left
 
 
   
right
Ana Sayfa arrow Yazarlarımız arrow P - Z arrow Celal Özcan arrow Sıra Kimde?
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Sıra Kimde? Yazdır E-posta
Yazar Celal ÖZCAN   
Thursday, 05 April 2007

  


 


    Son günlerin sıkça tartışılan konusu; ABD İran’ı ne zaman vuracak? Türkiye medyasına bakılacak olursa, ha vurdu ha vuracak.


         Başta İran Cumhurbaşkanı Ahmed-i Necat olmak üzere İranlı yetkililere bakarsan biraz zor vurur.

 

         Bahsi ne taraf kazanacak?..

.

         “Zaman” en iyi cevap…

 

         Cevap, gerçekten zamana mı bağlı yoksa bugünden belli mi?


         Verili ortam ışığında biraz değerlendirelim.


          ABD Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Pace; “Daha fazla savaşacak durumumuz yok, bir an önce Irak meselesini çözmek gerek, yoksa Wietnam sendromu hortlayabilir” diyor. Wietnam Savaşı’na katılmış eski ABD’li gazilerin hazırladığı rapora göre ise; Pace haklı. Hatta zaman bile veriyorlar;  “6 ay.  Bu sürede Irak halledilmezse, ABD kamuoyunun da terse dönmesiyle her şey baş aşağı gelebilir.  ABD bir an önce Irak’tan çekilmeyle ilgili B planını hazırlamalı.” Bir de buna, eküri Blair’in Irak’tan asker çekme kararını ekleyin. Durum vahim.


            Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Gül ise, Bakanlar Kurulu toplantısında beyan ediyor: “Eğer ABD Irak’tan çekilirse, kesin olarak İran’ı vurur.”


           Fal mı, kehanet mi, öngörü mü? Ne derseniz deyin. Ama ortada apaçık bir şey var ki; Türkiye, ABD’nin, İran’a vurması için duacı. Vur da belanı bul havasında. Bin yılların uygarlığı sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösterir, benimle uğraşmak bir yana, bana daha da çok muhtaç olursun havalarında.


           İran ise; bir taraftan sıkıysa vur, can damarın, şah damarın, petrolü sana zehir ederim havalarında. Bir taraftan da her ihtimale karşı dünya kamuoyunu yanına çekmeye çalışıyor.   

    

          Dünya Atom Enerji Kurumu Başkanı, BM’nin Japon Genel Sekreteri’nin şaşkın bakışları altında İran’ın nükleer programının tehlike arz etmediğini söylüyor, diğer taraftan, Irak’taki direnişçilere İran’ın silah sağladığı haberlerine ABD Genel Kurmay Başkanı Pace;  Bush ve kurmaylarına meydan okurcasına “Saçmalamayın” diye cevap veriyor.


         Bütün bu söylemler, büyük bir senfoni orkestrasının, önceden kurgulanmış nağmeleri mi, yoksa tam tersine bir kakafoni mi? Bilinmez. Ama bu koroya Türkiye Genel Kurmayı da katılmakta gecikmedi. Pembeleşen, hatta silinen “kırmızı çizgilerine” bir yenisini ekledi: “Irak parçalanırsa müdahale ederiz.”    

 

        Türkçe çevirisi: Irak’ta bağımsız (veya ileri derecede federal) Kürt devletini kurarsanız, karşınızda bizi bulursunuz ve tepkimiz sert olur.


         Diğer taraftan da medyatik haberler gırla gidiyor. İsrail, İran’a vurmak için Türkiye’den hava sahası izni istemiş ( Uluslararası hukuka çok saygı duyar ya), ABD de hava tatbikatı yapıyormuş. ABD’ye; “ bırak abi ben vurayım” diye yalvarıyormuş. Bütün planlar kâmilen tamamlanmış. İran’ı yerle bir etmeye hazırmışlar.


         Gına getiren bu medyatik haberleri bırakıp, saadete dönelim.


         Konjektürün tek süper gücü kim? ABD.


        Planı ne? BOP, “ Büyük Orta Doğu Projesi” .


         Bu Plan ne? Kapitalist medeniyetin, diğer tüm medeniyet biçimlerinden üstün olduğu ön kabulüyle bu medeniyet biçiminin ( Kapitalizmin ), medeniyetin ( sınıflı toplumun) doğduğu yer olan Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın her yerine geri dönülmezcesine yerleştirmek.  


