|
İlk Türk Otomobili: DEVRİM
Derleyen: Mehmet Özgür
47 yıl önce, yıllardır dışa bağımlı bir ekonomik sürecin içinden geçmemizi isteyenlere, “Biz yapamayız, biz edemeyiz, bizden adam olmaz” deyip duranların suratlarında bir tokat gibi patlayan Devrim’ in ilk kıvılcımının çaktığını unutmamalıyız. TCDD mühendisleri, dört buçuk ay içinde yerli bir otomobil üretmek üzere harekete geçtiler ve ürettiler. Bugün Toyota ayarında bir yerli otomobilimiz olabilecekken içinden geçtiğimiz günlerin bir benzeri olan Demokrat Parti iktidarı zamanın da 1950 -1960 yılların arasında dışa bağımlılık bugün ki gibi ayyuka çıkmıştı. Demiryollarımız Komünist icadı olduğu için, Mustafa Kemal’in vefatıyla birlikte çürümeye bırakılmıştı. Karayollarının köylere kadar taşınması, elektrik, su ile ülkemize emperyalist hibelerle büyük yatırım yaptığına inandığımız insanlar aslında ülkemizi emperyalistlere pazarlıyorlardı. Yine duble yollar yine ülkemizin dış hibelerle ayakta tutulması ama ulusal sanayinin çökertilmesi bütün bunlar bize hala ders vermiyorsa, bağımsızlık bayrağımıza hal burun kıvırarak bakıyorsak ne yazık bize.
O yıllarda Ankara Motor Fabrikası Müdürü Mehmet Nuker başlama noktasını şöyle anlatıyor; “Ben Devlet Demiryolları Ankara Motor Fabrikası Müdürü idim. Fabrikalar Dairesi Reisi Orhan Alp Bey telefon etti; ‘Çabuk gel, bizi bakan istiyor’ dedi. Hemen bir arabaya binip gittim. Bakana çıktık. Bakan, ‘Sayın Cumhurbaşkanımız, önümüzdeki Cumhuriyet Bayramı için bir otomobil yapılmasını istiyor.’ dedi. Fabrika müdürü olarak bana döndüler; Ne dersin, mümkün müdür? ‘ diye sordular. Ben de ‘Yaparız’ diye cevap verdim. Böylece bu işin içine girmiş olduk. ‘Yaparız’ dedikten sonra, ‘Peki’ dedi bakan, ‘hazırlığınızı yapın.’ Çıktığımda arkadaşlar sordular, ‘Ne oldu ?’ falan diye. Ben de anlattım konuyu. ‘Ne yaptın?’ dediler, “ O , aya roket atmak gibi bir şey. Dört ayda otomobil yapılır mı ?’. Ben de dedim ki : ‘Bir kere evet dedim. Dönüşü yok bu işin.”
Tarih, 16 Haziran 1961. Cumhuriyet Bayramı’na sadece dört buçuk ay kalmıştı. Neye uğradıklarını şaşıran demiryolcular, toplantı üstüne toplantı yaparak, bu işin altından nasıl kalkacaklarını tartıştılar. Tren için yedek parça imal ediyorlardı, vagon da imal ediyorlardı, hatta lokomotif imaline bile soyunmuşlardı, ama otomobil apayrı bir dünyaydı. Üstelik bu apayrı dünyayı sadece dört buçuk ay vardı. Otomotiv sanayinin Batılı devleri bir protip üzerinde yıllarca çalışırken, bu konuda hiçbir bilgi, tecrübe ve alt yapıya sahip olmayan demiryolcular, ilk Türk otomobilinin numunesini 4,5 ay içinde ortaya koymak zorundaydılar. İmkânsızı başarmaları isteniyordu adeta; fakat demiryolcularımız, şartların olumsuzluğuna aldırmadan, “Biz bu işi yaparız” dediler ve başladılar çalışmaya.
