left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Friday, 25 May 2012
 
 
Ana Menü
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
Doğu Batı Çatışması mı? Yazdır E-posta
Yazar Mehmet ÖZGÜR   
Tuesday, 27 March 2007

 

 


 Dünya Halklarını Alıklaştırma Çabası mı?

 

İmparatorluk önümüzdeki süreçte dünyadaki tüm enerji koridorlarını kendi denetimi altına almaya çalışıyor. Bunun çok kolay olmadığını farkında bunun içinde müttefiklerini çoğaltmaktan geri durmuyor. Ayrıca kendi yok oluşuna giderken başkaca çaresinin de olmadığı farkında. Çin, Hindistan, Rusya ve Orta Asya Ülkeleri ve Latin Amerika ülkelerinin kendi aralarında yaptığı çeşitli anlaşmalarla imparatorluğu kuşatıyor.

Elbette imparatorluk karşı anlaşmalarla bunları baltalamaya çalışsa da kızışan rekabet ortamını neler getirecek hep beraber göreceğiz. Tüm dünyada ve ülkemizde ABD’li Spekülatör Soros çetesinin mensubu Sivil Toplum Kuruşları ya da NGO’lar imparatorluğun hizmetinde çalışıyor.  Üstelikte Nazi bir Papa’nın Vatikan’ın başında olduğu hızla şeriatçı”laşan yani evengalistleşen Hıristiyan dünyası ve onunu baş temsilcisi ABD’nin bulunduğu dünyada “medeniyetler çatışması” çıkarmak hiçte zor değil.

Ülkemizden Avrupa’dan gelecek demokrasi çözümüne yelken açanlar şunu unutmasın. Mitolojide Batı’ yla Doğu’ nun ilk karışlaşmasından kalma bir uyarıyı anımsatırsak “ Elinde armağanlarla gelen Akalardan sakının ! “ sözü bize dün içi boş tahta at Truva’ yı nasıl kana buladıysa, bugün AB’ nin boş demokrasi ve reform getirme projelerinin gerçek yüzünü tüm bölgeyi kana bulamak olan bir projenin parçasıdır.

Sorun Batının Doğuya medeniyet getirmesi sorunu değildir. Doğu medeniyetin başlangıç noktasıdır. Bu gün karanlık bir dönemden geçiyor olabiliriz. Bunun başat suçlusu da komünizmle mücadele adıyla “yeşil kuşak” projeleri adı altında İslam şeriatının en geri kesimlerinin imparatorluk tarafından palazlanıp sonra işi bitince düşman ilan etmesidir. Tüm imparatorluklar gibi doğan, gelişen imparatorluk sonun da tüm imparatorluklar gibi yok oluşu da tadacaktır.


Soğuk Savaş Sonrası Dünyayı Yeni Enerji Koridorlarına Göre Yeniden Yapılandırmak

(Satranç Tahtasındaki Hamlelerin Gerekçelendirilmesi )

 

                                                                                                        
11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD kendi kamuoyunda türlü propagandalar ile kendi halkının uzun sürecek savaşa hazırladı. İktidara mahkeme kararı ve Florida da çalınan oylarla şaibeli gelen Bush Hükümeti ilk altı ay hiçbir şey yapmazken 11 Eylül’le birlikte birden şahinleşti.

 Bush “teröre karşı savaş” ilan ederken ağzından şu sözcükler çıkıyordu. “ Bu bir Haçlı seferidir.” Kamuoyuna çeşitili ağızlardan işlenenler halkın nasıl kandırıldığının ve alıklaştırıldığının bir kanıtıdır. Eski CIA şefi James Woolsey’in makalesi, bunlardan sadece biriydi. Woolsey “ Batı dünyası, faşist Ortadoğu hükümetleri ve totaliter İslamcılar karşı savaşıyor “ diyordu.

Yine Bush, bir İsrail gazetesine “ El Kaide’yi vurmamı bana Tanrı emretti, Tanrı sonra bana Saddam’ı yok etmemi emretti” şeklinde demeçler vermesine ne denmelidir.