         Medeniyetin beşiği olan Ortadoğu’ya çeki düzen vermek… Bu başarılabilirse eğer, geri dönülmezcesine dünya hâkimiyeti ilan edilebilir.   


Ağzınla Kuş Tutsan Olmaz

         Süvari dergisinin I. ve II. sayılarında yazdığımız yazılarda, bu işin hiç de kolay olmadığının (özellikle de Ortadoğu’nun paradoksları karşında) tarihsel nedenlerini anlatmaya çalışmıştık. Gelinen noktada; ABD’nin açmazı ortadadır. Savaş: yani ölmek veya öldürmek sadece teknik bir sorun değil, tamamen insancıl bir sorundur. İnsanoğlu, ölmek veya öldürmek açmazını, çevrelendiği ve kısa vadede ZOR’la uymak zorunda olduğu koşullar çerçevesinde değerlendirmenin, ÖTE’sine geçtiğinde, süreç içerisinde işler tersine döner. Askerlerin temel görevi; savaş gerektiğinde savaşmaktır. (Askerlik, öyle yan gelip yatma yeri değildir. Savaşman gerekiyorsa savaşacaksın.) Savaşın ÖTE yakasındaki en basit ve en temel kural ise; savaştığın idealler uğruna ölmeyi göze alabilecek insanlar varsa eğer savaş kazanılır, eğer bu şart geçerli değilse, yani savaştığın idealler uğruna ölmeyi göze alabilecek insanlar yoksa Türkçe deyimle; “Ağzınla kuş tutsan olmaz.” Savaşı kaybedersin.  

İşte bu kadar basit ama gerçek olan söylem nedeniyle, ABD Genel Kurmay Başkanı Pace ile savaşın “S” harfini bile anlamaktan bihaber diğer zerzevatın söylemi farklılaşıyor.  ABD Genel Kurmay Başkanı Pace;  “ savaşacak adam bulamıyorum, savaşı kaybediyoruz” diyor.

 

        Savaşı kaybetmekte olan ( kaybetmeye de tarihsel olarak mahkûm olan) ABD’nin tarafından olaylara bakmak, sonuçlar hakkında gerçekçi ipuçlarını verebilir.


         Irak’ta istikrarı bir türlü sağlayamayan, aksine karışıklığın her gün daha fazla artması karşısında çaresiz kalan ABD, Irak’ın bütünlüğünden vazgeçmiş durumda. Irak’ın; Kuzeyde Kürt, Ortada Sünni ve Güneyde de Şii Bölgesi olmak üzere üç parçaya bölüneceği aşikârlaştı. Bu üç parçaya bölünmenin, bölgeyi nasıl etkileyeceği önem kazandı artık. ABD artık, bölge ülkeleriyle bu üç parçanın ilişkilerini örmeye çalışıyor. Güneydeki Şiilerin, Körfez Bölgesindeki Sünni Arap devletlerinin başına bela olmamasının önlemlerini almaya çalışıyor. Bu konuda ki ABD-İran görüşmelerini,  eskiden beri ABD’nin sadık partneri olan Suudi Arabistan’ın Kralı, ABD adına yürütüyor. Sünni Müslümanların liderliğine oynayan Kral Abdullah, Şiilerin önderi olan İran’ın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat’ı Cidde Havaalanı’nda karşılıyor. Görüşmelerinin açıklanan gündemi; “Bölgedeki karışıklığa son vermenin yollarını aramak”…


          Karışıklık nasıl son bulacak?  Irak’ta Şiiler “uslu” durursa karışıklık duracak sanılıyor. Kral Abdullah, Sünnileri biz hallederiz havalarında. Şiilerin uslu durmasının yolunun da Ahmedinecat’tan geçtiğini iyi biliyor. İslamiyet’te yüzyıllarca ezilmiş toplumsal muhalefet olan Şiiliğin, günümüzdeki iktidarı olan İran’a yönelebilecek herhangi bir tehlike karşısında sessiz ve hareketsiz kalamayacağını biliyorlar. ABD’de bu gerçekliği iyi bildiği için, Irak’taki Şiilerin, İran’la olan organik bağlarını koparmaya çalışıyor. Irak’taki İran diplomatik misyonunu (görevli) tutukluyor, Şii’lerin lideri Sadr’ı tutuklamaya çalışıyor.


