left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Sema Özcan arrow Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi- Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi- Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yazdır E-posta
Yazar Sema ÖZCAN   
Saturday, 12 May 2007

                    



                   İSTİBDAT ÇAĞINDA KAPİTALİZM

    Türkiye toprakları üzerinde, Diyarbakır ve Kayseri dağları üzerinde Sümer “Tamkaraları” (bezirganları) maden almaya geldiği günden beri sosyal sınıflar vardır. Medeniyet, tefeci-bezirgan sermaye ile başladığına ve Türkiye Cumhuriyet’ten önceleri dahi medeni bir ülke olduğuna göre, 1908 ihtilali de, 1923 devrimi de sosyal sınıfları var olan bir toplumun geçirdiği alt üstlüklerdir. Türkiye’de kadim(antika) toplumun tefeci-bezirgan soysuzlaşması ile modern toplumun tekelci finans kapital karmasından oluşan bir düzen vardır. Bu durum ezberleri şaşırtır.

   Batı kapitalizmi daha yüksek teknik ve metotlarla kendi ülkesinde ki küçük üretmenlerin mülklerini aldığı gibi diğer ülkelerin varlıklarını da talan ederek sermayesini biriktirmiştir.

Bu birikimi ile anayurdunu büyük sanayileşmeye sıçratmış ve kendi milletinin de hayat standardını nispi olarak yükseltmiştir. Tarihsel bir görev başarma haklılığı ile kendisini savunmuştur.

   Türkiye özel sermayesinin ise yabancı ülkeleri talan edip varlıklarını anayurda aktarma şansı yoktu. Tersine kendi zenginliklerini yabancı sermayeye kaptırıyordu. Batı’nın 500 yılda yaptığı küçük mülk sahipleri katliamını 5–50 yılda yapmak ve oluşan sermaye birikiminin aslan payını da yabancı sermayeye kaydırmak milletçe duyulan öfkeyi arttırırdı. 27 Mayıs Devrimi bu gerçekliğin ispatıdır.

   İşte bu nedenlerle özel sermayemiz(kapitalizmimiz) cin olmadan insan çarpmaya kalkıştı. Batı sanayinin kalkınmasını yaratamadan modern olamadan ultra modern oldu. Yani tekelci finans kapital emrine girdi. Kendi sosyal sınıfını bile inkâr edip ezerek; demokrasiye, vatana ve millete ihanet etti. Mademki Türkiye’de kapitalizm yoktu, o zaman “Türkiye sınıfsız bir toplumdur” sonucuna varıldı.

   1789 Fransa “ulu devrimi”, okul kitaplarında da yazdığı gibi bir burjuva devrimidir. 1923 Cumhuriyet devriminden 15 yıl önce yapılan 1908 Meşrutiyet devrimi ile arasında fark var mıdır? Bunu anlamak için, Fransız devriminde ki kapitalist sınıfın kimliğine bakalım:

   18. Yüzyıl sonunda burjuva sınıfının tepesinde, finans burjuvazisi veya kapitalisti denilen oldukça zengin fermier generaller, büyük ordu fournisseurleri, Hindistan kumpanyası, Iskonto sandığı gibi imtiyazlı kumpanyaların hissedarları vardı.

   Bu para aristokrasisi, kendini zengin eden tekelleri korumak için sorumsuz bürokrasiye karşı tedbir almak istiyordu. Bu yaldızlı burjuvazinin altında rentierler(devlet alacaklıları) bulunuyordu. Devrim rentierler tarafından yapılmıştı. Burjuvaların yeni bir düzen istemelerinin tek nedeni, kamu borcunun kralın garantisinden daha sağlam olan milletin garantisine almaktı. Devlet alacaklıları iflaslarını önleyecek bir rejim değişikliği için

 Varoş halkıyla birlikte sokağa indiler. Devrim ilk önce kilisenin mülklerine zorla el koydu.