Eskişehir Demiryolu Fabrikası mühendislerinden Makine Yüksek Mühendisi Salih Kayasağın gelişmeleri şöyle anlatıyor; “ Çalışmalar için, Eskişehir Demiryolu Fabrikalarında dökümhane olarak yapılıp kullanılmayan bir bina seçildi. Elden geldiğince çeşitli tipte otomobil yapısını yakından inceleyerek fikir edindikten sonra yapılacak tipin boyutları, motor, şanzıman vb. öteki grup ve parçaların nasıl tasarlanıp imal edileceği üzerinde durulması sonucunda varıldı.”Önce otomobilin ana hatları belirlendi. Dört ile beş kişilik, toplam 1000 – 1100 kg. ağırlığında orta boy denilebilecek bir tip üzerinde uzlaşıldı. Motor 4 zamanlı ve 4 silindir olarak, 50 – 60 beygir gücü vermeliydi.
“Karoser için hazırlanan 1 / 10 ölçekli maketlerden seçilen 1 / 1 ölçekli alçı modeli yapıldı. Karoserin damı, kaput ve benzeri saçları, sonra bu modelden alınan kalıplarla yapılmış beton bloklara çekilmek ve çekiçle düzeltilmek suretiyle tek tek imal edildi.
“ Nihayet Ekim ortalarında Devrim otomobillerinde ilki tecrübeye hazır duruma gelebildi. Elektrik donanımı, diferansiyel dişlileri, kardan istavrozları ve motor yatakları ile cam ve lastikleri dışında tüm parçalar yerli idi.
“Bir yandan bu ilk otomobilin yol tecrübeleri sürdürülürken bir yandan da ikinci otomobilin yetiştirilmesine çalışıyordu. Siyah renkteki bu iki numaralı Devrim’in son kat boyası ancak 28 Ekim akşamı vurulabilmişti. Pasta ve cilası Ankara’ya sevk edilmek üzere yüklendi trende, gece yol alırken yapıldı. (1)
İlk Türk otomobilinin ismi, çalışmaların sonlarına doğru belli oldu. Dönemin 27 Mayısçı Paşaları, DEVRİM ismini uygun görmüştü.28 Ekim gecesi Ankara’ya nakledilmek üzere trene yüklenen iki adet Devrim’in benzin depoları, buharlı lokomotifin bacasında sıçrayan kıvılcımlara karşı bir emniyet tedbiri olarak, boşaltılmıştı.
Tren sabaha karşı Ankara’ya vardı. 1 numaralı bej Devrim ile 2 numaralı siyah Devrim, o zamanlar Sıhhiye’ de (şimdiki Adliye Sarayı’nın yerinde) bulunan Ankara Demiryolu Fabrikası’na indirildi. Orada depolarına birkaç litre benzin konuldu. Asıl ikmal, benzini daha kaliteli olan Mobil istasyonunda yapılacak, oradan da Meclis’ e gidilecekti. Fakat Devrim’lere eşlik etmekle görevlendirilen trafik polislerinin bundan haberleri yoktu. Çok sayıda otomobil ve motosikletten oluşan koruma aracı, Mobil’ e uğramadan Meclis’ e geçti.
İkmal yapamayan Devrim’ lerin depolarında birkaç damla benzin kalmıştı. Demiryolcular hemen harekete geçip bir bidon benzin tedarik ettiler. Önce 2 numaralı siyah Devrim’ e ikmal yapılacaktı. Fakat huni yoktu. İşi, külaha dönüştürdükleri bir gazeteyle halletmeye çalıştılar; olmadı tabii. Gazete kağıdı benzini taşıyamayınca bir dergi buldular; o da işe yaramadı.
Bu arada Devlet Başkanı Cemal Gürsel, yerli otomobilin ilk numunelerini, Cumhuriyet Bayramı törenlerinin başlamasını beklemeden tecrübe etmeye karar vermişti. Siyah Devrim’ in başında benzinle boğuşan demiryolcular, Paşa’ nın kendilerine doğru geldiğini dehşetle fark ettiler. Hazır ola geçerken, “İnşallah arabayla gezmeye kalkışmaz” diye düşünüyorlardı. Ne yazık ki Gürsel ’in niyeti kötüydü! Arabaya binip , “ Şoförlüğü hanginiz yapacak ?” diye sordu. Makine Yüksek Mühendisi Rıfat Serdaroğlu, çaresiz, direksiyonun başına geçip kontak anahtarını çevirdi.