          Diplomatik misyonunun tutuklanması karşısında protesto etmenin ötesinde bir tepki göstermeyen İran, tehlikenin organik bağı Mukteda Es Sadr’a yönelmesi karşısında ise, Sadr’ı ABD’ye kaptırmamak için İran’a götürüyordu. Tüm bu karşılıklı güç gösterim ve kullanımları, yakın gelecekte üç parçaya bölünecek olan Irak’ın Şii bölgesi için şimdiden pozisyon almalarıdır. Irak Savaşı başlamadan önce, (1. Körfez Savaşı’ndan sonraki süreçte) Şiileri Saddam ile baş başa bırakıp, süreç içerisinde, Irak’ın işgalinde sessiz kalmaları politikasını başarabilen ABD, aynı başarıyı Irak’ın işgali sonrasında Şii’leri kendi tarafına çekme konusunda gösterememiştir. Şiiler, tarihsel pozisyonları gereği ABD’nin bölgedeki ayak bağı olmaya devam ediyor. Domino teorisi gereği yıkılması, ardından da  “demokratik”leşmesi gereken bölgenin Sünni iktidarları İran önderliğindeki Şiilerin bölgede güçlenmesi karşısında, yıkılmak bir yana tekrar ABD’nin sığınacağı limanlar olmaya başladılar.


Şer Üçgeni

       ABD, “şer üçgeni” diye adlandırdığı ülkelerden Irak’ta saplandığı batakla uğraşmaktan Suriye’yi çoktan unuttu, İran ise süreçten güçlenerek çıktı.


        Şimdi, ABD; bataklıktan çıkmak, soluklanmak peşinde, İran ise kazanımlarını korumak ve sağlamlaştırmak peşinde. Her iki taraf da el mecbur uzlaşmanın yollarını arıyorlar. ABD; bölge ülkeleri toplantısında İran ile aynı masaya oturuyor. Ahmedinecat’a BM toplantısına katılabilmesi için vize veriyor. Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın Ahmedinecat ile buluşmasına tepki göstermek bir yana teşvik ediyor.


         İran ise; Filistin ve Lübnan meselelerinde geri adım atıyor. Filistin’de Hamas, iktidarını FKÖ ile paylaşmaya razı olurken, Lübnan’da ise Hizbullah yüklense ele geçirebileceği iktidarı elinin tersi ile itiyor.   

      

          Gelinen süreçte; ABD bırakın İran’a saldırmayı, İran’ın nükleer programını engellemeye uğraşır pozisyona düşmüş durumda. Onu bile engelleyecek mecali kalmamış halde. Gücünü ve dikkatini odaklamak için Kuzey Kore ile uğraşmaktan bile vazgeçerek, uzlaşma yoluna gitti ama nafile.


        Tek yolu kaldı; var olan statüko kalıcılaşmadan önce İran’ın nükleer tesislerini hava saldırısıyla vurmak.


        Bu yol ABD’yi yeniden sonu belirsiz mecralara sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Onun yerine tetikçi ( İsrail) kullanıp sonra da “büyük abi” olarak uzlaşmacı ve uzlaştırıcı rolüne soyunmak daha çok işine gelebilir.


          Orta Bölge: Sünni Bölgesi: ABD açısından nispeten daha sorunsuz gözüküyor. Sonuçta, savaşı kaybetmiş ve yurt savunmasında sınıfta kalmış durumdalar. İster istemez bölgedeki diğer Sünni iktidara sahip devletlere, dolayısıyla da ABD politikalarına boyun eğmek zorundalar. Var olan direnişlerinin tek amacı, kaybettikleri pozisyonlarından daha da geriye düşmemek ve halen güç olduklarını gösterebilmek. Bu nedenle de, hem ABD hem de bölge açısından günün değil, geleceğin sorunu olarak görülüyorlar. ABD açısından da, İran’la olası bir kopuşma ve kapışmaya karşı yedeklenmeye çalışılıyorlar.


          Gelelim Kuzeye. Kuzey dediğimiz; öyle coğrafi bir yön değil, adı ile sanı ile “KÜRDİSTAN”, Kürdistan’ın Güneyi. Bunu biz söylemiyoruz, ABD Dışişleri Bakanı Rice söylüyor. Bakmayın siz sonradan; “dili sürçtü, öyle demek istememişti” söylemlerine.