   1908 Yılından 31 yıl önce, 1877 yılında Türkiye’de madenleri ve ormanları ele geçirecek yalnız yabancı değil, yerli sermaye de vardı. Abdülhamit’in topladığı parlamentoda ağır basanlar, tıpkı 1789 Fransa’sında bulunan tipte sermayedarlardı:

   Fermier Generaller: Kanuni Süleyman çağında yapılmış “kesim düzeni” adlı “devrim”den beri şehirlerin ve köylerin tüm zenginlik kaynaklarını, imparatorluğun temeli olan toprak üretimini ele geçirmiş olan tefeci-bezirgân sınıfı içinde MÜLTEZİM denilen kişilerdi.

   Fournisseur’ler: Kamu sektörünün kanını iliğini emerek özel sektöre aktarıp Karunlaşan MÜTEAHHİT denilen kişilerdi. Müteahhitler şebekesi başkentten en ücra kasabaya kadar örümcek ağını kurmuştu. Ama yine de hoşnutsuzlardı. Çünkü hazineden alacakları vaktinde çıkmıyordu. Bizim mültezim ve müteahhitlere Avrupa’da burjuva deniyordu.

    Frenk Burjuvaları gibi bizim mültezim ve müteahhitler de “mutlak idarenin keyfi idaresine” karşı idiler. Millet meclisinde derebeyi suiistimalinden, memur vurgunundan yaka silkiyorlardı. Çünkü “devletçiliğimiz” o zaman yalnız “devletlûların” elindeydi.

   Türkiye’de Frenkçe kumpanyanın Arapça karşılığı ŞİRKETTİR. “Sandık” ise BANKA adını almıştır. Devlet alacaklısı “rentier”ler bizde İRATÇI adını alır.

   Finans kapital 19. yüzyılda henüz serbest rekabetçi bankalar ve şirketler halinde iken de iratçı idi. Bu nedenle Türkiye’nin antika tefeci-bezirgan sermayesi ile kendiliğinden kaynaştı. Yabancı sermaye Türkiye’yi iğfal etmemiştir. Yerli sermayenin aralık bıraktığı kapıdan hovardalığa girmiştir. Bu olay Türkiye’nin geleneğinde köklü bir gerçektir.Birkaç yüzyıl öncesi yine yabancı sermaye zamparası (Madam Roksalanaların, Frenk Beylerin “Dolap” adlı Yahudi sermayesi) Türkiye topraklarına girmiştir. Tefeci-Bezirgân sermayenin hazırladığı zemin olmasaydı, Kuran-ı Kerim’in yasak(haram) ettiği faizciliği Müslüman olmayanların paravanası ardında yapmak için şeriatı kitabına uyduran ünlü paşalarla beyler olmasaydı, yabancı sermaye devlet kanalıyla toplum topraklarına rahatça el koyamazdı.

   Osmanlı toprak ekonomisinde ki ilk dirlik düzeninin yerine, tefeci-bezirgân sermayenin egemen olduğu kesim düzenini geçiren DOLAPÇILIK görünüşte çok farklı gerekçe ile tutunmuştu. Devlet hazinesi bomboştu. Kamu toprakları(miri arazi) dolapçılığın emrinde MALİKÂNE kılığına sokulursa, ömür boyunca kiralanmış sayılacaktı. Mal gene mülk olarak milletindi, korkulmasına gerek yoktu. “Malikâne sahibi” ilkin peşin para, sonra da kira ödeyerek kamu hazinesini(Beytülmal-i Müslimin-i) parayla dolduracaktı. Allah’ın şeriatı adına ” kiralanmış çiftlik” sayılan geniş imparatorluk toprakları kapanın elinde kaldı. “Malikâne” birkaç nesil sonra kiracının özel mülkü biçimine soysuzlaştırıldı. Şeriat(Anayasa) çiğnendi. Kamu hazinesi gene bomboştu. Bu defa kamu toprakları da “deve” edilmişti. Tanzimat, bu oldu-bittiyi “batılılaşma” kanunlarıyla kesinleştirmişti. Elde EVKAF topraklarından başka yarı devlet toprakları kalmıştı. Batılı burjuva sınıfı, kilise mülklerini talan edecek güçteydi. Bizde ise evkafın özel sermayeye aktarılması 1908’den beri bugün bile tamamlanamadı.

