Devlet üzerine çok söylenilmiş çok yazılmıştır. Ama nihai olarak Lenin, Marx ve Engels’in tüm eserlerini, hatta mektuplarını bile inceleyerek Devlet ve Devrim adlı eserini ortaya koymuştur Bu önemli eserin daha iyi anlaşılması için ara notlar ve açıklamalar yaparak konuyu anlaşılır hale getirmek am
Devletin Ortaya Çıkışı
Devlet sınıflı topluma geçişle birlikte ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde devletsiz yaşamış ve gelecekte de devletsiz yaşacağı bir toplumsal süreçten geçecekti Elbette ilkel komünal sistemin yıkıma doğru ilerlediği süreçte onun bağrında zorunlu olarak yavaş yavaş gelişmeye başlamıştır. Devlet, tarımsal üretimin artması, tarım ile hayvancılık arasında gittikçe artan ayrılık madenciliğin ilerlemesi vb. el emeği talebini, yani köle talebini artırması. Kölelerin sayıcı artmasıyla, toplumun başlıca sınıfları olan köleler ile efendiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlık keskinleşmesi sonucu oluşmuştur.
Köle sahipleri, ancak sürekli bir baskı örgütünün varlığı ile köleleri ve topluluğun özgür üyelerini ellerinde tutabilirler ve onların kendi yararlarına, kendi zenginliklerini artırmaya ve doymak bilmez, açgözlülüklerini tatmin etmeye zorlayabilirlerdi. Bunun için oluşturulan mekanizma giderek, devlet haline geldi.
Devletin Görevleri
Köleci devletin ilk görevlerinden biri ister feodal, ister kapitalist olsun sömürünün bulunduğu geri kalan bütün toplumlarda da olduğu gibi sömürülenleri bastırmaktı. Fetih savaşlarıyla yenilen halkların ülkelerini yağma etmek ve onları haraca bağlayıp köleleştirmek. İkinci görevi, kendi topraklarını genişletmekti.
Devlet, bu görevlerini, kendisine uygun bir aygıt ile yerine getirir. İlkel topluluk zamanında, askeri güç, topluluğun eli silah tutan üyelerinin yığın halinde düşman olan silahlı güç, köle sahiplerinin en dar anlamda ve bencil çıkarlarını korumak amacıyla sürekli ordu yaratır.
Böylece, eylemlerinde, bütünüyle toplumun çıkarlarından değil, egemen sınıfın çıkarlarından kaynaklanan mahkemelerin ortaya çıktığı görülür. Din adamları sınıfı, bu dönemde, devletin ayrılmaz bir parçasıdır; bu sınıfın ileri gelenleri, yönetim aygıtıyla birlikte bir bütün oluştururlar. Gözcüler, koruyucular, yazıcılar, denetçiler, “eğitimciler”, tahsildarlar ve öbür görevliler, aynı amaca hizmet ederler.
Sınıflar ve Devlet
Toplum ilkin, kölelik düzeninde sınıflara ayrıldı. Bu olayın kökeninde ekonomi nedenler, yani üretim ilişkileri vardı. Toplumsal sınıfların kesin ölçütünü oluşturan ve toplumsal çalışmadaki yerlerini, gelirlerinin kaynağını hacmini ve benzeri başlıca çizgilerini belirleyen, onların, üretim araçları karşısındaki durumlarıdır.
Tarihsel bakımdan belirli bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere (çoğu zaman yasalar tarafından saptanmış ve doğrulanmış) üretim araçları ile olan ilişkilerine ve emeğin toplumsal düzendeki rolleri ile, bu toplumsal zenginliklerden edinilen payın elde edilişi biçimine ve önemine göre, birbirlerinden ayrılan büyük insan gruplarına sınıf denir.
Sınıflar, ancak artı-ürün ile, yani üretici güçlerin gelişmesi, insana, o andaki gereksinmelerini karşılamak için gerekenden fazlasını üretmek olanağını verdiği zaman ortaya çıkar. Sömürücü devletler, tarihsel bakımdan çeşitli biçimler alabilir, ama onların genel nitelikleri aynı kalır, sömürücü azınlık, sömürülen çoğunluğa hükmeder. (1)
Devlet Nedir? Ne Değildir?
