, işçileri, ‘emeğin örgütlenmesi’ ve ‘toplumsal ilişkiler’ üzerine sonsuz gevezeliklerle devrimci mücadele yolundan çevirmekten ibaret olan burjuvazinin verdiği rolü özenle oynadılar.
Daha sonraları, Paris Komünü’nün ilan edildiği 1871 yılında Louis Blanc Versailles’da, Komün’ün celladı Thiers hükümetinde kaldı. Burjuvazi devrimci Paris’in ezilmesini organize ederken, Louis Blanc burjuvaziyle proletarya arasında çıkar birliğini vaaz etti ve böylece, burjuvazinin Paris komünarlarına karşı giriştiği katliamda ‘tüm Fransız halkına’ dayanmasına yardımcı oldu.
19 yy. sonunda ve 20 yy. basında İngiltere, Fransa, İtalya ve diğer ülkelerde burjuva hükümetlere “sosyalistlerin” katılımı burada sosyalistlerin burjuva hükümetlerine katılmalarını savunan II. Enternasyonal oportünistlerinin ‘hükümetçiliği’ kastediliyor. İlk olarak Fransız sosyalisti Milerand, 1899’da monarşist harekete karşı cumhuriyeti savunmanın gerekli olduğu bahanesiyle, Paris Komünü’nün ünlü cellâdı General Gallifet’le birlikte hükümete girdi.
Sosyalistlerin burjuva hükümetlerine katılıp katılamayacakları sorunu, 1900 yılında Paris’te yapılan V. Uluslar arası Sosyalistler Kongresi’nde tartışıldı. Fransız sosyalistlerinin sol kanadının temsilcisi Guesde “sosyalist eğilmez bir muhalefet içinde kalmak zorunda oldukları burjuva hükümetlerine sosyalistlerin her türlü katlımın” yasaklayan bir karar tasarısı sundu. Bu kararı ancak delegelerin küçük bir azınlığı destekledi. Kongre Kautsky’nin elastiki merkezci karar taslağını kabul etti: “ Tek başına bir sosyalistin burjuva hükümete girmesi, politik iktidarın ele geçirilmesinin normal başlangıcı olarak değil, sadece zorunlu bir durumda geçici ve istisnai bir çare olarak görülmelidir. (1900 ‘Paris Uluslar arası Sosyalistler Kongresi’ ) Münferit bir durumda böyle bir zorunluluğun olup olmadığı bir ilke sorunu değil, bir taktik sorunuydu. Karar taslağı, tek tek sosyalistlerin bir burjuva hükümete katılımını Parti’nin onay ve denetimine bağlı kılıyordu. Böylece bir sosyalistin burjuva hükümete katılımı, partinin onayı olmadan hükümete katılmış olan Millerand’ın girişimi resmen mahkum edilmiş olsa da, aslında Kongrenin sınırlı onayını almış ve savunulmuştu.
Millerand olayında sonra başka ülkelerde de sosyalistlerin burjuva hükümetlerine katılması gündeme geldi. Bu görüntü, batı Avrupa’nın bütün sosyalist partilerinin çoğunluğunun sosyal-şovenist oldukları emperyalist savaş sırasında bir salgın niteliğini aldı. 1900 yılında sosyalistlerin burjuva hükümetlerine katılmalarına karşı çıkmış olan Guesde de Fransız burjuvazisinin hükümetinin bakanı olmuştu. Günümüzde ‘sosyalistler’in (sosyal-faşistlerin) burjuva hükümetlerine katılması bir sisteme dönüşmüş ve sosyal-faşistlerin devrimci proletaryaya karşı mücadelesinde burjuvaziye sundukları hizmetin bir biçimi haline gelmiştir.
Marx tüm ömrü boyunca, şimdi Rusya’da Sosyal-Devrimci ve Menşevik partiler tarafından yeniden canlandırılan bu küçük-burjuva sosyalizmine karşı mücadele etti. Marx sınıf mücadelesi öğretisini tutarlılıkla politik iktidar öğretisine, devlet öğretisine kadar geliştirdi.