   Eskiden küçük derebeğlerle küçük üretmen ve mülkiyet sahiplerine karşı oynanan TEFECİLİK, milletin tüm zenginlik kaynaklarından pay alabilen MODERN İRATÇILIK kılığına girdi.

   Türkiye’de yalnız tefeci-bezirgân sermaye gelişkindi. Sanayi, yani modern üretim temeli Avrupa tekelinde idi. Özel sermayemiz böyle bir üretim temelinden yoksun olduğu için Abdülhamit’in önünde dört kat eğiliyordu. Abdülhamit, bu pinti vurguncu sermayeden para çıkmadığını görünce, ihtiyacın en az iki katı fazla gelen memurları kadroları azaltma ile ürküterek özel sermayeye karşı hafiyeleştirdi. 31 Yıllık İstibdat başladı. Ancak, 1877 yılında “bahşiş ve sadaka” diye selamladığı siyasi iktidarı elinden kaçıran özel sermayemiz, ekonomik iktidarı çoktan ele geçirmiş, devleti haraca bağlamıştı. 1908’de Abdülhamit’e ikinci defa “Hürriyet ve Anayasa”yı ilan ettirene dek, yabancı sermaye ile özel sermayemiz yapmadığını bırakmadı. Con Türklük ister istemez kökü dışarıda kaldı. O zaman derebeğilerimizle özel sermayemiz tek noktada birleştiler: “GÜÇ AVRUPA’DADIR”. Yerli-yabancı sermaye işbirliği Kumpanya = Şirket biçiminde bir kat daha perçinleşti.

   Sömürge ile yarı sömürge arasında ki fark burada gizlenir:

Sömürgede: Yabancı kapitalizm doğrudan doğruya kendisi zorla bir ülkeye gidip yerleşir.

Yarı sömürgede: Yabancı sermaye, yerli antika sermayeyi kendisine aracı yaparak kolayca sömürür.

   Yabancı sermayenin Türkiye’ye bütün imtiyazları ile resmen girişi batılı müttefiklerden ilk yardım görüşü ile başladı. Abdülmecit 1854 yılında Londra ve Paris’te ki iki finans kapital grubundan 3 milyon sterlinlik borç aldı. Türkiye’de ilk yerli şirketin ise bundan 4 yıl önce (1850 Şirket-i Hayriye) kurulduğu biliniyor.

   Kırım savaşına sokulan Türkiye, iğneli fıçıya düşmüş gibi oldu. Fıçının her yanını sarmış Batılı dost! müttefikler “kaç, ben kurtarayım” diyorlardı. Osmanlı borçları böyle başladı. Bu rezil çember içine düşmek kimseyi rahatsız etmiyordu. Bezirgan ve hacıağalar, kendi çalışan halkından %100, 300, sırasında 1000 aldıkları için, gavurun %5-6 faiz istemesini fedakar dostluk sayıyorlardı. Devletin iflas etmesi ise, zaten sermayedarlığımızın istediği şeydi.

   Böylece yabancı ve yerli sermaye fareleri Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini kemirmeye başladılar. Osmanlı Bankası, sultandan daha egemen yetkileriyle Türkiye’nin başına oturdu. Zamanla tek bir banka şirketinin şubeleri ve kapitülasyon kuralları ülkeyi sağmalamaya yetmedi. Türk, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avusturya’dan karma bir ekonomik örgüt kuruldu. Fakat sermaye, siyasi iktidarı ele geçiremezse ekonomik gücünün garantilenemeyeceğini biliyordu. Siyasi egemenliğini Tanzimat’tan beri zorluyordu.