Siyah Devrim yüz metre kadar gitmişti ki, motor öksürerek durdu. Gürsel “ Ne oldu? “ diye sordu. Serdaroğlu, utana sıkıla , “ Paşam, benzin bitti.” dedi. Neyse ki öbür araba, benzin deposu nihayet doldurularak, sefere hazır hale getirilmişti. Paşa’ dan özür dilenerek bej Devrim’ e geçmesi rica edildi. Bej Devrim, Paşa’yı Anıtkabir’e teklemeden götürdü. Ne var ki ‘karşı devrimciler’ , hikâyenin birinci kısmını kolektif hafızamıza iyice kazırken, ikinci kısmını unutturdular. Çünkü menfaatleri, ilk yerli otomobil teşebbüsünün saygı ile değil istihza ile anılmasını gerektiriyordu.
Hürriyet’in Devrim’le ilgili 9 Eylül 1999 tarihli bir haberi tarihin nasıl insafsızca tahrif edilebileceğine muazzam bir örnek teşkil ediyor:
“1961 yılında, zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel... Devrim ‘in direksiyonuna oturmuş, ancak araç çalışmayınca büyük bir rezalet olmuştu.”
Gürsel’i Anıtkabir’e kadar götüren bej Devrim’ den bahsetmek şöyle dursun, siyah Devrim’ in benzini bitene kadar yürüdüğünü bile belirtmemişlerdi.
Halbuki 30 Ekim 1961 tarihli Hürriyet’te, Devrim’in ‘performansı’ çarpıtılmadan anlatılmıştı:”Gürsel, seri halinde otomobil imalı istiyor / Türk yapısı ilk otomobil dün Cumhur reisine hediye edildi.”
“Ankara – Büyük Millet Meclisi’nin methalinde büyük bir kalabalık, biri sarı, biri siyah iki otomobilin etrafında toplanmış, merakla seyrediyor. Saatler sabahın 10’unu gösteriyor, bir devlet başkanı bunlardan birine biniyor. Otomobil biraz sonra hareket edecek ve devlet başkanını gezdirecektir. Bu başkanın adı Cemal Gürsel, bindiği otomobil de kendi milletinin yapısıdır.
“ Otomobil homurdanarak hareket ediyor. Bu homurdanışta sanki Türkiye’de otomobil yapılamaz diyenlere karşı serzeniş var.”
“Otomobil elbette günde yüzlerce otomobil çıkaran Ford, Opel, Cadillac fabrikaları mamullerinin ayarında değil, fakat Türk ulusunun da otomobil yapabileceğini gösteren bir örnek.”
“Cumhurbaşkanı Gürsel bu otomobil konusunda şöyle konuşuyor: Bir aşağılık duygusu ile bizde otomobil yapılamayacağı iddia ediliyordu.”
Bizde otomobil yapılmıştır. İşte örneği. “ Cumhurbaşkanı Gürsel, Türk otomobili ile ilk gezisini Anıtkabire yaptı. Bindiği ilk otomobil, 50 metre gittikten sonra durdu. Benzini bitmişti. Gürsel indi, etrafındakilere, ‘Garb kafası ile otomobil yaptık, şark kafası ile ikmali yapamadık.’ diye takıldı.
“İkinci otomobil, arızasız yürüdü. Kendisine otomobilin kontak anahtarını verdiler, otomobil Cumhurbaşkanın olmuştu. Anahtarı yaverine teslim etti. ‘Bunu iyi sakla, kaybolmasın.’ dedi, sonra otomobillerin seri halinde yapılmasını istedi. Daha ucuz maliyet şartlarının temini üzerinde durdu.”
Devrim’in seri üretimine 1964 yılında geçilmesi planlanıyordu.1964 yılında geçilmesi planlanıyordu. Ne yazık ki yerli otomobilini düşmanları buna mani olmayı başardılar. Maliyet tartışmaları, yerli otomobil üretiminin “rantbal” olmadığı propagandası, hükümete geri adım attırdı. Sonraki hükümetleri oluşturan CHP, Millet Partisi, AP, vs zaten Devrim’den pek hazzetmiyordu. DP
Tabanına hitap eden partiler, Devrim’in ‘patent hakkına’ sahip olan askerlere puan kazandırmak istemedikleri için, CHP ise 27 Mayısçılarla özdeşleşmekten kaçındığı için, projenin devamını getirmekten kaçındılar. Bilhassa Süleyman Demirel’in Devrim’den nefret ettiği, adını bile duymak istemediği söylenir.