Amerikan Time dergisinin 2003 Temmuz’ unun son haftasındaki sayısında kapakta kocaman “ “İleri, Hıristiyan Askerleri “ yazıyordu. Konu ise Ortadoğu ülkelerine yollanan, “şeriatçı” Avengelis Hıristiyan misyonerler. Dergide yer alan bilgilere göre, İslam ülkelerine misyonerlik için giden 1982’de 15 bin iken, 2001 yılında 27 bini buldu. Bunların üçte birinin Hıristiyan Avengelis “şeriatçı”  gruplarla bağlantıları olduğu biliniyor. Hedef alanları dergiye göre “10 / 40 penceresi” dir. Peki burası 10. Parele ve 40. Paralel de hangi ülkeler var. Türkiye, Fas, Cezayir, Irak, İran, Afganistan, Sudan, Yemen, Suudi Arabistan. (1)

Bush, istihbarat şefinin  “faşist Ortadoğu hükümetleri” dediği yönetimlerden, daha faşist fikirlerini piyasaya sürüp Batı dünyası ve Hıristiyan halklarını yanına çekip Hitler’in “üstün ırk teorisi” benzeri tezleri ortaya atıyor ki “medeniyet çatışması” yla Müslüman – Hıristiyan çatışması çıkarmaya çalışması sanki çok farklı bir düşüncedir.


Bütün Propagandalara Rağmen Çatlak Sesler


Washington’da tüm bu propagandalar yürütülmesine rağmen muhalif seslerde yok değil elbet. Filistin dostu Rahip Michael Prior, bu raftan indirilen tezlerin aslında epey eski olduğunu hatırlatıyor. “İncil’de yer alan kutsal topraklar vaadi, yerli halkların imha edilmesinin ilahi bir vazife olduğu fikriyle bağlantılıdır. Bu vaat; Latin Amerika, Güney Afrika, Filistin başta olmak üzere tüm sömürgeci girişimleri desteklemiştir. Sonuçta milyonlarca insan acı çekmiş, İncil’ e olan saygı yitirilmiştir. Modern, laik siyasi haklar ve insan hakları standartlarıyla bakıldığında; İncil’in bu vaadi, insanlığa karşı suç işlemeye bir çağrıdır.” ( İncil ve Sömürgecilik, Sheffield Academic Press, 1997 ) (1)

Yine Bush karşıtı hareketin liderlerinden ünlü yönetmen Michael More da çektiği belgesel “ Fahrenheit 9/11” de konu bütün açıklığıyla gözler önüne seriliyor. Altı ay kılını kıpırdatmayan Bush’un şahinleşme serüvenini şöyle anlatıyor; Tartışmalı 2000 seçimine düşen gölge ile yola çıkan Moore, Başkan George W Bush’un başarısız Texas’lı petrolcunun, özgür dünyanın liderliğine giden beklenmedik yükselişinin izini sürüyor.

 Bush ailesinin ve iş ortaklarının Suudi kraliyet ailesi ve Bin Ladin ailesi ile yakın bağlarını sergileyip, 11 Eylül 2001 tarihinde günler sonra, Bin Laden ailesinin, ülkeden FBI soruşturması yapılmadan Suudi Arabistan’a özel bir uçakla gönderilmelerini sorguluyor. Moore, aynı zamanda ulusal güvenlikteki sapmayı, yönetimdeki tutarsızlıkları ve ABD ulusunun terör alarmı altında tutulduğunu hayretle gözlediğini belirtiyor ve çıkartılan “Vatanseverlik Yasası” nın en temel sivil hakları ihlal etmesini de bir o kadar hayret verici bulduğunu bütün dünyaya ilan ediyor.

Ayrıca Bush’un nutuklar atarken asker bulamayıp ülkenin en fakir bölgelerinde lise öğrencilerini orduya almaya çalışan askeri memurların serüvenleri gözler önüne seriyor. (2)


Güneş Doğudan Doğar Ya da Medeniyetin Beşiği Doğudur  


ABD’nin ilk günlerde falcıların Huntington ve Nostradamus temeli yorumlarla başlattığı Post-modern Haçlı Seferi 11 Eylül ’e netleştirildi. Batının bütün teknolojik silahları karşısında bisiklet üstünde çakaralmazlarıyla resimlenen mücahit sembolleriyle resim tamamlandı.

 Her ne kadar ABD cephesinden bir tarih profesörü ajanslara düşen şu sözler sarf etse de “ Medeniyetler savaşamazlar. Birbirlerinden öğrenirler. İslam Dünyası ve Antik Yunan’ın etkileşimi dünyanın geleceğini kurtarmıştır. 1400’lere kadar İslam âleminin geliştirdiği bilimsel altyapı olmasa Avrupa’da Rönesans ve Endüstri Devrimi asla oluşamazdı.”  Bu yeterli olmadı savaş başladı.