   Batı finans kapitalinin amacı, Türkiye’de modern sermaye kurdurtmaksızın, kendisine acentelik edecek bir müttefik kapitalist sınıfını uşaklaştırmaktır. Bunun için “tavşana(yerli sermayeye) kaç!”, “tazıya(derebeyi devletine) tut!”der. Bir yanda Con Türkleri kanadı altına alarak Abdülhamit’e karşı “Hürriyet sever” görünür, ötede el altından devletin idareci kadrosunu rüşvetle emri altına alır. Bu tezat gibi görünen davranış dış politikada da aynen güdülür: Bir yanda Türk olmayan milletlerini ve Çar Rusya’sını Osmanlı Devleti üzerine saldırtır, öte yanda Çar ileri gitti mi, “o kadar demedik” diyerek tarafsız hakem pozuyla ortalığı yatıştırıp parsayı toplar. Batı kapitalizminin bu alicengiz oyununun en uysal maşası da, Türkiye’de ki Türk olmayan kapitalistlerdir.

   Türkiye o sıralar, Avrupa mallarının teknik aksaklıklarını giderebilecek düzeydedir. Hatta daha önceleri Akdeniz’i haraca bağlayan gemilerini kendisi yapan ülkedir.Buna rağmen 1827’de tersane için ilk buharlı gemi satın alındı. Bunu yeni yeni siparişler izledi. Böylece Batı kapitalizmi bir taşla iki kuş vurdu: Hem Türkiye pazarını kendine kayıtsız şartsız açtı, hem de saraydan dilediği fermanı çıkartabilen nüfuzlu ajanlar sağladı. Sanayi Batı’nın tekelinde kalacak, bizim payımıza şirket(kumpanya) düşecekti. “İstibdat” çağı Türkiye’sinde yerli acentelerden oluşan kapitalist sınıfı böyle gelişiyordu.

                  HÜRRİYET ÇAĞINDA KAPİTALİZM

   HÜRRİYET adlı İkinci Meşrutiyet (Anayasacılık) olayı, 1789 Fransız Ulu Devrimi gibi bir işveren altüstlüğüdür. Ancak 1908 Meşrutiyet’i yatalak kapitalizmin devrimi olduğu için, sağlıklı bir klasik burjuva hürriyeti sağlanamadı. “devlet malı deniz”di; onu derebeyi devletinde yalnız devletlû domuzlar yiyebiliyordu. Şimdi o denize özel sermaye domuzu da burnunu sokacaktı.

   Hürriyet 1908 yılı Temmuz’unda açıklandı. Ağustos ayında Türkiye’nin –sonra tam yarım yüzyıl boyunca yok sayılacak olan- modern işçi sınıfı ayaklandı. Antika tefeci-bezirgan sermaye, henüz yabancı finans kapitalle birleşmeden önce; ordumuzun, devletçiliğimizin ve yabancı sermayenin çalıştırdığı işçi sınıfı vardı. “Büyük tarım” denilen pamukçuluk ta, madencilik de, Batı kapitalizminin gelişen sanayisine ucuz hammadde yetiştirme itkisiyle doğmuştu. Tuğla fabrikası, tütün, tramvay, demiryolu, Şirket’i Hayriye, Zonguldak maden kömürü, Adana pamuk fabrikası… vs. işçileri ardı ardına birbirlerini tutarak grev yaptılar.

   Modern sermaye işçi sınıfına karşı; devleti, milleti, hatta işçi sınıfının bile bir parçasını kışkırtacak provokasyonlarını başarı ile yürüttü. Ticaret odası, “yerli işçilerin yabancı işçiler derecesinde dileklerde bulunması caiz değildir” diyerek kendi milletine hakaret etti. Anadolu Demiryolu Şirketi’nin ajanı Alman Kontu Ostrog, Adliye danışmanımız idi. Bu yabancı, kendi ülkesi işçilerine tanınmış hakları Türk işçisine layık görmeyerek SENDİKA YASAĞINI, Osmanlı Başvekili Kamil Paşa GREV YASAĞINI kanunlaştırıverdiler.