Otosan’ın 1960’lı yılların ortalarında “ilk yerli otomobil” diye piyasaya sürdüğü ve halkımızın “saman yığını” diye andığı Anadol ise, Demirel’i pek heyecanlandırmıştı.
Şu önemli ayrıntıyı da anımsamadan geçmeyelim: Otosan,1959 yılında Ford’la imzalanan bir sözleşme ile kurulmuş ve 1960 yılında F-600 (Ford) imalatına başlamıştı. İşleri çok iyi gidiyordu. Türkiye pazarını tamamen ele geçirmeleri işten bile değildi. Derken, yerli otomobil kampanyası başladı, Devrim doğdu. Devrim’in seri imalatına geçilmesi, Otosan’ın sonu olabilirdi...
Devrim doğduğunda, Japon otomotiv sanayii henüz emekleme safhasındaydı. Güney Kore mucizesinden ise hiçbir eser yoktu.1961’de başlayan süreç baltalanmadan devam etseydi, bu gün Toyota ayarında bir yerli otomobilimiz olabilirdi. Türkiye’nin ilerlemesini kendi çıkarlarına aykırı görenler, bunu engellemek için ellerinden geleni yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. İlk yerli otomobil projesinin canına okumak yetmedi onlara. Devrim’den öyle korktular ki, bir daha ‘hortlamaması’ için bugün bile her fırsatta vuruyorlar ona. “Birkaç metre gitti durdu” hatta “Hiç çalışmadı” demeyi ısrarla sürdürerek, idealist çıkışların önüne geçmeye çalışıyorlar. Devrim ise, onlara inat, hala dimdik ayakta! Evet, 40 yıl önce Eskişehir ‘deki lokomotif fabrikasında çürümeye terk edilen bej Devrim hala orada ve –ister inanın ister inanmayın- hala çalışıyor. Biz yapamayız, biz edemeyiz, bizden adam olmaz...” diyenler utansın!
Devrim’in Özellikleri
İmal Tarihi: 1961
Ağırlık:1250 kg.
Uzunluk: 4500 mm.
Genişlik:1800 mm.
Yükseklik: 1550 mm.
İmal Yeri: Eskişehir Demiryolu Fabrikası
Üretim Sayısı: 4 Adet Binek Otomobili
10 Adet Motor: 4 Adet A4L TİPİ, 3 Adet B3T tipi 7 Adet
Şanzıman: 3 Adet A tipi 4 Adet B tipi
Silindir Sayısı:4
Silindir Çapı: 81 mm.
Silindir Hacmi: 20 70 cm
Strok: 100 mm.
Kompresyon. 6,8: 1
Güç: 50 HP
Devir: 3600 d / d
Karakteristik: Dört Zamanlı
(Kaynak. Mak. Yük. Salih Kayasağın / SİSTEK)
Kaynak:
1)İlk Türk Otomobili. Devrim, Salih Kaysağın, SİSTEK )
EK:
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
yazdı
'Efsane otomobil'e dokunmak
Yeryüzündeki hiç bir otomobil onun kadar yanlış tanıtılmadı, onun kadar aşağılanmadı. 40 yıla yakın bir süre boyunca -olanca masumiyetine karşın- 27 Mayıs darbesinin simgesi gibi görüldü ve gösterildi. Kimileri "modeli çalıntı" dedi, kimileri ise "Erbakan'ın başarısız girişimlerinden biri olduğunu" savundu. Ama "devran er ya da geç döner" demiş atalarımız. Çoğu otomobil kullanmayı dahi bilmeyen 23 Türk mühendisinin 129 günlük onur mücadelesinin ürünü olan "Devrim", şimdi artık yavaş yavaş iade-i itibarına doğru emin adımlarla ilerliyor. Türk otomotiv tarihinin bu en duygusal öyküsünün baş kahramanını yakından tanımış olmaktan dolayı kendimi çok şanslı sayıyorum.
