left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Piyade Teğmen Ömer Yazgan'ın son mektubu Yazdır E-posta
Yazar Ömer YAZGAN   
Wednesday, 11 April 2007
 Image
Sevgili Anama, Babama ve Kardeşlerime,

Şu anda saat 04:00 ve ben infaz için son hazırlığım olarak bu mektubu yazıyorum. Bundan böyle benim düşmanlarım sizlerin de düşmanıdır. Siz olmasanız da benim kanımı yerde bırakmayacak kardeşlerim var. Halkımızın yazgısı bu değil. Çok evladını kaybetti. Ama bir gün kazanmayı da öğrenecek. Diğer devrimciler sizlerin evladıdır. Tarih, biz zulme karşı çıkanları her zaman haklı çıkardı, çıkaracak.

Malım mülküm yok ki miras bırakayım. Size ve yoldaşlarıma ancak mücadele anılarımı miras bırakabilirim. Ben şu anda oldukça moralliyim. Beni tek üzen şey, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi- Cephesi'nin bir üyesi olamadan ölüme gitmektir. Gelecek devrimcilerin birliği ile partimizin geleceğidir, buna inanıyorum.

Halkımızın mücadelesi haklıdır, meşrudur. Meşru olmayan, bu zorbaca düzeni sürdürmekten yana olan katillerdir. Biraz acele etmek zorundayım. On dakika bile bana çok görüldü. Elimde kelepçe ile yazmak zor. Yeğenlerim geleceğimizin umududur. Ben düşüncelerimi daha önce çok yazdım. Burada tekrarlamama gerek yok. Bana inanın yeter. Gözyaşlarınızı düşmanlardan gizlemeyi öğrenmelisiniz.

Kesin olarak soğukkanlılığınızı yitirmeyin.

Az sonra son görevimi yapmak üzere darağacına çıkacağım. Sloganlarımı haykıracağım, dizlerim titremeyecek. Yirmi yedi yaşına bastığım bu gecenin sabahını kimse unutmayacak. Ellerinizden öperim.

Tek Yol devrim. Kahrolsun Faşizm.

78'li Subaylar- Teğmen Ömer Yazgan

Ömer Gürcan  

 

"Ben oğlumu size, ortaokulu bitirince teslim ettim. On beş yaşındaydı o zaman. Ve şimdi siz bana cesedini teslim etmek istiyorsunuz. Ortada bir suç varsa, bu sizin suçunuzdur. Ben size teslim ettim, demek ki siz bu hale getirdiniz..."

 

Piyade Teğmen Ömer Yazgan’ın babası Osman Nuri, 12 Eylül paşalarına böyle haykırıyordu.

Meclisi fesheden, partileri kapatan paşalar, kendilerinin yargılanması gereken 146. maddeyi, tercihini halktan yana koyan Teğmen Ömer Yazgan’a uyguladılar. Teğmen, beraber davranış gösterdiği üç kişiyle birlikte asıldı; Ramazan Yukarıgöz, Mehmet Kanbur ve ErdoğanYazgan.

Ömer’in Erdoğan’la akrabalığı yoktu. Soyadı benzerliğini, yaşamda da paylaştılar.

 

Onlara ceza verip kalemini kıran “emir kulu” yargıçın, aynı zamanda “para kulu” olduğu meydana çıkmıştı.

 

“Kendilerine bu cezayı uygun gören yargıç, “Kurtuluş Örgütü Davası’nda” idamla yargılananların ailelerine, istediği parayı vermeleri halinde bu cezaları yirmi yıla indirebileceğini söylemiş ve parayı alırken de suçüstü yakalanmıştı. Adalet Bakanı Cevdet Menteş'in yeğeni olan Deniz Hâkim Kıdemli Yüzbaşı Eyüp Menteş'e, rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan sekiz yıl ceza verilmiş ve verilen ceza, Askeri Yargıtay'ca da onanmıştı.”

 

Bu “rezil hâkim rüşvet olayı” bile, kararın tekrar gözden geçirilmesi için gerekçe olmamıştı. Paşaların acelesi vardı.

Egemen çevrelerin acelesi vardı.