Peki, bu çatışmanın gerçekten dini temelleri var mıdır? Biraz tarihsel geçmişi kurcalarsak konuyu daha ayrıntılarıyla anlamamızı sağlamış olacağız.

İslam Hz. Muhammed’in orduları 7. ve 8. yy’ larda İslam hâkimiyetini İspanya’dan İran’a dek uzanan bir alana yaymıştı. Müslümanlar yönetimlerini kalıcı kılabilmek amacıyla siyasi varlıklarını Büyük İskender’İn o topraklarda yakın zaman önce atmış olduğu Hellen kültürünün temelleri üzerine oturttular. 9. Yüzyılda Halife Ebu el Abbas el Mamun, Bağdat’ ta “Bilginin Evi” enstitüsünü kurarak Plato, Aristoteles, Demokritus, Pythagoras, Arşimed ve Hippokrates gibi ünlü Yunan düşünürlerinin eserlerini kendi dillerine tercüme ettirdi. Sonraki 500 yıllık dönem için Müslümanlar dünyadaki bilim ve felsefenin tek hakimi olma şansını yakalamıştı. 10. Ve 11. yy’larda güneş Doğu’dan yükselmeye başlamıştı.

Eski Yunan’da temelleri atılan büyük bir ivmeyle gelişiyordu. Bilimsel yöntemin var olmazsa olmaz karakteristikleri ‘gözlem’ ve ‘deney’  El Gazali ile Doğuyla tanıştırıldı.

El Haytam ( Batı dillerinde Alhazen ), El Biruni ve İbni Sina ( Avicenna ) pozitif bilimlerin temellerini attılar. El Haytam ışık ve görüntü üzerine çalışarak modern optiğin kanunlarını yazdı. El Biruni 13.000 sayfalık eserinde matematik, coğrafya ve astronomi üzerine buluşlarını anlattı. İbni Sina’nın ‘Tıbbın Kanunları’ adlı eseri 17.yy’da kadar dünyada kabul edilen tek referans kitabı oldu. El Kindi ve Mizan el Tabi madde, uzay, zaman ve hareket kavramlarını açıklamadılar. Bu bilgilerden özellikle Leonardo Da Vinci’nin etkilendiğine inanılıyor.

El Mesudi botanik ve zoolojinin temellerini attı. El Karizmi matematikte bir devrim niteliğinde olan ‘sıfır’ ve ‘ondalık sistem’ kavramlarını geliştirdi. Logaritma, karekök ve kesrin tarifini yaptı. El Kirmani trigonometrinin prensiplerini anlattı. El battani sinüs, kosinüs ve tanjant terimlerini tanımladı. Cebir İbn Hayyan ( Geber ) kimya bilimini kurdu. Alkol, alkali, eliksir, gibi sözcükler karşılıklarını buldu. İndirgenme ve kristalleşme formüle edildi. Özellikle simya konusundaki çalışmaları sonucunda çeşitli metallerden altın ettiğine inanılıyor. Ancak kitaplarının çoğu kaybolduğuiçin bilgler gürümüze maalesef ulaşamadı. Takipçisi Zekeriya Razi’nin (Rhazas) Kitab-el Esrar adlı eseri de geçenlerde Hintli bir prensin kütüphanesinde bulundu.

El Tusi 13. ve 14. Yüzyıllarda Ptolematik astronomi görüşünü olabilecek en üst noktaya çıkardı. Güneşin etrafında dönen gezegenleri ve yörüngeleri tarifledi. 16. yy’da Copernicus’un söyledikleriydi bunlar.

Ortaçağ’da bilimin İslam ülkelerinin eline geçmesi kilisenin baskısında kalan Avrupa ülkelerinin taassup içinde boğulmasına bağlanıyor çoğunlukla. Katolik din adamları İslam dinini karalayarak herhangi bir bilgi naklini yasaklamışlardı.

  İslam felsefesi temelindeki bilim anlayışını ise zamanın en ünlü filozoflarından İbni Rüşd (Averroes) özetliyordu : ‘Anatomi çalışan bir bilim adamı Tanrı’nın gücünü görerek inancına daha çok bağlanır.’ İslam ritüeli de bilimsel gelişmeleri en azından bazı konularda zorluyordu. Çölde yolunu bulmak için yıldızlardan anlam çıkarmak kaçınılmazdı. Namaz kılmak için yönleri tayin etmek mecburiydi.