Türkiye, destansı filmlere konu olabilecek "büyük cesaret öyküleri"nin öyle pek sık yaşanmadığı bir ülke. Bu da bizi yöneten güçlerin son derece bilinçli bir tercihi. Gündelik hayatında "kira ve fatura ödeme" çemberinin içine sıkıştırılmış olan bir toplumun mensupları, bu kısır döngüden sıyrılıp kendilerini nasıl aşabilirler ki? Bizlere dayatılan tek boyutlu hayat ve buna bağlı olarak gelişen köşeye sıkışmışlık duygusu, sadece ilginç ve sıradışı toplumsal portreler üretmedeki kabızlığımızın değil, edebiyatımızda polisiye, bilim-kurgu ya da gerilim gibi popüler türlerin esamesinin okunmamasının da temel nedeni kanımca. Türk milletinin mensupları boylarını aşan işlerle uğraşmayıp sürekli "ekmek" derdi peşinde koşmalı, öyle değil mi ya!
İşte "Devrim", bundan tamı tamına 42 yıl önce, hayal kurması şiddetle yasaklanmış olan böyle bir toplumda doğdu. Türkiye'nin ilk gerçek yerli otomobil prototipiydi o. Koç topluluğunun resmi tarihe göre "ilk" sayılan "Anadol"undan daha önce doğmuştu. Ancak, dedik ya, bu sıkıştırılmış toplum için haddi fazlasıyla aşan bir çabanın, cüretkar bir hayal gücünün ürünüydü "Devrim". Nitekim, anında cezalandırıldı. Bir daha da yıllar boyunca kimseler adını bile anmayacaktı. Anmamak şöyle dursun, üretilmiş olan üç tane gıcır gıcır "Devrim"den ikisinin karanlık güçler tarafından preslenerek yok edildiğini biliyoruz bugün. Sonuncu prototip otomobili ise ona emek veren Eskişehirli yurtsever işçiler güç bela kurtardılar hayal düşmanlarının ellerinden...
"Devrim"in göz yaşartıcı doğuş öyküsünün bir benzeri, ABD'de 1940'larda "Tucker" otomobillerini üreten serbest girişimci Preston Tucker'ın trajik hayatıyla büyük ölçüde paralellikler gösteriyor. Soyadıyla anılan özgün bir otomobil üreten bu cesur adam, halkın yeni otomobili çok tutması nedeniyle telaşlanan Amerikan otomotiv devlerinin hışmına uğrar ve şirketi kısa süre içinde çeşitli ayak oyunlarıyla batılır. Tucker da beş parasız ve ülkesine kırgın bir insan olarak hayata veda eder. Bu konuda okuduğum son haberde, Amerikan karayollarında yarım yüzyıl sonra hala 50 dolayında Tucker'ın "tıkır tıkır" dolaştığını öğrenmiştim. Ama vahşi kapitalizmin tiranları o kaliteli otomobile hayat hakkı tanımadılar. Tıpkı "Devrim"e tanımadıkları gibi...
Bereket versin ki, sinema diye bir sanat dalı var ve çağımızda pek çok iade-i itibar işlemi devletler eliyle değil, yine bu sanatın aracılığıyla yerine getiriliyor. 1988 yılında "Tucker: A Man and His Dream" (Tucker: Bir Adam ve Rüyası) adında yumruk gibi bir film çeken "baba" yönetmen Francis Ford Coppola, Preston Tucker'a beyazperde yoluyla da olsa itibarını iade etti. Darısı "Devrim"in başına...
"Bana bir otomobil yapın"
Yıl 1961... Cemal Gürsel cuntası işbaşındadır ve Menderes idam edileli kısa süre olmuştur. Çeşitli firmalarda çalışan 23 tecrübeli Türk mühendisi, kendilerine gönderilen ayrı ayrı mektuplarla "mühim bir konuyu istişare etmek üzere" Ulaştırma Bakanlığı'na davet edilirler. Bu insanların bazıları yurt dışında görev yapmaktadır; ancak mesajı alan herkes "devletin isteği başımız üstüne" diyerek işini gücünü bırakıp Ankara'ya gelir.