Görevler hızla yerine getirilip “Demokrasiye” dönülecekti. Devrimci unsurlar yok edilecek, toplu hareketi ve davranışı sağlayan her delik kapatılacak ve iştahla görev bekleyen sivillere memleket teslim edilecekti.

Bizim ülkemizde “Demokrasi” böyle oynanır. Halkın iktidara talip olma momentlerinde “Demokrasi” rafa kaldırılır. Asker görevliler “Demokrasi” için gereken temizliği yapar, sonra yerlerini gönül huzuruyla sivil görevlilere devrederler.

 Basınımız bu görevlileri; “Çoban Sülü”, ”Karaoğlan”, ”Tonton”, ”Baba”, ”Bacı”” lakapları ile topluma sevdirir.

Asılanlar, öldürülenler, ezilenler bu “demokrasi çorbasının” tuzu karabiberi olurlar. “Aga” lakaplı meşhur işadamımız “demokrasi çorbasını” içerken, basınımıza “demokrasimizi” över, demokrasimizi iş hayatından verdiği örneklerle zenginleştirir.

 

12 Mart 1971 Askeri Cuntası’nın Kılıç Artıkları, "yarının güvencesi" olarak gördüğü asker gençleri, siyasi sorunlarda kendine göre şekillendirmeye koyuldu. Ömer'in de içinde bulunduğu Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerine, dönemin devrimci hareketleri, dış güçlerin, özellikle de Sovyetler Birliği'nin yönettiği ve kışkırttığı bölücü, vatan haini güçler olarak tanıtıldı. Askeri okulların ders programlarında anti-komünist düşünceler giderek daha fazla yer almaya başladı. Genç subay adaylarının beyinleri, Amerikan hayranlığı ile dolduruluyorlardı.

 

Ama aynı okulda vatan için ölmeyi, onuru, şerefi, Mustafa Kemal’i, Samsun’u, Amasya’yı, Erzurum’u, Sivas’ı, Ankara’yı, Kurtuluş Savaşı’nı ve devrimleri de öğreniyorlardı.

Ne yaman çelişkiydi bu!

1971’lerde görevini yapan paşalar, görevlerini sivillere devrettiler. ” Karaoğlan”, arkasından “ Baba” geldi. Ortalığı, Sosyalizm rüzgârı sarmıştı. 70 öncesinden daha gürdü, kuvvetliydi. Her şeyi altüst etme tehlikesi vardı. Çatılar uçacaktı.

 

Dışardan esen sosyalizm rüzgârı, Kara Harp Okulu’nun pencerelerinden içeri süzüldü. Gencecik asker delikanlılarının ciğerlerine, oradan beyinlerine aktı. Ömer Yazgan da onlardan sadece biriydi.

 

21 Mayıs 1963’de yargılanan Harbiyeli, heyecanını; “Ben Atatürkçü, İhtilalci bir Harbiyeliyim.” şeklinde, 1968’deki Harbiyeli; “Tüfeklerimize mermi yerine devrimci düşünce sürme zamanıdır” biçiminde koydu. Şimdi söz ve davranış sırası 78’li Harbiyeli’deydi.

 

İlk isyan

60’larda Harp Okulu eğitimi 2 yıldı. 21 Mayıs 1963 Hareketi nedeniyle Kara Harp Okulu, 63 ve 64 yılında mezun vermedi. İki devre ordudan atıldı. 70’lerde Harbiye 3 yıla çıkarıldı. Bu nedenle 71 devresi de olmadı.1977 senesinde Genelkurmay, Harbiye’nin 4 seneye çıkarılmasına karar verdi. Yasa meclisten geçmeden uygulanmaya kalktı.

 

1977 yılında mezun olması gereken Harbiyeler, subay yapılmadı..Bir sene daha askeri öğrenci olmaya zorlandı. İlk büyük isyan bundan doğdu. İlk toplu hareket, beraber davranış, askeri deyimle yanaşık düzen böyle başladı.

 

512 kişilik taburdan 405 kişi avukata vekâlet vererek idareyi, yani üstlerini mahkemeye verdiler. Görevli paşalar bunun nereye varacağını tecrübeleriyle biliyorlardı. Onlar 1960’ı, 1963’ü, 1968’i görmüşlerdi. Gençlik yine kaynıyordu…Yapacakları karşı hareket planına, gerekli notu, altını çizerek düştüler; “78’ liler”!