1- Devlet – Sınıf Karşıtlarının Uzlaşmazlığının Bir Ürünü
Devlet üzerine birçok şeyler söylenmiştir. Bizim için önemli olan tarihsel materyalizm ışığında yapılan tahlillerdir. İdealist bilim adamları devleti sınıflar üstü ve hep bir uzlaşma örgütü olarak göstermeye çalışmışlardır. Devletin kökenleri üzerine ne yetkin araştırma Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabıdır. Oradan bir alıntıyla başlarsak; “Demek ki devlet topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir. Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak düşüncesinin gerçekliği’ , ‘aklın imgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet, daha çok, belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin, önlemekte yetersiz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır. Fakat bu karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir mücadele içinde eriyip bitirmemeleri için görünüşte toplumun üstünde duran, çatışmaya gem vurması, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gerekli hale gelmiştir; ve işte toplumdan doğan, fakat kendisini onun üstüne çıkaran ve ona gitgide yabancılaşan bu güç, devlettir.” (2)
İlkel Toplumun bağrında doğan devlet zorunlu bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır. Zamanla üretimin etkini sınıfları arasındaki çelişkinin uzlaşmaz karşıtlıkların sonucunda kendine yabancılaşıp bir baskı ve zor aracı olmuştur. Bu baskı ve zor aracını uzlaşma organı olarak göstermek isteyenlere Lenin “Devlet ve Devrim” kitabında aşağıdaki alıntılarda olduğu gibi net tavır koymaktadır:
“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür. Devlet, sınıf çelişkilerinin objektif olarak uzlaştırılamadığı yerde zamanda ve ölçüde ortaya çıkar ve tersine devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu kanıtlar.
Bir yandan, tartışma götürmez tarih olguların baskısı altında, devletin ancak sınıf çelişkilerinin ve sınıf mücadelesinin olduğu yerde varolduğunu kabul etmek zorunda kalan burjuva ve özellikle küçük-burjuva ideologları, Marx’ı devlet sınıfların uzlaşma organı olarak görünecek biçimde “tashih” ederler.” (3)
Lenin yine çok güzel bir tesbiti de, amacın sınıf çatışmasını örten, yasalarla bu bu baskı aracını pekiştiren bir mekanizma olmasını şöyle açıklar: “Marx’a göre, devlet sınıf egemenliğinin bir organı, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesinin organıdır; sınıfların çatışmasına gem vurmak suretiyle bu baskıyı yasa mertebesine yükseltip pekiştiren bir “düzen”in yaratılmasıdır. (...) Küçük- burjuva politikacıların görüşüne göre, düzen tam da sınıfların uzlaşmasıdır, yoksa bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi değil; çatışmaya gem vurmak demek, uzlaştırmak demektir, araçlarını ve yöntemlerini çekip almak değil.” (4)
Tarihte bu tür küçük-burjuva örgütler devlet teorisini hep tahrif etmek, onu bir uzlaşma aracı göstermeye çalışmışlardır. Bolşeviklerin Rusya’da Menşeviklerle çatışmalarının temel sebeplerinden biriside devlet teorisidir. “Sosyal-Devrimler ve Menşevikler, tam da devletin önemi ve rolü sorunu tüm boyutuyla ivedi bir eylem, hem de kitle eylemi sorun olarak fiilen ortaya çıktığında, bir çırpıda ve bütünüyle, sınıfların “devlet” aracılığıyla “uzlaştırılması” küçük-burjuva teorisine kaydılar. (5)
Hegel’in devlet öğretisi, ondan önceki burjuva öğretini, devleti tek tek insanların iradelerinin toplamını ifade eden insanlar arasında bir ‘toplumsal sözleşme’nin sonucu olarak gören Rousseau’nun öğretisinin karşısına kondu. Rousseau’nun devlet öğretisi, onda devleti sınıf egemenliğinin örgütü olarak sınıfsal bir şey olarak kavramamasına rağmen, yine de zamanında devrimciydi, çünkü ona göre devlet bizzat insanların yarattığı bir şeydi ve bu nedenle bizzat insanlar tarafından değiştirilebilirdi. Hegel öğretisine göre ise bu düşünülemez bile, çünkü devlet insanların etki alanı dışında bulunan ‘mutlak zihne’ ve ‘mutlak akla’ bağımlıdır ve bu ‘mutlak zihnin’ bir ifadesidir.