12. yy sonlarında Bağdat, Şam, Kahire ve Cordoba’ da dünyanın en ünlü üniversiteleri kurulmuştu. Avrupa’nın en geniş kütüphanesi olan St. Gall’de 36 cilt kitap varken; Cordoba’da 500.000 cilt bulunmaktaydı. İslam âlimleri Eski Yunan eserlerini kopya ederek uygarlığı korumakla kalmamış, ileriye taşımıştı.

13. ve 14. yy’dan sonra bu kez bilgi akışı tersine döndü. Özellikle Cordoba, Sevilla, Granada ve Sicilya üzerinden Cremona’lı Gerard, Bath’lı Adelard, Roger Bacon ve Robert Chester gibi Hıristiyan veya Yahudi bilim adamları Latince ve İbranice’ye tercümeler yapmaya başladı. Batı uygarlının bu çeviriler üzerine kurulduğuna inanılır ve yine bunu batılı kaynaklar söylemektedir. (3)

Elbette bunun iki kaynağı vardır. Bunlardan birincisi İspanya sınırında Doğu ve Batının bilgi alışverişi başlamış olması. Endülüs Emevi Devletinin Cordoba ‘daki üniversitesine gelen binlerce batı bilim öğrencisinin bu bilgileri taşıması. İkincisi Haçlı Seferleri ile edinilen bilgiler olarak ele alabiliriz.   


Doğu – Batı Rekabeti Ne Zaman Doğdu?

 

Peki, Doğu medeniyetine ne olmuş bu medeniyet nasıl yok olmuştur. Doğu ve Batı arasındaki rekabet nasıl düşmanlığa dönüşmüştür. 13. Yüzyılda batıdan Haçlı Seferleri, doğudan ise Moğol saldırılarının başlaması bu saldırılar bütün medeniyet merkezlerinin yerle bir olması bütün kaynakların yakılması ya da kaçırılması sayesinde İslam medeniyeti yerle bir olmuştur. Kaos içinde bilim ve teknoloji de geri kalma fakirliği getirmiş. İslam aşırı uçlara kaymıştır.

Avrupa ise çevrilen kitaplar elde edilen bilgilerle keşiflerin artması, zenginleşen mesenlerin bilim adamlarına destekleri, parçalanan devletlerin daha özgür ortamlar sunması, reform ve rönesans’la birlikte bilimsel ve teknolojik ilermeye gitmiştir. Bu gün sanayi devrimi ile uzay teknolojisine ulaşırken batı, doğu ise yeşil kuşak projeleri ile doğu bloğuna karşı ABD tarafından daha da gericileştirilip Afganistan’da kendi kullandığı Bin Laden 11 Eylül’ le birlikte baş düşman ilan edilip tüm Müslümanlara “post-modern haçlı seferi” açılmıştır.

Konuyu Müslüman bir bilim adamının cevabıyla bitirelim. El Baz şöyle söylemektedir; “ bilim uluslar arası bir kavramdır. İslam bilimi, Hıristiyan bilimi diye ayrılamaz. Büyük bir piramite her insan bir taş ekler. Oluşan duvarların dini olmaz. Taşları koyanların renginin olmadığı gibi.”  (3)


“Medeniyet Çatışması” Fikrinin Sahiplerinin İncileri Devam Ediyor ?


Sorun bir rekabet ya da bir yarış olmaktan öte bir düşmanlığa Post- modern bir haçlı seferine döndürülmesinin ana sebebi elbette sırf dini unsurlar değildir. Ama halkın dini duygularının istismarı ile geniş kitleleri manipüle etmenin en etkin yollarından biri  olduğu da göz ardı edilemez. Üstelik bu fikir ABD’nin en saygın üniversitelerinde profesörlük yapan unsurlarca kaşınıyorsa.  

“Medeniyetler Çatışması” fikrine ilham veren Horvard Üniversitesi profesörlerinden Samuel P. Huntington  İsrail’e yakınlığı ile bilinen Wall Street Journal gazetesinde yer alan makalesinde “21.yüzyılda, Amerikan toplumunun Hıristiyan kimliği daha da baskın hale gelecektir.” İddiasında bulunuyor.

Yine “ İsrail, Hindistan, Tayland ve Fas’a giden Hıristiyanlar nasıl kendilerini bu ülkelerde yabancı hissediyorsa, Hıristiyan olmayanların da kendilerini ABD’de yabancı hissetmesi normal” diyerek ABD’nin “çokkültürlü bir toplum olduğu” yine ABD’li  “ bilim adamları” nca üretilen fikirleri reddediyor.