 

Taciz ateşi

Egemen sınıflar kendilerine kast edecek kalkışma hedeflerini belirlemek için, piyonlarını ve ajanlarını sahaya sürdüler. 13 Kasım 1961 sonrası, sürüldüğü Hindistan’da Amerikan Emperyalizmiyle nişanlanan Alpaslan Türkeş, “Türk-İslam sentezi” çengeline taktığı halk çocuklarını devrimci her hareketin karşısına çıkardı.

Bunlar hâkim sınıfların taciz ateşiydiler. Amaç, devrimcilerin birikim hatlarını belirlemekti. Bu gençler karşılarındakilere “Komünist” diye saldırıp, onları kendi üzerlerine çektiler. Devrimci kanat da , “Faşist” diye bunları hedef aldı. Orduda, poliste, okullarda, mahallelerde kapıştırıldılar. Devrimciler hızla yasa dışıklılığına itildiler. Kitlelerden koparak, silahlı mücadele timleri kurmaya başladılar. Harekâta gereken parayı bulmak için soygunlara başladılar. Güvenlik güçleriyle çarpışmalara başladılar.

Medyamız görev için hazırdı. Devrimciler soyguncu oldu. Devrimciler katil oldu. Hazır bekleyen Ordu ve Polis Devlet aygıtı, yerini aldı, piyonlarını ve devrimcileri ezdi. Piyonlar daha da şaşkındı. Türkeş, gençleri asılırken, Dil Okulu’nda gözetim altındaydı. Beyni iktidarda, gövdesi hapishanedeydi. Görev tamamlanmıştı.

 

Oyuna düşme

 

Aynı kaosa 78’li Harbiyeliler de düştü. Harbiye içindeki “faşist”lerle kavgaya tutuştular. Kavga nedeniyle 6 kişi hakkında soruşturma açıldı. Ömer Yazgan bütün taburu örgütledi. 512 kişilik sınıftan 367 kişi dilekçe vererek, olayı çıkaranın 3 faşist olduğunu belittiler. Ve böylece derli toplu olarak “yukarı makamlarca” kayıt altına alındılar.

 

1978 yılında mezun oldular birliklere dağıldılar.

 

 Dışarıda yükselen anti-faşist mücadele, ordu içindeki güçlerin, dışarıdaki anti-faşist savaşıma daha aktif katılımını getirdi. Bir bakıma, ordu içinde bulunan kadrolar, teorik-siyasi ve örgütlenme konularında öne, öncü konumlara çıktılar.

 

1978 yılından itibaren Harbiye öğrencilerinden bazıları, dışarıdaki kitle çalışmalarına katılmaya başladılar. Ömer de Ankara'da, Ege ve Nato Mahalleleri’nde çalışmalara katılıyordu.

78 dönemi olarak mezun olduklarında, Piyade Teğmen Ömer Yazgan, Jandarma Teğmen Hamza Yalçın ve diğer birçok arkadaşı, İstanbul'da Piyade Okulu'nda buluştular. . .

 

Çeşitli çevrelerce Güvercinciler, Otonomcular, Sanayi Dev- Genç ve GMÜK (Galatasaray Mühendislik) gibi isimlerle adlandırılan bu siyasi çevre, kendilerine "kimsiniz?" diyenlere "biz, DEV-GENÇ’iz" diyorlardı. Sanayi Dev-Genç, iradi bir müdahaleyle olmasa da giderek hiyerarşik bir yapıya dönüşüyordu; yönetici bir mekanizma ve onun altında çeşitli birimler oluşmaktaydı. İstanbul, Ankara, Antakya, Adapazarı, İzmit gibi kentlerde kitlesel tabanı vardı ve kadroları buralarda siyasi çalışma yapıyorlardı. Artan sivil faşist saldırılara karşı 'aktif savunma' eylemleri koyuyorlardı. Militanları MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikalar Konfederasyonu), MHP'nin bazı parti binalarına ve polis karakollarına bombalı saldırılar başlattılar.”