Engels sonrası devlet teorisini çarpıtmaya çalışanlardan Enternasyonalin önemli önderlerinde Kautsky ,Lenin’in büyük mücadele verdiği kişilerden birisidir; “Kautskyci” tahrif; “Teorik olarak” ; ne devletin sınıf egemenliğinin bir organı olduğu yadsınır, ne de karşıtlıklarının uzlaşmaz olduğu. Fakat şu olgu göz ardı edilir ya da saklanır; eğer devlet, sınıf karşıtlarının uzlaşmazlığının ürünüyse, eğer toplumun üzerinde duran ve “ona gitgide yabancılaşan” bir güç ise, o zaman açıktır ki, yalnızca şiddete dayalı bir devrim olmadan değil, aynı zamanda egemen sınıfın yarattığı ve içinde o “yabancılaşma”nın maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da yok edilmeden, ezilen sınıfın kurtuluşu mümkün değildir. Teorik olarak kendiliğinden anlaşılan bu sonucu (...) Kautsky “unutup” çarpıtmıştır. (5)
2-Silahlı İnsanlardan Oluşan Özel Formasyonlar, Hapishaneler vs.
Engels devletin ilk örgütlenmeye başladığı kabile örgütlenmesinde iki karakterize özellik üzerinde durur. Bunlar birincisi “vatandaşlığın bölgeye göre dağılımı” , ikincisi ise “ Silahlı güç halinde örgütlenen” zamanla “ kamu gücü” haline gelen ve onu destekleyen “hapishane ve her türlü zor kurumunun oluşması” ;
“Eski gens örgütlenmesine nazaran, devlet, birincisi vatandaşlığın bölgeye göre dağılımıyla karakterize olur. (...)İkincisi bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kurulmasıdır. Bu özel kamu gücü gereklidir, çünkü sınıflara bölünmeden beri, halkın kendiliğinden hareket eden silahlı örgütü olanaksız hale gelmiştir. ... Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı insanlardan değil, aynı zamanda gens toplumunun bilmediği maddi eklentilerden, hapishaneler ve her türlü zor kurumlarından oluşur. (...) “
Lenin Engels’in devletin bu iki ana karaktarize özelliği için şunları söylemektedir; “(..) devlet olarak nitelenen o “güç” kavramını, toplumun içinden çıkmış olan, fakat kendini onun üstüne çıkaran ve ona gitgide yabancılaşan güç kavramını geliştirir. Bu güç esas olarak neden ibarettir? Emrinde hapishaneler vs. bulunan, silahlı insanlardan oluşan özel biçimlenimlerden ibarettir.
Silahlı insanlardan oluşan özele biçimlenimlerden söz etmeye hakkımız var, çünkü her devlete özgü olan kamu gücü, silahlanmış halkla, onun “kendiliğinden hareket eden silahlı örgütü” ile “artık doğrudan doğruya aynı şey değildir.” (6
Lenin’in aktardığı alıntıdan görüleceği gibi, Engels ‘halkın kendi kendine hareket eden silahlı örgütü’den, genel silahlanmanın, yani silah taşıyabilen bütün gens üyelerinin silahlandığı ilkel komünal gens toplumlarını anlamaktadır. Gens içinde henüz özel mülkiyet olmadığı, sınıflara göre bölüşülmediği, yani özel çıkarlarla, bir bütün olarak parçalanmış bir toplumda ezenlerin sınıf egemenliğinin örgütü olarak devlette birlikte ‘kendi kendine hareket eden silahlı örgüt’ yerine ezen sınıfların egemenliğinin aracı olarak ‘silahlı insanlardan oluşan özel kuvvetler’ , sürekli ordu, polis vs. meydana çıktı.