Ayrıca istatistikler verip 1920’lerde Amerika nüfusunun yüzde 4’ünü oluşturan Yahudilerin 1997’de yüzde 2’ye düştüğünü belirtiyor. Müslümanların yüzde 1,5 Hinduların yüzde 1 olduğunu söyleyerek ekliyor. İlerleyen yıllarda Amerikan toplumunda daha da küçülecek sayıları diyor. ABD’nin yüzde 51’i dindardır bu nüfus Avrupa’da yüzde 5’i geçmez diyerek bundan övünüyor. ( 4)

Karl Marx’ın söylediği “gibi din bir afyondur” . Amerikan halkı hızla evangelistleşen “şeriatçı” bağnaz halde bir dinsel kuşatmışlıkla alıklaştırılıyor. Dünyanın geri kalanına saldırmayı meşru görmeye doğru hızla ilerliyor. Bu korkunç bir süreçtir. Sözde dünyanın en iyi üniversitelerinde profesör olan bu insanların ortaçağ kalıntısı sözleri tüm dünya kamuoyunu meşgul edip kafasını karıştırmaya devam ediyor.


Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin “Bahanesi” Olan  

                Osama Bin Laden Kimdir?       

    

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’ a yönelik saldırılardan birkaç saat sonra, Bush yönetimi, hiçbir kanıt olmadan, “ana şüpheli Osama Bin Laden ve onun El- Kaide örgütü olduğunu ilan etti.”  O dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell saldırıları “savaş eylemi” olarak nitelerken, Başkan Bush, “teröristler ile onlara yataklık edenler arasında ayrım yapmayacağını” bildirdi. Kendi medyaları “Ortadoğu’da sivil hedeflere” “cezalandırıcı eylemler”in yapılmasını onaylıyor. New York Times yazarı William Safire ; “ Saldırganlarımızın üsleri ve kamplarını saptadığımızda onları ezmeliyiz, yan zayiat riskini asgariye indirerek ama kabul ederek. Terörün ulusal ev sahiplerini açıkça ya da örgütlü olarak istikrarsızlaştırmalıyız.”

    Peki, bu Osama Bin Laden kimdir?

FBI tarafından “uluslar arası terörist” olaraka tanımlanan, Suudi doğumlu Osama Bin Laden, Sovyet-Afgan savaşı sırasında, “ CIA’in koruması altında, Sovyet işgalcilere karşı savaşmak” için görevlendirilmiş (5) bir kişidir.

1979’da CIA tarihinin en büyük operasyonu, Babrak Kemal’in Sovyet yanlısı hükümetine destek olmak üzere gerçekleştirilen Sovyet işgaline karşılık olarak, “ CIA tarihinin en büyük örtülü operasyonu” başlatıldı. ” (6)  Afgan cihadını, tüm müslüman devletlerin Sovyetler Birliği’ne karşı küresel bir savaşa dönüştürmek isteyen CIA ve Pakistan’ın ISI ( İnter Hizmet İstihbarat) örgütünün aktif teşvikiyle, 40 İslam ülkesinde 35 bin radikal Müslüman, 1982–1992 arasında Afgan savaşına katıydı. On binlercesi, Pakistan medreselerinde okumaya geldi. Sonuçta, 100 binden fazla yabancı Müslüman radikal, Afgan cihadından doğurdan etkilenmişti.( 7 )

Bu İslami “cihad”, ABD ve Suudi Arabistan tarafından, Altın Hilal uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelirle desteklenmekteydi: “ Mart 1985’te, Başkan Reagan 166 Nolu Ulusal Güvenlik Direktifini imzaladı. Bu direktif, mücahitlere örtülü askeri yardımı artırıyor ve gizli Afgan savaşının yeni bir hedefi olduğunu ilan ediyordu. Afganistan’daki Sovyet birliklerini örtülü eylemlerle yenilgiye uğratmak ve Sovyetler’in geri çekilmesini sağlamak. Yeni örtülü Abd desteği, büyük bir silah yardımı artışıyla başladı.1985’te, yılda 85 bin ton silah veriliyordu. Bunun yanı sıra, ISI’nin gizli karargâhına giden CIA ve Pentagon uzmanlarının da haddi hesabı yoktu. Uzmanlar, burada Pakistanlı istihbaratçılarla buluşup, Afgan isyancıların operasyonlarını planlıyorlardı.(8)