Burjuvazinin egemenliğini devirmek sadece, ekonomik varlık koşuları onu bu devirişe hazırlayan, ona bunu gerçekleştirme olanak ve gücü veren özel bir sınıf olarak proletarya tarafından mümkündür. Burjuvazi köylülüğü ve tüm küçük- burjuva katmanları parçalayıp un ufak ederken, proletaryayı bir araya getirir, birleştirir ve örgütler. Yalnızca proletarya – büyük üretimdeki ekonomik rolü sonucu- gerici burjuvazi tarafından çoğu kez proleterlerden daha az değil, bilakis daha çok sömürülen köleleştirilen ve ezilen fakat kurtuluşları uğruna bağımsız mücadele yeteneğine sahip olmayan tüm emekçi ve sömürülen kitlelerin önderi olma yeteneğine sahiptir. (12)
2 – Devrimin Sonuçları
Tarihsel olarak olayı anlatırsak: Fransa’da devrimi, iktidarı burjuvazinin liberal-cumhuriyetçi kesiminin eline verdi. Ne var ki, işçi sınıfının o zamanlar ilk kez kendi sınıf taleplerini ileri sürmesi bu devrim için karakteristiktir. Bu, işçi sınıfının olağanüstü büyüdüğünün belirtisiydi ve burjuvaziye, egemenliğini tehdit eden doğrudan bir tehlikenin belirtisi olarak hizmet etmekteydi, o nedenle liberal burjuvazinin hükümeti, devrimci işçi sınıfının hesabını görmeyi doğrudan doğruya esas görevi olarak görmekteydi. Bu amacını burjuva hükümetine karşı işçi sınıfının iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan ayaklanması bastırıldığında Haziran katliamının gerçekleştirdi. Haziran katliamının ardından işçilerin kabaran öfkesi burjuvaziye, burjuva düzeni için doğurdan tehlikenin kesinlikle ortadan kaldırılmadığını göstermişti. O nedenle bütün burjuva partilerini, ortak çıkarlar uğruna, işçi hareketinin ezilmesi ve burjuva düzenin sağlamlaştırılması uğruna bir ‘düzen partisi’nde bir birleşik blokta birleştirmek kolay oldu. İşçi sınıfının ayaklanmasından korkan bütün eğilimlerin burjuvazisi güçlü bir hükümet ‘düzeni’ örgütleyeceklerden oluşan bir hükümet kurmaya çalışıyordu. Bu işte, sağlam bir kapitalist düzenden çıkarı olan köyün büyük köylü kesimi ona sağlam bir dayanak olmaktaydı. Burjuvaziyi, demagoji yoluyla özel mülkiyetin işçi devrimi tarafından ortadan kaldırılması tehdidinden korkan kent küçük-burjuvazisinin önemli bir bölümünü de yanına çekmişti. Bu koşullar altında burjuvazi önce karşı devrimci önlemlerini genel bir oylamayla maskeleyebilmiş ve böylece sanki ‘bütün halkın iradesi’ni dile getiriyormuş görüntüsün yaratabilmişti. Kısa zaman içinde parlamenter cumhuriyet, başında bir başkanın bulunduğu- I. Napeloen’un yeğeni Louis Bonaparte başkanlığa seçilmişti- devlet iktidarının yeni biçimini oluşturdu.