O yılın 16 Haziran'ında bakanlıkta biraraya gelen mühendislere, bizzat Cemal Gürsel'den gelen "çok gizli" damgalı bir emir okunacaktır: "Bu yılın Cumhuriyet bayramı törenlerinde halkımızın görüş ve takdirlerine sunulmak üzere, hem tasarımı hem de malzeme olarak tamamen yerli malı bir otomobil üretmenizi istiyorum."
O gün orada bulunan 23 mühendis bu emri "Türk insanının makus talihine karşı bir meydan okuma" olarak algılarlar. En küçük bir tereddüt ya da endişe sergilenmeksizin derhal işe başlanır. Çalışma mekanı olarak Devlet Demiryolları'nın Eskişehir'deki Cer Atelyesi seçilir. Zaman müthiş dardır, Cumhuriyet Bayramı'na kadar yalnızca 129 günü vardır ekibin...
Günde bir kaç saat uyuyarak ve bu süre zarfında tesislerden hiç ayrılmaksızın, modeli tümüyle kendilerine ait olan, tüm parçaları el işçiliğiyle üretilmiş, 4 silindirli ve direksiyondan vitesli harika bir "aile otomobili" yaparlar kahramanlarımız. Hem de bir tane değil, tam üç tane!
Üç araç da insanüstü bir çabanın sonucunda 28 Ekim akşam saatlerinde tamamlanmıştır. Araçlara "Devrim 1", "Devrim 2" ve "Devrim 3" adı verilir. Mühendislerden biri Cumhurbaşkanı'nın alternatif bir renk isteyebileceğini düşünerek, araçlardan birinin siyah olmasını teklif eder. Böylelikle, iki araç krem rengi kalırken, üçüncüsü ise onu 29 Ekim geceyarısı Ankara'ya götüren "Karakurt" treninde binbir güçlük içinde siyaha boyanır.
Depolarında, trendeki güvenlik kuralları gereği hiç benzin bulunmayan "Devrim"ler, 29 Ekim törenlerinde Cemal Gürsel'e hipodrom önünde kılpayı yetiştirilir. Çevresinde yarattığı panik ortamıyla araçlara doğru düzgün bir benzin ikmali yapılma şansı dahi tanımayan Milli Şef, bindiği krem renkli "Devrim"den inip siyah "Devrim"e geçince, aracın zaten az miktarda olan benzini de biraz sonra biter. Ve siyah "Devrim" durur.
Gürsel'in, şoför koltuğundaki mühendise sorusu kısa ve nettir: "Ne oldu?"
Şoför, "Benzin bitti Paşam" der korkarak. Bunun üzerine "Garp kafasıyla araba yapıyorsunuz, ama şarklı olduğunuz için benzin koymayı unutuyorsunuz" diyerek hışımla aracı terkeder Gürsel. Oysa, o aracı yapmayı başaranlar deposuna benzin koymayı da bilmektedirler elbette. Fakat, kimse aksiliğin yaşanan panikten kaynaklandığını cunta liderine anlatamaz ve "Devrim'ler" daha doğdukları gün bizzat devlet eliyle öldürülürler. Arkalarında, kendilerine doğru düzgün bir teşekkür bile edilmemiş 23 tane gözüpek mühendisi bırakarak...
"Ve "Devrim" koruma altında...