 

Mahallenin Namusu

 

“Sanayi Dev-Genç'in çalışmalarının yoğunlaştığı sanayi bölgesi civarında, hızlı bir fuhuş sektörü gelişiyordu. Buradaki fuhuş sektörü, karşısındaki yoksul semtleri adeta tehdit ediyordu. Artan yoksulluk, gecekondu semtlerinden birçok genç kızı, Levent'teki pavyonlara ve randevu evlerine sürüklüyordu. Kentin tüm pis işlerinin görüldüğü bu semti, devlet özel koruma altına almıştı.

 

Diğer devrimci örgütler gibi Sanayi Dev-Genç de bundan rahatsızdı. Fuhuş ve uyuşturucu sektörü, yükselen toplumsal mücadeleye karşı kullanılıyordu. Devrimci güçler buna karşı çeşitli dönemlerde kampanyalar açtılar. Ardından bazı silahlı baskınlar düzenlediler. Bölgenin en iyi pavyonu olarak bilinen Arjantin Pavyonu Baskını, bunların sonuncusu oldu:

Pavyon, özel korumaların yanı sıra jandarmaların da sıkı koruması altındaydı. Ancak kalabalık bir güçle yapılırsa baskının başarılı olması olanaklıydı.

Silahlı kalabalık bir grup, bir anda pavyona daldı, içerde ve dışarıda silah sesleri aynı anda yükseldi. Bölgede ne kadar sıkıyönetim devriyesi varsa tümü olay yerine kaydırıldı. Çatışma, saldıran güçlerin geri çekilmesine bağlı olarak ara sokaklara yayıldı ve silahlar sustuğunda, caddede kanlar içinde iki kişi yatıyordu. Bunlardan biri henüz soğumamış bedeniyle bir er, diğeri ağır yaralı halde Cemalettin Yalçın idi. Cemalettin Yalçın, Sanayi Dev-Genç militanlarındandı. Çatışmada yaralı olarak ele geçti. Bir iki gün sonra askeri hastanede öldü. Arjantin Pavyonu Baskını’na ertesi günün gazeteleri geniş yer verdiler ve bir kaç hafta sonra da polis, geniş bir operasyon başlattı. Ömer'le birlikte birçok subayın adı baskına katılanlar arasında geçiyordu. Bu, açık devrimci savaşıma katılmak için ordudan ayrılmak isteyen genç subaylara bir gerekçe oldu. Ve ordudan firarlar başladı.

 

Çember içine giriş

 

Ordudan firar ettikten sonra Ömer, İstanbul'da kaldı. Çeliktepe, Gültepe, Sanayi, Sarıyer vb. bölgelerde gecekondu halkının sorunları ile uğraştı. Buralarda kısa sürede farklı isimlerle tanındı. 1979 sonlarında ise örgütsel çalışma yapmak için İzmit'e gitti.

1980 yılı ile birlikte yükselen siyasal hareketlilik koşullarında etkili bir güç olmak için mücadele veren “ÜçüncüYol” grubu, cezaevindeki kadrolarının dışarı çıkarılması için de çaba harcıyordu. İlk iş olarak, sahte belgeler düzenleyerek Hamza Yalçın'ın kaçırılmasına girişildi. Kaçırıldı. Birkaç ay sonra da o büyük kaçış gerçekleşti; 24 Nisan günü Sultanahmet Adliyesi'ne gitmek için Çemberlitaş'ta ağır ağır ilerlemekte olan cezaevi arabasının arka kapısından, sivil giyimli genç insanlar birer birer atlayarak ara sokaklara daldı”

 

12 Eylül Darbesi ile yığın ve devrimci hareketin içine düştüğü sessizlik ortamı, günler ilerledikçe derinleşiyordu. Birçok örgüt büyük darbeler yemekteydi. Devrimci-Sol, Devrimci-Yol gibi Üçüncü Yol'a yakın örgütler art arda aldıkları darbelerle bir belirsizlik sürecine doğru gidiyorlardı. Bu örgütlerin geniş tabanında dağınıklık yaşanıyordu. Sanayi Dev-Genç, bu sessizlik ortamının daha fazla uzamaması için silahlanma kararı aldı ve bunun için de bir dizi plan yaptı. Bu planların, parasal boyutunun tamamlanması ön koşuldu. Soygunlar için istihbarat çalışmaları başlatıldı, çeşitli girişimler yapıldı. Adapazarı'na bağlı Akyazı ilçesinden gelen istihbarat üzerinde duruldu. Zengin kuyumcular vardı ve yapılması da fazla zor görünmüyordu. Soygunu gerçekleştirmekle de Ömer görevlendirildi.”