Engels ... Taşlaşmış en alışılmış önyargılarla kutsanan şey üzerine çekmeye çalışır. Daimi ordu ve polis, devlet erkinin esas silahlarıdır, (...) Engels’in seslendiği ve tek bir büyük devrimi bizzat yaşamamış ya da yakından gözlemlenmemiş olan 19.yy. sonundaki Avrupalıların büyük çoğunluğunun bakış açısına göre, başka türlüsü olamaz. Onlar için, “halkın kendiliğinden hareket eden silahlı örgütü’nün ne olduğu tamamen anlaşılmazdır. Toplumun üstünde duran ve ona yabancılaşan silahlı insanlardan oluşan özel formasyonların (polis, daimi ordu ) neden gerekli hale geldiği farklılaşmasına vs. işaret ederek yanıtlamaya meyillidirler. (7)
3)Devlet- Ezilen Sınıfları Sömürmenin Bir Aracı
Devlet mekanizması ezilen sınıfları sömürmek için çeşitli araçlar kullanır. Devlet vergi toplamaktan tutunda bir çok yükümlülükle sardığı vatandaşını, özgür ve gönüllü bir saygıyla devletine bağlı bile olsa da bununla yetinmez. Vergi toplamak yükümlü memurlar, güçlü bir polis teşkilatı kurarak ve yasalarla çeşitli dokunulmazlıklarla bunları kuşatarak baskı mekanizmasını güçlendirir. Memurların kutsallığı ve dokunulmazlığı üzerine özel yasalar çıkarılır
“Toplumun üstünde duran özel bir kamu gücünün ayakta tutulması için vergiler ve devlet borçları gerekir. Kamu gücüne ve vergi toplama hakkına sahip olan memurlar, artık toplumun üstünde dururlar. Gens yapılanmasının organlarına gösterilen özgür, gönüllü saygı, buna sahip olabilecek olsalar bile onlara yetmez.” (Engels)
.“En sefil polis memuru... gens toplumunun tüm organlarının toplamından daha çok ‘otorite’ye sahiptir, fakat en güçlü prens ve uygarlığın en büyük devlet adamı ya da generali, ona gösterilen içten ve tartışılmasız saygıdan dolayı en küçük gensin başkanını kıskandırabilir.”
“Devlet, sınıf çelişkilerini dizginleme gereksiniminde doğduğu için; ama aynı zamanda bu sınıfların çatışmasının ta ortasında doğduğu için, o, kural olarak en güçlü, iktisaden egemen sınıfın devletidir ve onun sayesinde siyaseten de egemen sınıf haline gelir ve böylece ezilen sınıfı bastırmak ve sömürmek için araçlar elde eder...” (8)
Yalnızca antik ve feodal devlet, köleleri ve serfleri sömürmenin organı değillerdi, aynı zamanda;
“Modern temsili devlet de, sermayenin ücretli emeği sömürmesinin aracıdır. Bununla birlikte, istisnai olarak, savaşan sınıfların birbirlerini öylesine yakın dengeledikleri dönemler olur ki, devlet erki görünüşte aracı olarak o an için her ikisine karşı da belli bir bağımsızlık kazanır. ...”
17. ve 18. Yy mutlak Monarşileri Fransa’da birinci ve ikinci imparatorluk, Bonapartizmi, Almanya’da Bismarck (9)
Fransa’da 17. ve 18. yüzyıl mutlak monarşisi (özellikle 14 Ludwig , 15, Ludwig ve 6 . Ludwing) Büyük Fransız Devrimin’den (1789) kısa süre önce hüküm sürmüştü ve feodalizmle burjuva düzeni arasındaki geçiş döneminin devletiydi. Kendisini feodal toplumun çerçevesi içinde geliştiren ticaret ve sanayi burjuvazisi ekonomik ve politik olarak her geçen yıl daha da güçlenmişti. Serf köylülerini sömürülmesiyle yaşayan feodal beylerin kendileri de çoğu kez güçlenmekte olan burjuvaziye mali açıdan bağımlı hale gelmişti.
Belirli bir gelişme aşamasında burjuvazi sınıfıyla feodal beyler sınıfı arasında belli bir güç dengesi oluşmuştu. Burjuvazi henüz iktidarı ele geçirebilecek kadar güçlü değildi, ekonomik olarak güçsüzleşmiş feodal beyler ise tek başlarına egemenliği sürdürebilecek durumda değillerdi. Esasında feodal kalan devlet iktidarı burjuvazinin inatçı taleplerini dikkate almak ve belli sınırlara kadar yerine getirmek zorunda kalmıştı; bunu kendi sınıfının -feodal toprak sahiplerinin- çıkarlarını güvence altına almak için yapmak zorundaydı. Aynı zamanda kral – kendisi de en büyük feodal beydir- burjuvazi üzerine baskı uyguladığı zamanlarda, özellikle, ondan devlet cihazının korunması için para almak söz konusu olduğu zaman feodal beyler üzerinde etkili olmak istediğinden ise burjuvaziye dayanıyordu.