         ABD açısından içeride ( Irak içerisinde) en sorunsuz görünen bölge; Ama dışarıda (Bölge ülkeleri nezdinde) ABD’yi en fazla uğraştıracak bölge.

     

         NEDEN UĞRAŞTIRACAK?  

         Klasik ve herkesin kolayca dillendirebileceği nedeni hemen söyleyelim; Kürtler, İngiliz Emperyalistlerince 1. Dünya Savaşı sonrasında 4 ayrı ülkeye paylaştırılmışlardır.  Kürtlerin bölgedeki en ufak bir hareketliliği 4 ülkeyi birden etkiler. Bölge dengelerini alt üst eder. 4 ülkede birden sosyal deprem yaratır. Mademki “deprem” dedik, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ülkemizde deprem dede A.M. Işıkara sayesinde bebelerin bile öğrenmeye başladığı deprem literatürü ile devam edelim. Son 50 yılda Kürtler içerisinde en hareketli deprem fayı Güney Kürdistan’dadır. Sürekli deprem yaratır. Yarattığı her deprem de Doğu Kürdistan’ı etkiler ve oranın da deprem yaratmasına neden olur.


        70’lerin sonunda Humeyni’nin İran’da iktidara gelmesi ve İran-Irak Savaşı sırasındaki fonksiyonlarından sonra, “Doğu Despotizminin” gerçek yüzüyle tanışan Doğu Kürdistan, lideri ve örgütlülüğünü kaybetmesinden sonra tarih sahnesinden esamisini sildirmiş görünüyor.


       Suriye Kürtleri ise; Anlı-Şanlı, anti-emperyalist, Sovyetler yanlısı Hafız Esat ve devamında mahdumu Beşar Esat’ın Baas iktidarlarına rağmen, henüz vatandaş kimliğini bile kazanamamış durumundalar. İçinde bulundukları sosyal konum gereği, inatla diğer ülkelerdeki soydaşlarına yardıma koşmaktan başka bir çare ellerinden gelmiyor. Anlayacağınız deprem üretmek şöyle dursun, oluşan depremlerin yarattığı sosyal yaralara merhem olmaya çalışmaktan başka fonksiyonları yok.


        Gelelim Kuzey Kürdistan’a; yaklaşık yarım asır boyunca deprem üretmeden hareketsiz kalan Kuzey, tam da oturuştu denilirken, sisteme entegre oldu denilirken bir patladı, pir patladı. Patlama, diğer parçalardaki patlamalara hiç benzemedi. Hatta diğer parçaları bile az-çok etkiledi, belirledi.


         Sistem (Emperyalizm) acil önlem alma ihtiyacını duydu.


         Liderlikten yoksun bıraktı. Örgütlülükten yoksun bırakmanın tüm yollarını denedi, denemeye devam ediyor.


         İşte tüm bu ahval ve şerait içerisinde Güney, 50 yıllık mücadelesini, iktidar ile taçlandırabileceğine ( ABD emperyalizminin güdümünde olsa bile)  inanmış görünüyor. Konjektürün sağladığı fırsatı kullanmak uğruna, yaratacağı depremin etkilerini görmezden geliyor. Yakın geçmişte ABD ile çok acı deneyler yaşamış olmalarına rağmen, bir kez daha ABD ile birlikte davranmakta beis görmüyorlar. İçlerinden birinin “milliyetçilik ve bağımsız devlet yapılanması, Türk-Fars-Arap milliyetçiliğini de körükler, Kürtler yıllarca sürecek kanlı bir savaşın içine sürüklenir” uyarısını da görmezden geliyorlar.

        Ne diyelim, bildikleri bir şeyler vardır herhalde. Bu sefer ABD’nin satmayacağı güvencesini almışlardır herhalde.   İnşallah biz yanılırız da bölge halkları yıllarca sürecek kanlı boğazlaşmalara sürüklenmez.


             Sonuç olarak; çok net bir saptamada bulunmakta fayda var. Bölge politikalarında Türkiye ve İran’ı dikkate almayan herkes yanılmak zorundadır. Türkiye ve İran Bölgenin iki temel direğidir. Bu iki ülkenin temel direk olmaları babalarından miras değildir. Her iki ülkede bölge tarihinin yaşayan efsaneleridir. Gerek kendi aralarında, gerekse de bölge ülke-halk-medeniyetleriyle yüzyıllar boyunca savaşmış ve bu savaşların acılarından süzülen deneyimlerle yüklü ülkelerdir. Bu savaşlar sonunda artık, birbirleriyle savaşmamak gerektiğini anlamış ülkelerdir. 1. ve 2. Dünya Savaşları bile bu iki ülkeyi birbirleri ile savaştıramamıştır. Bu gerçeği en iyi bilen veya bilmesi gereken de ABD'dir.


           Yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD artık İran’la uğraşmayı bir kenara bırakmıştır. Irak’ın Güneyindeki Şii bölgesinin çevre ülkeleri ile ilişkilerinin örülmesi konusunda İran’la görüşmelere başlamıştır.


          ABD açısından asıl sorun Irak’ın kuzeyi yani Güney Kürdistan’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinin örülmesidir.


      Bu sorunun iki türlü çözüm yolu olabilir:

1-    İsrail’in kuruluş süreci misali, doğrudan ABD Himayesi ile çözüm.


Bu çözüm daha Filistin sorununu çözememiş olan ABD’nin başını fena halde belaya sokar. Filistin sorunu nedeniyle başının belada olduğu tüm Arap âleminin yanına Türk ve Farsları ekler.


2-    Sorunu Taşeron eliyle çözmek;


Bu çözümde de taşeronun kim olacağı sorusu öne çıkar. Cevabı çok basit; elbette İran olamaz. Kürt meselesi İran için gerçekten bir güvenlik meselesidir. Ve her an için kesilip atılabilecek bir sorundur. Daha da açık ifade edelim, İran nükleer programına dokunulmaması karşılığında Kürt bölgesinden her an için vazgeçebilir.


           İran olamayacağına göre; geriye bir tek Türkiye kalıyor. Türkiye’ye bu rol yüklenebilir mi? Veya bir başka şekliyle soralım, Türkiye bu rolü kabul eder mi? Bu soruların da iki farklı cevabı var.


1-    Başta Türkiye Burjuvazisi ve onun sözcüsü olan TÜSİAD olmak üzere, çoktandır bu sorunu inceden inceye topluma tartıştırıyorlar.  Söylemleri; “mademki Kürt devleti artık bölge için bir realite, bunu engelleyemiyoruz, o halde bizim himayemizde olsun. Bu düşünce sahipleri, ABD denetim ve gözetiminde, ön çalışmalara çoktan başladılar bile. İnanmayanlara Kuzey Irak veya Güney Kürdistan’daki Türkiye Finans-Kapitalistlerinin yatırımlarına bakmalarını salık veririz. Sosyal gerçeklik olarak, çokta boşlukta kaldıklarını söyleyemeyiz.  80 küsur yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi deneyleri ile nasıl Kürt ağa ve beylerini sanayicileştirerek İstanbullulaştırdılarsa bu meseleyi de çözebilecekleri kanaatindeler.


2-    Bu söyleme karşı çıkanlar cephesi:  Bu cephede yer alanların kafaları fena halde karmakarışık. Hep olmazları saymakla yetiniyorlar.


 Söylemleri;

Bu olmaz; kırmızı çizgilerimize aykırı,


Şu olmaz antiemperyalist ilkelerimize aykırı,


O olmaz halkların kardeşliği ilkesine aykırı,


Peki, ne olacak? Hele dur bakalım ABD ne adım atacak görelim, ona göre adım belirler yeni olmazlarımızı sıralarız.


İşte tam da bu ortamda ABD atacağı adımını belirlemiş görünüyor, bu rolü beğenmedin mi?  O zaman sıra şaştı, sıra sana geldi. “Hele ben sana ölümü (parçalanmayı) göstereyim, bak o zaman sıtmaya (taşeronluğa) nasıl razı oluyorsun.   


Gel de çık işin içinden çıkabilirsen eğer.


İşin içinden çıkış var dostlar.


Türk-Kürt-Fars-Arap dostlar, için içinden çıkış var. İşin içinden çıkışın tek yolu Emperyalizmin dayattığı çözüm yoluna alternatif yolun oluşturulması, tarihsel çatışmalarımızdan süzülüp gelen kardeşliğimizi öne çıkarmaktır çözüm.


Belki çok basit gelecek ama tek çözüm, çok yakın geçmişte söylenmiş olandır.

“ YANKEE GO HOME ”

 

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Sıra Kimde? ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

 
left
Top! Top!
right