Ve soygun yapıldı. Başarısızlıkla sonuçlandı. İki arkadaşları öldü. Onlar da öldürdüler. Ömer ile birlikte dört kişi yakalandı.

 

Selimiye Askeri Cezaevi'nin üst katlarında bulunan mahkemede tutuklandılar, indirildikleri alt katta ise onları ağır işkenceler bekliyordu.

Yazar Emil Galip Sandalcı da o gün tutuklanmış ve Selimiye Askeri Cezaevi’ne getirilmişti.

 

Emil Galip Sandalcı anlatıyor:

"Selimiye'de, göz altına sevk edilenlerin bekledikleri bir yer var. Biz gittiğimiz sırada orası çok kalabalıktı. Bir ara yanımda oturan kişiye baktım; çıplak bedenine bir ceket giymiş, üzerinde başka hiçbir şey yok.

Sonradan bu kişinin, ünlü Akyazı Kuyumcu Soygunu’nu yöneten Teğmen Ömer Yazgan olduğunu öğrendim. Yanında, soygunda onunla birlikte olan bir bekçiyle bir genç oturuyordu. Bekçinin başında da, elinde de kanlı sargı bezleri vardı. Bekçinin karısını da getirmişlerdi oraya... O da perişan bir vaziyetteydi.

Neyse, bizi bekleme yerinden alıp hapishane kısmına soktular. Önce bir üst baş araması yapıp, zabıt tuttular. Ardından, daha içerlerde bir yerdeki çok geniş bir odaya aldılar. 10–15 kişi kadardık. Orada birden, ellerinde coplar olan askerler belirdi. Başlarında bir onbaşı ya da çavuş vardı. Bize ‘Soyunun' dediler. Çoraplar dâhil üzerimizdeki her şey çıkartıldı. Yalnız donla kaldık. Derken korkunç bir meydan dayağı başladı.

Önlerine, gelene kıyasıya vuruyorlardı. Ama özellikle o teğmeni, bekçiyi ve onlarla birlikteki genci feci şekilde dövdüler. Teğmen de, bekçi de soygun sırasında yaralanmışlar. Birinin sağ, diğerinin sol kasığında birer kurşun varmış. Kurşunlar çıkarılmamış. Üstelik oraya geldiklerinde yaklaşık 80 gün süren işkenceden geçmişler. Bekleme yerinde konuşurken, onlardan öğrenmiştim bunları. İşte o durumdaki teğmenin, tıpkı filmlerdeki gibi, üç kere havalanıp yere düştüğünü gördüm. Üç kere ayakları yerden kesilip havaya uçuruldu. Bekçinin de çıplak ayaklarına postallarla bastılar. Onun da kemiklerinin çatırdadığını duydum. 15 dakika kadar sürdü bu dayak......"

 

Ömer ve arkadaşları, diğer gün sabah erkenden topluca Gölcük Askeri Cezaevi’ne götürüldüler.

 

“Gölcük Donanma Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, 12 Eylül'ün en hızlı çalışan, cezada sınır tanımayan mahkemelerinden biriydi.

 

Sorgu ve savunma duruşmalarının tümü, yirmi güne sığdırıldı. Bu duruşmalar sonucunda beşi hakkında ölüm cezası verildi ve kalemler kırıldı, daha sonra İsmail Gökalp’ın cezası yaş küçüklüğü nedeniyle yirmi yıl ağır hapis cezasına dönüştürüldü”

 

“Ömer Yazgan göz altına alınan genç subaylarla birlikte, sorgulanmak üzere Bursa'ya götürüldü. Bir öneri yapıldı: "Ordu içindeki devrimci, demokrat olan subayların listesini bize ver, biz de senin idamını durduralım!" Ömer, yalnızca güldü öneriye. Bunların bizle bir ilgisi yok” dedi.