   1908 Devrimi’nden sonra Türkiye’de finans kapitalin nasıl egemen olduğu şirketler gelişiminden kolayca anlaşılabilir:1863’ten 1908 Devrimi’ne dek geçmiş 45 yıl içinde ancak 5 şirket kurulmuştur. Oysa 1909’dan 1914 yılına dek 5 yılda 37 şirket, 1914–1918 arası 55 şirket kurulmuştur.

   Modern devletçiliğin başlangıcı 1913 Ocak Ayı’dır. Hürriyet devletçiliğinin başlıca iki amacı oldu: 1- Sermaye sınıfını teşvik etmek, 2- İşçi sınıfını denetim altına almak.  

        1-  Aralık – 1913’te “Sanayi Teşvik Kanunu”nu çıkardılar. Kanundan yararlanan işletmelerin 63’ü İstanbul’da, 15’i İzmir’de olmak üzere toplam 117 taneydi. O zamanlar İmparatorluk Tuna’dan Umman’a dek uzanıyordu. Fakat istatistik bütün İmparatorluğu kapsamamış, 15 yıl sonra başına geleceği sezmiş gibi, sırf Anadolu ölçüsünde kalmıştı. Konserve, ayakkabı, sigara kâğıdı, matbaacılar, içki, hazır elbise gibi birçok sanayi dalları kanundan yararlanamadıkları için istatistik dışı kaldılar. Kanun, sözde küçük üretmeni, esnafı, köylüyü korumak için, küçük el ve ev sanatlarını kanun dışı bırakmıştı. İşçi sınıfının gerçek sayısı resmi istatistiklerin çok üstündedir.

Türkiye’de varolan sermaye antika tefeci-bezirgânlardı. Devletçiliğimiz o antika sermayeyi, 20. yüzyılın tekelci finans kapitali durumuna sokacaktı. Kalıp değiştirme olağanüstü kolay, çabuk ve başarılı oldu. Ekonominin askerce idaresi, kadim Osmanlı geleneği idi. Kimsece yadırganmadı.

Harbiye Bakanlığı Genel Levazım Başkanı İsmail Hakkı Paşa modern devletçiliğimizin kurucusu oldu. Paşa’nın ilk işi çalışanları baskı altına aldıktan sonra, idarede her türlü kanun ve nizam yerine kişi buyuruşunu geçirmek oldu. İkinci işi “Ana Tüzük”ü (Nizamnamei Esasiyi) değiştirmek oldu. Önce ki tüzükte ki meclisle ilgili bölüm tümüyle kesilip atıldı. Böylece devletçiliğin yoluna çıkabilecek her engel kalktı.

İstanbul’a aidatlı acente tayin edildi. O zamana dek aylıklı bir memura yaptırılan İstanbul acenteliği, sonraları tüccar ve haysiyet erbabından seçildi. Böylece Seyri Sefain İdaresi keyfi yönetime bırakıldı.

Çağdaş finans kapital ve emperyalizm Türkiye’de sanayi değil, ticaret ajanlarını geliştirmek istiyordu. Kadim toplumda sermaye “sanayi”nin değil, “ticaret”in temsilcisi idi.

Türk’ün sermaye biriktirmesi; önce emperyalist kapitülasyon cenderesini gevşetmek, sonra batı finans kapitalinin geleneksel sadık ajanları olan gayrimüslim kompradorların yerine geçmekle başarılabilirdi. Nitekim emperyalistlerin birbirini gırtlakladıkları 1.Dünya Savaşı süresince kapitülasyonlar işlemez oldular. Müslüman olmayanların zorunlu göçü sağlandı.