Mutlak monarşinin bu konumu, devlet iktidarının, birbirleriyle mücadele eden sınıfların adeta durduğu ve bu mücadeleye ancak, bu sınıfları barıştırmak için müdahale ettiği düşünceler için dışsal bir neden sunmuştu. Fakat gerçekte mutlak monarşi çözülmekte olan feodal beyler sınıfının devletiydi. Burjuvazi yeterli güce ulaştığı gibi mutlak monarşiyi yıkarak kendi sınıf devletini kurdu.
Sovyetlerde, Sovyetlerin artık güçsüz olduğu ve burjuvazinin onları dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda devrimci proletaryayı kovuşturmaya geçişten sonra Cumhuriyetçi Rusya’da Kerenski’nin hükümeti böyleydi. (10)
—Demokratik Cumhuriyette, diye devam ediyor Engels- “zenginlik, iktidarını dolaylı, fakat bir o kadar da güvenli icra eder” birincisi “memurları doğrudan rüşvetle satın alarak” (Amerika) ve İkincisi “hükümet ve borsanın ittifakı” sayesinde (Fransa ve Amerika)
Bugün emperyalizm ve bankaların egemenliği, herhangi bir demokratik cumhuriyette zenginliğin mutlak gücünü savunma ve gerçekleştirmenin bu iki yöntemini, olağanüstü bir sanata “geliştirdi” (11)
Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin düşünülebilecek en iyi politik kılıfıdır ve bu yüzden sermaye (Palçinski, Çernov, Tseretelli ve ortakları aracılığıyla) bu en iyi kılıfı ele geçirdikten sonra iktidarını öyle güvenli, öyle sağlam kurar ki, burjuva demokratik cumhuriyetin ne kişilerinde, ne kurumlarından, ne de partilerinde hiçbir değişiklik bu iktidarı sarsamaz.
Engels, en büyük bir kesinlikle, genel oy hakkını burjuvazinin egemenliğinin aracı olarak niteliyor. (10)
Sosyal-Devrimcilerimiz ve Menşeviklerimiz ayarındaki küçük-burjuva demokratları ve onların öz kardeşleri, Batı Avrupa’nın tüm sosyal- şovenistleri ve oportünistleri genel oy hakkında tam da bu ‘daha fazla’yı beklerler. Bizzat kendileri, genel oy hakkının “bugünkü” devlette emekçilerin çoğunluğunun iradesini gerçekten ifade edecek ve hayata geçirilmesini garanti edecek durumda olduğu yanlış düşüncesini paylaşır ve halka telkin ederler. (10)
Engels’de şöyle söylemektedir; “ O halde devlet ezelden beri varolan bir şey değildir. Onsuz yapabilen, devlet ve devlet iktidarı hakkında hiçbir fikri olamayan toplumlar olmuştur. Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında, bu bölünme yüzünden devlet bir zorunluluk haline geldi. Şimdi üretimin, bu sınıfların varlığının yalınızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda üretimin pozitif bir engeli haline geldiği bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, daha önceki bir şamada ortaya çıkışlarındaki aynı kaçınılmazlıkla batacaklardır. Onlarla birlikte kaçınılmaz olarak devlet de batar. Üretimi, üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden örgütleyen toplum, tüm devlet mekanizmasını, o zaman ait olacağı yere: eski eserler müzesine, çıkrığın ve bronz baltanın yanına kaldıracaktır.” ( Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni)
4-Devletin “Sönüp Gitmesi” ve Şiddete Dayalı Devrim
Engels - proletaryanın devlet erkini ele geçirmesi ve devletin sönüp gitmesi” üzerine ; “ Proletarya devlet erkini ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Fakat bununla, proletarya olarak bizzat kendini ortadan kaldırır, bununla tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf karşıtlıklarının ve böylece devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde hareket eden şimdiye kadarki toplumun devlete, yani her defasındaki sömürücü sınıfın kendi dış üretim koşullarını sürdürmek, yani özellikle sömürülen sınıfı mevcut üretim tarzının verili koşulları ( kölelik, serflik ya da bağımlılık, ücretli emek) içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi vardı. Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görünür bir organ içinde toplanmasıydı, fakat sadece kendi döneminde bizzat tüm toplumu temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde böyleydi: ilk çağlarda köle-sahibi yurttaşların, orta çağda feodal soyluların, çağımızda burjuvazinin devleti. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi haline gelerek, kendi kendisini gereksiz hale getirir. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca sınıf egemenliği ve – bugüne kadarki üretim anarşisinde yatan- bireysel varolma mücadelesi ile birlikte, bundan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık özel bir baskı erkini, bir devleti gerekli kılan baskı altında tutulacak hiçbir şey yoktur. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak ortaya çıktığı ilk eylem-üretim araçlarına toplum adına el konması-aynı zamanda onun devlet olarak son bağımsız eylemidir. Toplumsal ilişkilere bir devlet erkinin müdahalesi, çeşitli alanlarda birbiri ardına gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden sönüp gider. Kişiler üzerinde hükümet etmenin yerine şeylerin idaresi ve üretim süreçlerinin yönetimi geçer. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’ , sönüp gider. ‘Özgür Halk Devleti’ safsatası, gerek ajitasyon açısından geçici haklılığı, gerekse nihai bilimsel yetersizliği itibariyle bununla ölçülmelidir; aynı şekilde, sözümona anarşistlerin, devletin bugünden yarına ortadan kaldırılması talebi de. “ ( Anti- Dühring. s301–303)
1) Engels ... Burjuvazinin devletinin proleter devrim tarafından “ortadan kaldırılması”ndan söz ediyor, sönüp gitmek üzerine sözler ise, sosyalist devrimden sonra proleter devletin kalıntılarıyla ilgilidir. Burjuva devlet Engels’e göre “sönüp gitmez”, aksine proletarya tarafından devrimde “ortadan kaldırılır” Proleter devlet ya da yarı devlet bu devrimden sonra sönüp gider.
2) Devlet “özel bir baskı erkidir” Engels bu parlak ve son derece derin tanımı burada tam bir berraklıkla vermektedir.
... Proletaryayı, milyonlarca emekçiyi ezmek için bir avuç zenginin “özel baskı erki”nin yerine burjuvaziyi ezmek için proletaryanın “özel baskı erki”nin (proletarya diktatörlüğü) geçirilmesi gerektiği sonucu çıkar. İşte “devlet olarak devletin ortadan kaldırılması” bundan ibarettir.
İşte toplum adına üretim araçlarına el konması “eylemi” bundan ibarettir ve bir (burjuva) “özel baskı erki”nin yerine böyle bir başka (proleter) “özel baskı erki”nin geçmesinin hiçbir koşul altında “sönüp gitme” yoluyla gerçekleşemeyeceği çok açıktır.
3) Engels , “toplum adına üretim araçlarına (devlet tarafından) el konması”ndan, sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki dönemde ilgili olarak, çok açık ve kesin bir biçimde “sönüp gitmek”ten bahseder.
Bu dönemde “devlet”in politik biçiminin en tam demokrasi olduğunu hepimiz biliyoruz. Engels’in burada demokrasinin “uykuya dalması” ya da sönüp gitmesinden söz ettiği –oportünist- hiç kimsenin aklına gelmiyor. ... Demokrasinin de bir devlet olduğunu ve böylece devlet ortadan yok olunca demokrasinin de ortadan yok olacağını düşünmemiş olanlar için “anlaşılmaz”dır. Burjuva devleti ancak devrim “ortadan kaldırabilir”. Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi, sadece “sönüp gidebilir”.
4) Engels bu tezinde; “Devlet sönüp gider”i ortaya koyduktan sonra derhal somut olarak, bu tezin hem oportünistlere hem de anarşistlere karşı yöneldiğini açıklar.
... Anarşistlere karşı çıkarılan sonuç, binlerce kez tekrarlandı yüzeyselleştirildi, olabildiğince basitleştirilerek kafalara sokuldu ve bir önyargının sağlamlığını kazandı. Oportünistlere karşı çıkarılan sonuç ise örtbas edilip “unutuldu” !
(Biz), kapitalizm koşulları altında proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız, ama en demokratik burjuva cumhuriyette bile, ücretli köleliğin halkın kaderi olduğunu unutmamalıyız. Her devlet ezilen sınıfa karşı “özel bir baskı erkidir.” Bu yüzden her devlet ne özgürdür ne de halk devletidir.
5) Bu değerlendirmelerin olduğu eserde Engels “devletin sönüp gitmesi üzerine dururken zora dayalı devrimin önemi üzerine de durur.