 

Her şeyin sırası var

 

1 Temmuz 1979 tarihindeki Arjantin Pavyonu olayından sonra, Teğmen Hamza Yalçın yakalanmış, diğer teğmenler; Ömer Yazgan, Osman Tıftikçi ve Ahmet Erdoğan firar etmişlerdi.. Güvenlik görevlileri, kaçak teğmenleri 78’li diğer subayların evlerinde aramakla yetindi..

 

Arkasından Hamza Yalçın hapishaneden kaçırıldı, yine 78’li teğmenlerin evlerinin aranmasıyla yetinindi.

 

17.1.1981 Akyazı’da kuyumcu soygununda Ömer Yazgan yakalandı. 78’li teğmenlerin üzerine gidilmedi.

 

Ordu içindeki diğer sol gruplara yakın askeri kişiler üçer beşer temizlendikten sonra, 30.11.1982 tarihinde operasyona geçilerek, 78’li teğmenler esas olmak üzere ana temizliğe başlanıldı.

 

Devrimci askerler, Ankara Ordu İstihbarat ve Dil Okulu’nda (Özel Harp Dairesi, MİT ve Ankara Emniyet Müdürlüğü DAL grubu elemanlarından oluşan) en ağır işkencelerden geçirildi. 2.5 yıl cezaevlerinde yatırıldılar. 7 kişi hariç hepsi, beraat etmelerine rağmen ordudan atıldılar.

 

 

 

 

 

Ve belirlenen son - Böyle ölür bizimkiler

 

“Koğuş kapısı, slogan ve marşların, tekmelerin ve yumrukların, diğer koğuş kapılarının gürültüsü altında açıldı. Kapı açılmadan önce, onlar birkaç kez birbirlerine sarılmış vedalaşmış, güç vermişlerdi. Kapı açıldığında da sloganlarını kesmediler. "Ömer Yazgan" dedi, kapıyı açanlardan biri. Ömer, arkadaşlarıyla vedalaştı tekrar, onlara tek tek sarıldı.

Koridora adımını attığında ise diğer koğuşlara bağırdı; "Hoşça kalın arkadaşlar, devrimci mücadelenizde size başarılar diliyorum. Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz". İnzibatlar ağzını kapattı. Ömer, sesini duyurmak için ağzını kurtarmaya çalıştı. Kurtardıkça da slogan attı. Giderek daha fazla asker, üzerine yığılmıştı. Koridora çıktığında, arkadan vurulan kelepçeyi bir subay tutmuş geriye doğru çekiyordu onu. Bu arada düştü Ömer. Bu sefer tekmeler altında sloganlar atmaya başladı. Ve öylece çekip sürüklediler dış giriş koridoruna kadar. Yine aynı yöntemle dışarıda bekleyen kapalı arabalardan birine bindirildi.”

 

Arka arkaya dört arkadaş asıldı.

 

Son mektupları, devrime ve halkına olan sevgi ve inançlarının belgeleridir

 

Baba’dan Oğul’a:

 

Değerli Oğlum Murat,

 

Bugün biz neden ayrıyız? Neden ayrı ayrı yerlerdeyiz? Beraber gülüp oynamak, eğlenmek varken taa uzaklardayız? Uzaklık yetmiyormuş gibi tüm özgürlüğümüz gasp edilmiş, tutsak yaşam içerisinde idama mahkûm edilerek yaşamımıza son veriliyor?

Bugün nedenlerini çözmen mümkün değil, hiçbir şeyin farkında bile değilsin. Büyüdüğünde tarih sayfalarını karıştırdığında asıl gerçekleri orada bulacaksın.

Eğer doğru, dürüst, namuslu yaşamak, halkını sevmek, halkının mutluluğu için onuruyla savaşmak suçsa benim suçum da budur, ileride bizim ne kadar haklı olduğumuzu daha iyi öğreneceksin. Sen de dürüstlük ilkesinden asla ayrılma. Namussuzca her gün yaşamak yerine, namusluca ölümü tercih et..Böyle hareket edeceğin kanısındayım.