CIA üyesi Milton Beradman, “Arapları biz eğitmedik” diyordu. Ama Kahire’deki Al-Ram Stratejik Çalışmalar Merkezi’nden Abdülmonam Saidali’ye göre, “Bin Laden ve Afgan Araplar, CIA tarafından verilen çok gelişmiş eğitim programlarıyla donatılıyordu.” (9)

Çeçenya’daki en önemli iki isyancı lider, Şamil Basayev ve Hattab, Afganistan ile Pakistan’daki CIA destekli kamplarda eğitim almıştı. ABD Kongresi bünyesindeki Terörizm ve Geleneksel Olmayan Savaş Görev Gücü’nün direktörü Yusuf Bodanski’ye göre, Çeçenya savaşı, 1996’da Somali’inin başkenti Mogadişu’da düzenelenen gizli bir Uluslar arası Hizbullah zirvesinde planlandı.(10) Zirveye; Osama Bin Laden ile üst düzey İranlı ve Pakistanlı istihbarat subayları da katılmıştı. Bu anlamda, ISI’nin Çeçenya’ya müdahalesi, silah ve deneyim aktarımının çok ötesinde. (11)   

Ayrıca bu kamplarda kimler yetiştirilmiştir kimler. Rusya’nın ana boru hattı rotası, Çeçenya ve Dağıstan’dan geçiyor. Washington’un şeriatçı terörü iş olsun diye kınamasına rağmen, Çeçen savaşının dolaysız kazananları, Hazar petrol kaynakları ve boru hattı koridorları üzerinde denetim kurmak için mücadele eden Anglo- Amerikan petrol devleridir. Kumandan Şamil Basayev ve Emir Hattab tarafından yönetilen iki ana Çeçen isyancı ordusu ( 35 bin askere sahip oldukları sanılıyor), ISI, Basayev ve onun güvenilir adamlarını, Afganistan’ın Khost bölgesindeki Emir Muaviye kampında yoğun eğitime tabi tutuldu.  

Bu kamp, 1980’lerde CIA ve ISI tarafından kurulmuş, ünlü savaşı ağası Gülbeddin Hikmetyar tarafından yönetilmişti. Temmuz 1994’te, eğitimini tamamlayan Basayev, ileri gerilla taktikleri eğitimi almak üzere Pakistan’daki Merkez-i Dawar kampına nakledildi. Burada, en üst düzey askeri ve istihbarat yetkilileriyle tanıştı. Savunma Bakanı Generel Aftab Şahban Miranı, İçişleri Bakanı General Nasırullah Babar ve ISI şeflerinden General Cavid Eşref (hepsi şu anda emekli). Üst düzey bağlantılar, bir süre sonra Basayev için çok faydalı oldu.

Basayev, Afganistan’daki eğitimi sırasında, Suudi doğumlu Mücahid komutanı Hatab ile bağlantı kurdu. Basayev’in Grozni’ye dönmesinden birkaç ay sonra, Hattab, mücahitlerin eğitilmesi için Çeçen ya  içinde bir kamp kurmak üzere, davet edildi. BBC’ye göre, Hattab’ın Çeçenya’ya gönderilmesi “Merkezi Suudi Arabistan’da bulunan İslami Yardım Örgütü tarafından örgütlenmişti.”(12) (13)

Bugün ortada öyle bir oyun oynanıyor ki satranç tahtasında istediği hamleleri yapan ve oyunu yönlendiren imparatorluk “yeşil kuşak” projesi ile eğittiği Osama Bin Laden’i FBI’ ın “en çok arananlar” listesinin başında tutarken, “Amerika’ya en büyük tehdit” görürken diğer yandan Balkanlar, Kafkasya’ya oradan Ortadoğu’ya askeri- istihbarat operasyonlarında anahtar rol veriyor.

 


 Büyük Ortadoğu Planı ya da Nam-ı Diğer Genişletilmiş

    Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin Arka Planı  

 

1989 yılında iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte  “Tarihin Sonu” kitabıyla Yeni Dünya Düzeni (siz)  fikrinin fikir babalarından “militan bir ideolog” Francis Fukuyama’nın fikirleri dünyada oluşan yeni dengelerle başarısız olmuştu. Ama şimdi kendi tespitlerini tamamlayan yeni fikirlerle birlikte tekrar sahneye arzı endam etti.  Fukuyama’nın  “Devletin İnşası” kitabıyla ortaya attığı fikir, zayıf devletlerde, ya dıştan müdahale ya da içten gelen muhalefet yoluyla, rejim değişikliği sistemsel bir gereklilik nitelinde.