Engels’in ‘ Anti-Dühring’de şu açıklamaları; “Fakat zorun tarihte başka bir rol “ ( “şeytani bir gücünkinden” başka bir rol) “ oynadığı, devrimci bir rol oynadığı, Marx’ın söyleriyle, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesi olduğu, toplumsal hareketin kendisini kabul ettirmekte ve donuk, ölü politik biçimleri kırmakta kullandığı araç olduğundan-bunlardan Bay Dühring’te hiç söz edilmiyor. Sadece oflayıp puflayarak, sömürü ekonomisini devirmek için belki de zorun-ne yazık ki!- gerekli olabileceği ihtimalini kabul ediyor, çünkü her zor kullanımı, onu kullananı demoralize edermiş. Ve bu, her muzaffer devrimin sonucu olmuş olan yüksek ahlaki ve zihinsel atılım karşısında ileri sürülüyor! Ve bu, halka zorla kabul ettirilebilecek zorlu bir çatışmanın, hiç değilse Otuz Yıl Savaşları’nın aşağılayıcılığından ulusal bilincine işlemiş bulunan kölelik ruhunu silme üstünlüğüne sahip olduğu Almanya’da ileri sürülüyor. Ve bu bitkin;yavan ve mecalsiz vaiz anlayışı, kendisini, tarihin gördüğü en devrimci partiye zorla kabul ettirme sevdasında.” ( Bay Eugen Dühring Bilim Alt-Üst Ediyor. S.193)
Burjuva Devlet yerini, proleter devlete (proletarya diktatörlüğü) “sönüp gitme” yoluyla değil, genel kural olarak, ancak şiddete dayalı devrimle bırakabilir. Engels’in şiddete dayalı devrimle bırakabilir. Engels’in şiddete dayalı devrime yaptığı ve Marx’ın birçok açıklaması ile uyum içinde olan özgül (şiddete dayalı devrimin kaçınılmazlığını gururla ve açıkça bildiren “Felsefenin Sefaleti” ve “Komünist Manifesto’yu anımsayalım.)
Gotha Programının Eleştisini hatırlayalım. Gotha Programı Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin programı . Eisenahçılar (başını Marx ve Engels’in düşünsel etkisi altındaki Bebel ve Liebknect çekiyordu) ve Lassallecilerin birleştikleri 1875 Gotha Kongresi’nde kabul edildi. Bu birleşme Alman işçi hareketinde uzun yıllar süren kardeş kavgasına son verdi. Ne var ki Gotha Kongresi’nde kabul edilen parti programı birleşmenin anlamına uygun değildi. Gerçi önemli politik ve sosyal talepler içeriyordu, ne var ki bütün olarak bakıldığında Lasalleciliğin oportünist düşünce mirasının etkisi altındaydı. ‘Gotha Programının Eleştirisi’nde, Marx, ve Bebel’e yazdığı 18/28 Mart 1875 tarihli mektuplarda Engels, Gotha Program taslağını şiddetli bir biçimde eleştirmişler ve bu programı 1869 Eisenacch programından kesin bir geri adım olarak tanımlamışlardır.
Marx ve Engels’in tüm öğretisinin temelinde, kitleleri şiddete dayalı devrime dair bu tür ve tam da bu tür düşüncelerle sistemli biçimde eğitmek zorunluluğu yatar. Bu gün egemen olan sosyal- şoven ve Kautskyci akımın bu öğretiye ihaneti, ifadesini, özellikle açık biçimde her iki akımın da böyle bir propagandayı, böyle bir ajitasyonu unutmuş olmalarında bulmaktadır.
Burjuva devletin yerine proleter devleti geçirmek şiddete dayalı devrim olamadan olanaksızıdır. Proleter devletin ortadan kaldırılması, yani her türlü devletin ortadan kaldırılması “sönüp gitmek dışında başka bir yoldan imkânsızdır.” (11)
Dipnotlar:
1. İlkel, Köleci, Feodal Toplum Zubristki, Mitropoloski ,Kerov Sol Yayınları s.57-59
2. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Friedrich Engels
3. Devlet ve Devrim V.İ.Lenin age s.15 p2p3
4. age s.15 p4
5. age s.16 p1
6. age s.16p3s.17p1
7. age s.17
8. age s.18
9. age s.21
10. age s.22
11. age s.24-31
Kaynak:
1. İlkel, Köleci, Feodal Toplum Zubristki, Mitropoloski ,Kerov Sol Yayınları
2. Devlet ve Devrim (Marksizmin Devlet Öğretisi ve Devrimde Proletaryanın Görevleri ,Devlet ve Devrim , V.İ.Lenin
3. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Friedrich Engels
4. Louis Bonaparte’in Onsekizinci Brumaire’ Karl Marx
|