Ermeni kapitalistleri; İslamlıkta faiz haram olduğu için, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan beri Müslüman tefeci sermayenin “sarraf” paravanasıydı. Kanuni Süleyman çağında kesim düzeni yayılınca, Yahudi “dolap”çıların bezirgan sermayesi ile işbölümü yaptı. 19. Yüzyılda İngiliz dış ticaretinin İmparatorluk ve Orta Asya yolları üzerinde imtiyazlı acentesi oldu. Böylesine nüfuzlu İngiliz emperyalizminin ajanlarına, ancak Alman emperyalizminin safında savaşa girilirse dokunulabilirdi. Böylece emperyalist savaşına katılış, düğün bayram olarak kutlandırıldı.

Türkiye’de en geniş yığınları sömürme, Anayasacı Hürriyet Devrimi sayesinde sistemleşti. “Halı imal ettirmekle uğraşan 6 ticarethanenin katılmasıyla 1908 yılı 400.000, daha sonra 1milyon sermayeli şirket kuruldu” (San. İstat. s. 104) Şirket kadın ve kızları bir araya topladı. Neredeyse tüm Batı ve Doğu Anadolu’nun halı üretimini kontrol altına aldı. Finans kapitalin, en ücra köylere kadar girerek küçük üretmenleri sömürüşü korkunçtur. İngiliz emperyalizminin uydusu Yunan ordusunun Anadolu içlerinde ki sefer yönü, İngiliz Karpet Kumpanyası’nın halı üretim şebekesinin yolları üzerinde açılmıştı.Şimdi ki “insan hakları şampiyonu” müttefiklerimiz, dünyanın en tatlı emekçilerini avlamaya çıkmışlardı.

Çoğu yabancı hepsi gayritürk 6 tekelci kodamanla, en çok 600 komisyoncu uşak bir yana bırakılınca, geriye kim kalıyordu? Bütünüyle Türk milleti.  Kuvayyi milliyeciliğin niçin o kadar çabuk ve bütün insanlarımızı sardığı, bu kıldan ince kılıçtan keskin durumdan başka hiç bir şeyle açıklanamaz.  


              CUMHURİYET ÇAĞINDA KAPİTALİZM

TARIM KAPİTALİZMİ

1925 Yılında Adana’da İkinci Pamuk Kongresi açıldı. Orada; Cumhuriyet’ten çok önceleri doğmuş iki modern sosyal sınıf karşılaşmıştır.1 – Tarım kapitalistleri, 2 – Tarım işçileri.


Ziraat kapitalistleri: Pamuk üretiminin modern sosyal sınıflar yaratışı, dünkü bugünkü iş değildir. Kuvvayi Milliyeciliğin kıyasıya savaşlar verdiği ikinci bölge, ziraatın yıllardır kapitalistleştiği pamuk Adana’sıdır. Bu üretimin güdücü sosyal sınıfı çiftçi adını alır.


Türkiye’de işçiyi inkâr edenler, bu tarım kapitalisti çiftçiyi de “köylü” yumuşak sözcüğü ile maskelemekten pek hoşlanırlar. Köylü ile çitçiyi karıştırmak, geceyle gündüzü karıştırmaktan daha büyük yanlıştır.


Çiftçi” teknik kadar Türkiye ve bütün dünya politikasıyla da günü gününe ilgilenen kapitalist sınıfımızın en önemli bölüğüdür. Çiftçi bilir ki, işçi olmasa, ne ovanın ekmek gibi toprağından, ne de milyonluk sermayeden hayır kalır. Onun için birinci problemi “işçi derdi”dir.


Ziraat işçileri: Tanelerin hasadı için ortak işinde, harman için kızakçılıkta, pamuk çapasında ve pamuk ürününü tarlalardan pamuk yada koza olarak devşirmekte kullanılırlar. Gerçi Abdülhamit’ten beri Adana toprağına orak makinesi girmiş olduğundan, orak işçisi seyrek olarak aranmaktadır. Ancak Hürriyet’ten beri pamuk ekimleri önemli ölçüde gelişmiş olduğundan çapa işçisine olan ihtiyaç da artmıştır. (Demek ki en az Hürriyet’ten önce Adana tarımı modern makineci kapitalizme girmiştir.)