Devletin İnşası , (a) rejim değişikliği , (b) yeni rejimin inşası ve (c) inşa edilen rejimin güçlendirilmesi sürecini içeriyor ve bu süreç içinde istenen, otoriter ama zayıf devlet değil, ekonomik büyümeyi ve demokratikleşmeyi gerçekleştirecek etkin, güçlü ve verimli kamu yönetimine sahip devlet. Devlet inşası, bugünün dünyasında, otoriter ama zayıf devletlerin demokratik ve ekonomik olarak etkin devletlere dönüştürülmesini simgeliyor. (14)

Dünya düzeni ve yönetim, bu nedenle, Fukuyama’ya göre, Soğuk savaş ve 11 Eylül sonrası dönemde düzenin temel sorunu olan zayıf devletlerin dönüştürülmesi sürecine bağlı. Bu, aynı zamanda, Fukuyama’nın küreselleşme tezleri bağlamında şu anlama geliyor: ‘Tarihin Sonu’ tezi doğru olmakla birlikte, devlet olgusuna ve iyi toplum yönetim sorularına gerekli önemi vermemişti. Bu anlamda, zayıf devletlerin var olduğu bir dünya düzeninde bu devletlerin yaratacağı sorunları göz ardı etmişti. Devlet inşası tezi ise, bu devletlerin demokratik, etkin devletlere dönüştürülme sürecini ve bu sürecin etkin kamu yönetimi gibi, temel parametrelerini çözümlüyor. Böylece, devlet inşası tarihin sonu tezini tamamlayıcı bir nitelikte çalışma.

Devletin İnşası çalışmasını özetleyen iki alıntı yapmak istiyorum;

“ Soğuk Savaş’ nın sona ermesiyle birlikte, Balkanlardan Kafkaslar’ a, oradan da Ortadoğu, Orta Asya ve Güney Afrika’ya kadar uzanan bölgede pek çok başarısız ve zayıf devlet ortaya çıktı. Devletin çöküşü ya da zayıflığı, 1990’lı yıllar boyunca, Somali, Haiti, Kamboçya, Bosna, Kosova ve Doğu Timor’da insan hakları ve insanlık felaketlerinin yaşanmasına yol açtı. Birleşik Devletler ve diğer bazı ülkeler bir süre, bu sorunlar bölgesel nitelikteymiş gibi davrandılar ama 11 Eylül olayı, devlet yetersizliğinin devasa bir stratejik meydan okuma kanıtladı. Radikal İslamcı terörizmin kitle imha silahlarının erişilebildiğiyle bir araya gelmesi, zayıf yönetimlerin yarattığı sorunlar yüküne ciddi bir güvenlik boyutu ekledi. Birleşik Devletler, yürütülen askeri harekâtların ardından, Afganistan ve Irak’ta devlet inşası için önemli sorumluluklar üstlendi. Devletin etkinliğini ve kurumları hiç yoktan yaratmak ya da var olanları destekleme becerisi, birdenbire gündemin ilk sırasına yerleşti ve bu, dünyanın önemli bölgelerindeki güvenliğin temel şartı olacağı benziyor. Dolayısıyla, devlet zayıflığı, hem ulusal hem uluslar arası boyutları olan bir gündem maddesidir. ( s.8–9 ).

“Soğuk Savaş’ tan bu yana, zayıf ya da başarısız devletler, uluslar arası düzen için en önemli sorun haline geldi. Zayıf ya da başarısız devletler, insan hakları ihlallerinde bulunur, insanlık felaketlerine yol açar, kitlesel göç dalgaları yaratır ve komşularına saldırırlar. 11 Eylül’ den beri şu da açıktır ki, bu devletler, Birleşik Devletler ve diğer gelişmiş ülkelere ciddi zarar verebilen uluslar arası teröristleri barındırıyorlar... Berlin Duvarı’nın 1989’daki yıkılışından, 11 Eylül 2001’e kadar süren dönem boyunca, uluslar arası krizlerin büyük çoğunluğu, zayıf ya da başarısız devletler yoğunlaştı.” (s.111–112) (15)   