Ayrıca Bonaparte o kentlerde büyük-burjuvazi, köylerde büyük köylülerle birlikte, Bonaparte o kentlerde büyük-burjuvazi, köylerde büyük köylülerle birlikte, Bonaparte hükümetinde burjuvaziye ve burjuva hükümetine karşı korunma ve destek bulma yönündeki aldatıcı umuda kapılmış olan küçük köylülüğün çoğunluğu da oy vermişti: “ Napoleon –diye yazıyor Marx- bir kişi değil bir programdı. Bayraklarla, ellerinde çalgılarla ve şöyle bağırarak seçim yerlerine geliyorlardı: Artık vergi yok, kahrolsun zenginler, kahrolsun cumhuriyet. Yaşasın kral! Kralın arkasında köylü savaşı gizlenmekteydi. Oylarıyla düşürdükleri cumhuriyet zenginlerin cumhuriyetiydi. ( Marx, Seçme Yazılar cilt. II, s.242)
Bu zamanlar ‘devrimci köylüler değil, tutucu köylüleri’ , toplumsal varlık koşulu olan toprak parçasının dışına çıkmak için zorlayan değil, daha çok bunu pekiştirmek isteyen köylüyü, kendi gücüyle kentlerle birleşerek eski düzeni yıkmak değil, terinse kendisine bu eski düzenin içine körü körüne kapanarak, toprak parçasıyla birlikte krallık hayaleti tarafından kurtarılmış ve imtiyazlı kılınmış görmek isteyen kır halkı’nı temsil eden köylülüğün çoğunluk kesimiydi. (Karl Marx aynı yerde s.427) Louis Bonaparte ‘ın başkan seçilmesi monarşinin kurulması yönünde ilk adımı oluşturuyordu.: Büyük burjuvazinin yararına, işçi sınıfının ezilmesi, işçi sınıfı ve ayaklanmalara katılan köylülüğün devrimci kesimine karşı sınıf terörü uygulamak için ‘güçlü el’ iktidarını her geçen gün daha da sağlamlaştırmak gerekiyordu. Başkanlık seçimlerinde burjuvazinin adamı olan Louis Bonaparte , 2 Aralık 1851’de, orduya dayanarak ve bizzat burjuvazinin onayıyla bir darbe sahneye koymuş, ulusal Meclisi feshetmiş ve başkanlığı kendisi için 10 yıl güvence altına almıştı. Darbeden sonra Napoleon işçi sınıfının hedefleyen açık bir sınıf terörünün egemenliği altında kendisini imparator III.Napoloen olarak ilan ettirdi. Böylece Fransa’da Eylül 1870’e kadar sürecek ikinci imparatorluk kurulmuş oldu.
VIII.Ludwing ve X. Karl’ın meşruti monarşileri Fransa’da 1815’ten 1830’a kadar sürdü. Fransa’da I.Napoleon’un devrilmesinden sonra, Avrupa’nın gerici hükümetlerinin doğrudan desteğiyle, 18.yüzyılın sonlarındaki devrimle ülkerden kovulmuş olan soylu büyük toprak sahipleri yeniden iktidara geldiler ve onlarla birlikte eski Bourbon Hanedanlığı da ülkeye geldi. Bu bir beyaz terör çağı, 1789-1794 devriminin getirdiği değişikliklerin tasfiyesi dönemiydi. Meşruti monarşi, restorasyon yıllarında devrimin temel sosyal ve ekonomik dönüşümlerini geriye döndürememişti; ne kırda serfliği , ne de kentlerde lonca düzenini yeniden kurabilmişti. Ne var ki bu monarşinin politikası , 1789 devrimiyle 1794’e kadar yıkılmış olan toprak sahiplerinin çıkarlarına tabiydi. ( Örneğin toprak sahiplerine devrim nedeniyle uğradıkları zararlara karşılık bir milyar Frank ödenmişti) Bu yılarda burjuvazinin üst kesimi, elit tabakasına da belirli koşullar altında iktidara gelme izni verilmişti. Yukarıdan ‘bahşedilen’ anayasa ve ulusal sanayinin teşvik edilmesi meşruti monarşiye burjuvazinin bu üst kesiminin desteğini sağlamıştı. Ne var ki sanayi burjuvazisi Fransa’da kısa sürede önemli başarılar elde etmiş ve böylece burjuvazi, dolayısıyla da burjuvazinin üst kesimi büyümüştü; o nedenle kendi iktidarı için çaba sarf etmeye ve Bourbon monarşisine karşı muhalif bir tutum almaya başlamıştı. Köylülerin büyük toprak sahiplerine karşı uzlaşmasız nefreti, kent zanaatçıları ve işçilerinin giderek artan sefaleti, kapitalizmin yerle bir ettiği küçük-burjuvazinin muhalefeti ve nihayet sanayi burjuvazisiyle mevcut iktidar arasındaki çatışma-bütün bunlar bize Temmuz 1830’da neden yeni bir devrimin kaçınılmaz olduğunun açıklanmasını sunarlar. 1830 Temmuz Devrimi X.Karl’ın biçimsel anayasayı bile ortadan kaldırma ve 1793’te başı kesilen XVI. Ludwing zamanındaki egemen olan düzene dönme yönündeki kesin girişmelerine geniş kitlelerin verdiği yanıttı. 1830 Temmuz günlerinde hükümet birlikleri Paris’te ayaklanan halk tarafından yenilgiye uğratıldı. X. Karl kaçtı ve ‘meşruti ‘ monarşi yerini bir burjuva monarşisine bıraktı.