Çukurova’da tarım işçiliği yalnız Adana’yı ilgilendirmez. Doğu illeri Antep, Maraş, Sivas, Kayseri, Konya, Antakya’yı içine alır.


Pamuk kongresine kimlerin katıldığı konuşanlardan bellidir: Hepsi – kadrocu ağzıyla – “münevver ve mütefekkir”(aydın ve düşünür) kişiler, yani “zinde kuvvetler”dir. Sağlık Müdürü(Hikmet Süreyya), bakanlığın sıtma mücadelesini yetersiz bulur. İşçi hastalandığı zaman, tedavi edecek kurumlar ve işçi yardımlaşma sandıkları gereklidir. Başkan: “en çok tartışmayı gerektiren işçi meselesidir. Fakat, raporda konu edilen sağlık sebepleri değildir. İşçi meselesi, işçilerle çiftçiler arasında ki ilişkileri sağlamak amacını güder.” diyerek son noktayı koyar. O ilişkileri kim düzenleyecek? İşçi komisyonu. 6 üye bir başkandan oluşan komisyonda kimler vardır? Ziraat Odası’ndan seçilip mahalli hükümetçe onaylanmış bir başkan bulunur. Üyelerden ikisini gene patronlar(Tarım Odası) verir. Öteki ikisi işçi mümessili olarak, en az 15 elçibaşı tarafından seçilir.( Elçibaşı: Para kazanmak isteyen ve bulunduğu yerde geçinemeyen kimseleri toplayıp mevsiminde işçilik etmek üzere Çukurova’ya getirirler ve bu yüzden geçinirler. İşçiler, küçük büyük kafileler durumunda elçibaşı denilen kimselerin emir ve kumandası altındadır. Elçibaşıların görünür kazancı; çiftlik sahibinden o hafta her işçiye verilen miktarın iki katı haftalık almaktan ve işçilerin beherinden % 5 kesmekten ibarettir. Patron işçilerin kazancını elçibaşı ile pazarlık eder. Haftalık tutarını elçibaşıya öder. Elçibaşı patrondan kadın ve çocuk işçiler için tam işçi haftalığı alır, ama onlara tam olarak ödemez. Elçibaşılar, işçilere kış ayları için para ve ödünç eşya vererek faize bağlarlar.)Geri kalan iki üye de, yine hükümet tarafından belirlenen jandarma subayı ve polis komiseridir.


Cumhuriyet’in daha ikinci yılında bakanından profesörüne dek “aydın kuvvetler”in “imtiyazsız sınıfsız” devletçiliğimizi yönetişi budur.

                 TÜRKİYE VE ATATÜRK

Birinci Dünya Savaşı kadar süren Milli Kurtuluş savaşından sonra, Türkiye duman tüten bir yangın yerine dönmüştü.


Küçük esnaflıktan ve zanaatlardan tüccarlığa, verimli ziraata kadar bütün milli ekonomi Hıristiyanların elindeydi. Türkler; rençper, asker, memur, vakıfçı ve derebeyi idiler. Hıristiyan halkın tasfiye edilmesiyle, memleket ekonomisi köklerinden sökülmüştü. Sıfıra inen vatan, yoksulların parasıyla onarılacaktı


Türkiye tarihsel devrimlerden sonra ki durumdaydı. Osman Gazi zamanında ki gibi yeniden fethedilecekti. Millet Fatih Kahraman gazilerin ardında ordulaşmıştı. Her şey başta ki ULU kişilerden bekleniyordu. En büyük kahraman “tek adam” Mustafa Kemal Paşa’ydı.


Kahramanın mizacı da üslubu da “fikirlerin hepsini kendisi yaratmak” eğilimindeydi. Hiç bir işi başkasına bırakmamak için, en azından beden sağlığı ve ömür mucizeleri gerekirdi. Bu anlamda talihsiz olan Atatürk’ün eserini sonuçlandırmaya ömrü yetmedi.