Hiçbir zaman gözyaşları dökme. Ağlayanlara müsaade etme, ağlamak yakışmaz bize.

Selamımı yollar, gözlerinden öperim. Bu namustur künyemize kazılmış. Bu da sabır, ağulardan süzülmüş. Sarıl bunlara, sarıl da büyü... Baban Mehmet Kanbur

 

Oğul’dan Aile’ye:

 

Aileme,

 

Kısa fakat benim değer yargılamama göre onurlu bir yaşamım oldu. İdeallerimden taviz vermedim, kimseye ihanet etmedim, silahımı teslim etmedim. Halkın içerisindeyken onlara ve sizlere yardımcı olmaya çalıştım. Halkımızın sınıf mücadelesinde en ön saflarda çarpışmaya çalıştım. Sizleri, sömürü ve bunun sonucu olan yoksulluktan kurtarmak istedim ve şimdi bunu bizden sonra gelecek nesillerin sürdüreceğinden, nihai hedefimize varılacağından eminim, sizlere başka şeyler de yazmak isterdim ama yazamıyorum. (....) Tüm Gültepe halkına ve Türkiye halklarına selam.

 

Bu mektubu, karar Yargıtay'da onaylandıktan sonra yazıyorum. Sizleri teselli etme gereği duymuyorum, çünkü sizler az çok bizlerin verdiği mücadelenin, tüm ölen yiğit arkadaşlarımızın ne için öldüklerini, katliamların, baskı ve işkencelerin altında inleyen, ölen binlerce insanın durumunu bilmelisiniz. Onlar, tüm dünya ezilen halkları ve özelinde Türkiye ezilen halkları adına, sömürü mekanizmasını yöneten emperyalizme ve onun iş birlikçisi oligarşiye karşı mücadele ederken öldüler. Onlar sömürüye son verip insanın insan tarafından sömürülmediği, insanın insanca yaşadığı bir düzen kurabilmek için savaştılar ve şehit düştüler. …….Ramazan Yukarıgöz

 

Not: Bu yazı Hayri ARGAV’ın değerli çalışması “O ŞAFAĞIN ATLILARI 12 Eylül İdamları” kitabından faydalanılarak, ayrıca Rahmi Yıldırım Teğmen’in yazılı ve sözlü bilgilendirmesi ile kaleme alınmıştır. 

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar
hamza abi sen jandarma piyade olarak cok sey yazmissin yaw ))
Gönderen X ASil CINAR X on Sunday, 09 October 2011 at 8:05

Çok duygulandım. Mayıs 1981'deki ilk temizlik harekatında (o Mayıs 1'inde 18 yaşıma basmıştım), sol düşüncelerimden dolayı kaydi olarak atıldım. Sonra gözetimli olarak devam etmek üzere, yaşımın genç oluşu ve diğer etkenlerle geri alındım. 'Başlangıç koşullarımı yitirdiğimi, takıntılı düşünceler edindiğimi' söyleyen MİTçi sınıf subayına da annem Ömer Yazgan'ın annesinin söylediklerine neredeyse kelimesi kelimesine benzer sözler etmişti. Tabii benim yanıtım daha ağır olmuştu. Daha sonra Mayıs 1984 temizlik harekatında bu sefer kesin olarak atıldım. Beni atan Yaşar Önkal Paşa'nın deyişi ile 'sadece öğrencilerin değil subayların da maskotu olduğum' için. Ben Ömer Yazgan ağabeylerimin ve 1962'de Ordu'dan müstafi deniz teğmeni olarak ayrılmak zorunda bırakılan babamın deneyimlerini dikkate alarak, Ordu içinde farklı bir yol izlenmesi kanısındaydım. Bugün de aynı düşüncedeyim. Sarp Kuray ağabeyimi ile bu düşüncelerimi yeniden paylaşmak isterim ileride.
Gönderen Kemal ŞİMŞEK on Sunday, 03 June 2007 at 4:53


 1 
Sayfa 1 / 1 ( 2 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Piyade Teğmen Ömer Yazgan'ın son me... ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5471900
Syndicate
 
left
Top! Top!
right