Fransa ‘da Temmuz Monarşisi 1830’dan 1848’e kadar sürdü. Bu burjuva monarşisinde aslında sadece ‘burjuvazinin bir fraksiyonu, bankacılar, borsa kralları, demiryolu karları, kömür ve demir ocaklarıyla orman sahipleri ve onlarla yarışan toprak mülkiyetinin bir bölümü – mali aristokrasi egemendi’ ( Karl Marx aynı yerdi s.200) Yurttaş Kral Louis Philippe sermayenin isteğiyle iktidara geldi. 1830 temmuz Devrimi günlerinde halk kitlelerinin elinden iktidar, güçsüz örgütlülükleri ve burjuvazinin cumhuriyetçi kesiminin ihaneti sonucunda zorla alınmıştı. Temmuz monarşisi altında Fransa’nın sanayi devrimi tamamlandı: 40’lı yıllarda Fransız sanayisinde fabrika ve makine yerleşmiş bulunuyordu. Köylülüğün önemli bir bölümü tefecilerin elinde borç köleliği altındaydı. Kısa süre sonra sanayi burjuvazisiyle mali burjuvazi arasında işçi ve köylü kitleleri sömürme ayrıcalığı için amansız bir mücadele başladı. Girişimler köylülerin geniş biçimde proleterleşmesine, toprağından kovulmasına gereksinim duyuyorlardı; tefecilerle bankacılar ise köylülerin yoksul toprak parçalarında köleleştirilmesinin düşünü görüyorlardı. Küçük-burjuvazi iktidardan uzaklaştırılmıştı. Bütün bunlar ülkede, yeni bir devrimin olgunlaşmasını kolaylaştıran bir dizi çelişkinin gelişmesine yol açmıştı. Bu dönemde proletarya özel bir önem kazanmıştı. Temmuz monarşisinin hüküm sürdüğü yıllar fabrika sanayinin büyümesi sayesinde aynı zamanda işçi hareketinin güçlendiği yıllar olmuştu. 1847 yılında ülkede toplumsal çelişkiler yeni bir devrim için yeterince olgunlaşmıştı.1848 Şubat Devrimi’nde Temmuz monarşisinin kaderi belirlenmişti.
Marx “Louis Bonaparte’in Onsekizinci Brumaire’ si kitabında 1848-1851 devriminin sonucunu şöyle açıklar; “Fakat devrim esaslıdır. Hala cehennem ateşinden geçmektedir. İşini yöntemle yapar. 2 aralık 1851’e dek’ ( Louis Bonaparte’ın hükümet darbesine dek) “hazırlığının ilk yarısını tamamlamamıştı., şimdi ikinci yarısını tamamlıyor. İlkönce parlamenter erki yetkinleştirdi ki onu devirebilsin. Bunu başardıktan sonra şimdi, yürütme erkini yetkinleştiriyor, onu en yalın ifadesine indirgiyor, soyutluyor, tüm yıkıcı güçlerini ona karşı yoğunlaştırabilmek için onu önüne biricik nesne olarak koyuyor . Ve hazırlık çalışmasının bu ikinci yarısını tamamladığı zaman Avrupa yerinden sıçrayacak ve sevinç nidaları atacak: İyi kazmışsın, koca köstebek !
Korkunç bürokratik ve askeri örgütüyle, sallı ve yapay devlet mekanizmasıyla, yarım milyonluk bir ordunun yanı sıra yarım milyonluk bir ordunun yanı sıra yarım milyonluk bir başka memur ordusuyla bu yürütme erki, Fransız toplumunun bedenini bir ağ gibi saran ve tüm gözeneklerini tıkayan bu iğrenç asalak organ, mutlak monarşi döneminde, hızlanmasına yardımcı olduğu feodalitenin çöküşü sırasında orta çıktı. “Birinci Fransız Devrimi merkezileşmeyi geliştirdi, “ama aynı zamanda hükümet erkinin kapsamını, niteliklerini ve yamaklarını” geliştirdi. Napoleon bu devlet mekanizmasını yetkinleştirdi. Meşruti monarşi ve Temmuz monarşisi daha büyük bir işbölümünden başka hiçbir şey eklemediler…
Sonunda parlamenter cumhuriyet devrime karşı mücadelesinde, hükümet erkinin araçlarını ve merkezileşmesini zecri önlemlerle güçlendirmek zorunda kaldı. Tüm devrimler bu mekanizmayı parçalamak yerine yetkinleştirdiler. Egemenlik için sırayla savaşan partiler, bu korkunç devlet yapısının ele geçirilmesini kazananın başlıca ganimeti olarak görürler.”