Aradan geçen yıllarda Eskişehir DDY tesislerinin, hem yurt içi hem de yurt dışı pazarlara vagon ve makine üreten bir dev bir devlet şirketine dönüştüğünü görüyoruz. "Tülomsaş" adını alan şirketin bahçesindeki bir depoda, tamamen orada çalışan insanların özverisiyle korunmaya çalışılan "Devrim 1", kendi hakkında sarfedilen onca hakaret cümlesine inat, adeta akıllı bir varlık gibi yokoluşa direndi. Zaman zaman test sürüşleri için çalıştırılması dışında, işçiler bu eşsiz yadigarı yıpratmamaya azami özen gösterdiler. Ancak, ben geçtiğimiz yıllarda bu aracı gördüğümde sağında solunda zamanın yıkıcı tesirleri yine de kendisini ufak ufak belli etmeye başlamıştı. "Bunu büyük kentlerde daha geniş kitlelerin görebilmesi için herhangi bir müzeye, mesela şu anlı şanlı sanayi müzesine vermeyi hiç düşünmediniz mi?" diye sorduğum bir yetkili, "Asla!" diye cevap vermişti o zaman soruma, "Asla vermeyeceğiz. Bundan önce iki Devrim'i acımasızca yokettiler. Arabaların ikisi Ankara'ya gitti ve bir daha onları gören olmadı. Oysa hepsi gıcır gıcırdı ve kusursuz biçimde çalışıyorlardı. Duyduğumuza göre ikisini de metal presinde ezmişler. Sonuncuyu hiç bir yere vermeyeceğiz. Zaten bugün ulusal otomotiv sanayini yöneten çevreler de bu aracı ilk Türk otomobili olarak kabul etmiyorlar. Ama biz Eskişehirliler neyin ne olduğunu biliyoruz ya, bu yeter!"
O gün saatlerce "Devrim"i inceledim. Bir işçinin refakatinde araca bindim, Tülomsaş'ın bahçesinde bu eşsiz otomobil ile turlar attık. Evet, motoru biraz zorlanmakla birlikte hala çalışıyordu. Sağındaki solundaki bir kaç kırığı sorduğumda "Yapılacak birşey yok" dedi işçi arkadaş, "Bütün parçalar el yapımı ve orijinal, kırılan bir parçayı yerine koyamıyoruz. Tek yapabildiğimiz şey, bundan sonra daha fazla zarar görmesini engellemek."
Müthiş birşeydi doğrusu. El yapımı orijinal jantların göbeklerinde "Devrim" yazıyordu, aynı şekilde aracın ön kaputunda da. Ama beni en çok "Devrim"in ön paneli etkilemişti o zaman. Kadranlarındaki bütün ibareler Türkçeydi. "Hararet", "benzin", "yağ" gibi sözcükleri görünce kendimi bir an için Alman gibi hissettim. Diyeceksiniz ki bu ne demek şimdi? Hani Almanların yüzde yüz kendi üretimleri olan BMW, Mercedes, Opel, Volkswagen gibi dünya markası olmuş otomobillerine bindiklerinde yüzlerine yayılan mağrur bir ifade vardır ya, "Devrim"in milliyetçi kadranı da bana bir an için ona benzer bir gurur duygusu vermişti işte. Bu karşılaşmadan önce ve sonra bir daha hiç yaşayamadığım türden bir gurur...
Geçtiğimiz günlerde, "Devrim"in son durumunu öğrenmek üzere, uzun bir aradan sonra yeniden Tülomsaş'ı aradım ve Basın-Halkla İlişkiler Müdiresi Semiha Ünal ile görüştüm. Ünal, bu görüşmemizde bana müthiş sevindirici bir haber verdi. 2002 Nisanında Tülomsaş Genel Müdürü Dilaver Zeki Daloğlu'nun direktifleriyle tesisin bahçesinde bir "mini müze" oluşturulmuş ve "Devrim" bu müzede yıpratıcı iklim koşullardan etkilenmeyeceği camekanlı bir bölüme konulmuş. Yalnız "Devrim" de değil, "Devrim"i 29 Ekim 1961'de Ankara'ya taşıyan ünlü "Karakurt" lokomotifi ve diğer bazı tarihsel değeri olan araçlar da orada toplanmış.
Ne güzel! Birileri yıkmaya çalışırken, birileri de herşeye rağmen direniyor ve bir kentin onuru olan bu eşsiz eseri koruma altına alıyor. Tülomsaş ailesine buradan içten bir selam gönderirken, yolu bundan sonra Eskişehir'e düşecek okurlarımıza da ısrarla sesleniyorum: Gidin ve Tülomsaş'ın bahçesindeki "Devrim"i mutlaka görün. Onu, bu ülkede toplu iğne bile üretilemediği bir dönemde Türk mühendisleri yaptı. Ve bir çoğu o günlerde henüz otomobil kullanmayı dahi bilmiyordu.
|