Eser kimlerle yürüyecekti?

İsmet Paşa(sivil hükümet), Fevzi Paşa(askeri güç).

Fevzi  Çakmak, Atatürk ölene dek gedikli Genel Kurmay Başkanı olarak kaldı.

Atatürk’ün ikinci benliği İsmet Paşa’ydı. Ölümünden önce değişmez başvekildi, ölümünden sonra değişmez şef oldu.


“İsmet Paşa hiçbir zaman ihtilalci olmamıştır. Atatürk O’nu arayıp bulmasaydı, O’nun kendi normal meslek hayatı içinde ne olacaksa onu olup ömrünü öyle tamamlayacağına hükmetmek doğru olur.” “O bir nizam adamı, hiyerarşi adamı idi” ( Falih Rıfkı Atay: Çankaya s.471, 472 )


Türkiye tarihine damgasını vurmuş bu iki kahramandan birinin “ihtilalci”, diğerinin “nizamcı” karekterleri birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. Ulu Önder, tarihsel devrimler geleneğine dayanarak karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamayacak sivil duruma soktu.


“Kuvayi Milliye zamanı uzaktan yakından politika ile temas eden ne kadar kumandan subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” ( Fa…s. 345 )


Ve hemen bütün devlet işlerinden “Yüce hakem” rolüne çekildi. En basit dil işinde bile, “işi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal zorunluluktandı. Varolan sosyal “DÜZEN”E ve “HIYERARŞİ”YE prim verilmezse yaşanamazdı. Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisi idi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, er geç kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu.   

 

Kahramanın katına sokulabilenler iki tiptiler:

Zinde kuvvet denilen aydınlar: Kişiliksiz kapı kullarından seçilmişlerdi. Falih Rıfkı Atay’a göre Atatürk, “bütün baltalamaları halktan değil aydınlardan görmüştür” ( Fa…407)


Türkiye finans kapitalinin biriciği İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar, başvekilliğe çıktı. Kapıkulluğu gelenekli “aydın kuvvetlerimiz”den başka türlü bir kotarılış ta beklenemezdi.


Simsarlar ( özel sermaye ): Kahraman “zinde kuvvetler”i terbiyeli maymuna çevirsin yeterdi. Memleket içerden ve dışardan yardımla istenilen sınıf sonucuna vardırılabilirdi.


Finans kapitale karmış tefeci-bezirgânlığın devletçilik mekanizması ile gelişimi iki biçimde aldı yürüdü. 1 – Para oyunu ( Banka tefeciliği ), 2 – Toprak oyunu (Arazi spekülasyonu )


“İlk aferizm(çıkarcı özel iş) fesadı, Ankara’da iş takibine gelenleri haraca kesmekle başlamıştır. İş Bankası’nın bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur.”( Fa…425)


Ülkeyi örümcek ağı gibi sarmış; mültezim, müteahhit, sarraf, tefeci, eşraf, ayan zümreli kapitalist sınıfı, Türkiye’de hala burjuvazinin ezici çoğunluğudur. Sanayici kapitalist azdır. Bunun iç sebebi: Türkiye’de İngiltere’dekinden çok daha ağır basan bir tefeci-bezirgan prekapitalist sınıfın azgınca gelişmiş olmasıdır. Dış sebebi: Bu prekapitalist sınıfın Batı finans kapitali ile çabuk ve kolay kaynaşması sayesinde, Batı şirketlerinin Türkiye’de her türlü modern sanayi girişkenliğini daha doğarken boğabilmeleridir.


Türkiye, Japonya kadar barbarlığa yakın olsaydı, antika medeniyetin iratçı sermayesine boğulmamış olur, Batı finans kapitaline bu derecede kaynaşamaz, sanayileşme ile gelişen modern burjuva üretimini bu kadar rahatlıkla baltalayamazdı.

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi- D... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right