Buradan çıkarılacak sonuçlar bizi , devleti sınıf egemenliğinin bir organı olarak göremeye zorlamakta ve proletaryanın önceden politik iktidarı ele geçirmiş, politik egemenliği kazanıp devleti ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ya dönüştürmüş olmaksızın burjuvaziyi deviremeyeceği ve bu proleter devletin zaferinden hemen sonra sönüp gitmeye başlayacağı- çünkü sınıf karşıtlıklarının olmadığı bir toplumda devlet lüzumsuz ve imkansızdır- zorunlu sonucuna vardırmaktadır. (13)
3-Proletarya Diktatörlüğü
Marx’ın Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli bir mektubunda, “ Bana gelince, ne modern toplumda sınıfların varlığı, ne de aralarındaki mücadeleyi keşfetmiş olma şerefi bana ait değildir. Burjuva tarihçiler benden çok önce sınıfların bu mücadelesinin tarihsel gelişimini ve burjuva iktisatçılar bunların ekonomik anatomisini ortaya koymuşlardı. Benim yeni olarak yaptığım, 1) sınıfların varlığının sadece üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu; 2 ) sınıf mücadelesinin olarak proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü; 3) bu diktatörlüğün bizzat sadece tüm sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişi oluşturduğunu kanıtlamaktı.” Marx- Engels Seçme Mektuplar)
Lenin konuyu şöyle bağlar;
“Marx’ın öğretisinde özsel olan sınıf mücadelesidir. Bu çok sık yazılıp söylenir. Fakat bu doğru değildir. Ve bu yanlışlıktan adım başında Marksizmin oportünistçe çarpıtılması , onu burjuvazi için kabul edilebilir kılan tarzda tahrifi doğar. Çünkü sınıf mücadelesi öğretisi Marx tarafından değil, aksine ondan önce burjuvazi için kabul edilebilirdir. Yalnızca sınıf mücadelesini kabul eden biri, henüz Marksist değildir, henüz burjuva düşüncesinin ve burjuva politikasının sınırları içinde kalmış olabilir. Marksizmi sınıf mücadelesi öğretisine indirgemek, Marksizmi budamak demektir., onu tahrif etmek, onu burjuvazi için kabul edilebilir olana indirgemek demektir. Sadece, sınıf mücadelesinin kabülünü, proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten kişi Marksisttir. Marksisttin sıradan küçük ve de büyük burjuvadan en derin farkı bundan ibarettir. Markisizmi gerçekten anlamanın ve kabul etmenin denektaşı bu olmak zorundadır.”
Marx’ın devlet öğretisinin özünü yalnızca, bir sınıfın diktatörlüğünün, yalnızca bir bütün olarak her sınıflı toplum için değil. Yalnızca burjuvaziyi devirmiş olan porletarya için değil, aynı zamanda kapitalizmi ‘sınıfsız toplum’dan, komünizmden ayıran tüm bir tarihsel dönem için de zorunlu olduğunu kavramış olan kişi çeşitlidir, ama özleri birdir: tüm bu devletler şu ya da bu tarzda, fakat son tahlilde mutlaka burjuvazinin bir diktatörlüğüdür. Kapitalizmden komünizme geçiş elbette muazzam bir politik biçimler bolluk ve çeşitliliği gösterecektir; Fakat özü mutlaka aynı kalacaktır: proletarya diktatörlüğü.
12. Devlet ve Devrim V.İ.Lenin s.33-38
13. age s.38-44
14. age s.44-47
Kaynak:
1.Proletaryanın Görevleri, Devlet ve Devrim , V.İ.Lenin
|