    90’lı yıllarda tarihin sonunun gelmesi ve ulus-devletlerin zayıflaması, hatta bazılarının yıkılması gerekiyordu. Tabii gerçek sorun, Soğuk Savaşın yenik tarafının tamamen düzenlenmesi ABD emperyalizminin önündeki engellerin temizlenmesiydi. Ulus-devletler, ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ nin düşmanı zorba kurumlar veya hantal ve verimsiz yapılanmalar olarak ilan edildiler. IMF ve Dünya Bankası patentli özelleştirmelerle ve ‘özgürlükçü’ NGO’ların ( Sivil Toplum Örgütlerinin) yoğun çabasıyla zayıflatıldılar, küçültüldüler, küreselleştirildiler. Yetmedi yerde ‘Çokluk’ların ( Negri ve Hartdt atıfta bulunursak) ‘kadife’ veya ‘turuncu’ ‘devrim ’leri ile yıkıldılar. Bu da yetmediyse Yugoslavya ve Irak’ta örneğinde olduğu gibi “imparatorluk’ ordularının bizzat işgali ile sağlandı. Bu sürecin devamı niteliğinde Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan. (16)

    Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ ile başlayan Huntington’un  ‘Medeniyetler Çatışması’ ile devam eden süreç yine Fukuyama’nın ‘Devletin İnşası’ ile perçinlenmiştir. Bu arada ünlü spekülatör Soros’un Sivil Toplum Kuruluşlarına aktardığı paraların hakkını yememek gerekir. Ayrıca bizde de Fettullah Gülen ve misyonunun da unutmamak gerekir. Bu kişiler hep aynı oyunun aktörleri olarak hafızamıza kazınmalıyız. Ortalık ‘küreselleşme’, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özgürlük’, ‘kültürel haklar’, ‘ılımlılık’, ‘hoşgörü’ gibi ‘ulvi’ kavramlardan geçilmezken bir kere daha düşünelim.

İmparatorluk on beş yıldır ulusları ve devletlerini yıkarken şimdi ulusları ve devletleri inşa çabasına girişmiştir. Gelin bu sefer kanmayalım bu oyuna inşa edilen ulus-devlet değil imparatorluğun eyaletleri olacaktır.

    

Ülkeler Önce Ekonomik Olarak Nasıl Yıkıldılar?

    

Kendi ülkemizin son yıllarda yaşadığı ekonomik süreci anlatırsak  konu sanırım gözümüzün önünde  ete kemiğe bürünecektir. 1995’te Gümrük Birliği yüzünden kapıları açılan ekonomi bir de ucuzlatılmış ithalat ile karşı karşıya bırakılmıştı. Teknik bir hadise gibi gösterilen olay, tamamen politik sonuçlar doğurmaya başladı ve şunlar oldu:

1)    Kapılar Gümrük Birliği ile açılmış iken “düşük kur” uygulaması ile ithalat ucuzlatılıyordu.

2)    İthalat sektörü hızla büyüyor ve karlı hale gelen ithalat ile içeride güçlü bir ithalat lobisi oluşuyordu.

3)    Düşük kurlar, ihracatın karlılığını azalttı; sanayici ithalata ve ticarete kaydı. Fabrikasını yabancıya sattı.

4)    Hızla büyüyen dış açık ekonomiyi dış borç almaya zorladı, dış borç büyüdü.

5)    İç üretimin ve ihracatın yerini ithalat ve dış borç aldı.

6)    Ekonomi ( ve siyaset) böylelikle, ABD ve Avrupa’ya daha bağımlı hale getirildi. Siyaset ve bürokrasinin direnci kırıldı.

İşin ilginç yanı teknik meseleler gibi gösterilen ancak büyük politik sonuçlara yol açan bu uygulama “bir formül gibi” Türkiye,  Arjantin, Brezilya gibi birçok ülkede birden görüldü. Soğuk Savaş sonrasında ABD ve Avrupa, kendi dışındaki ülkeleri aynı yöntemle Batı kapitalizmine bağlıyorlardı.

1990 sonrasında şu sonuçlar görülüyordu:

1)    Bu ekonomiler Batı ’ya ( ve çokuluslu şirketlerine) tek taraflı bağlanıyorlardı.

2)    İçeride sosyal sorunlar birdenbire artıyordu.

3)    Dış borç yükleri, bu ülkelerin ulusal politika izleyebilme olanaklarını zayıflatıyordu.

IMF’nin ağır politik sonuçlar doğuran formülleri, başlangıçta “masum teknik uygulamalar” olarak sunulmuşlardır.

1)    Sabit ve düşük kur uygulanması,

2)    Tarım kesimine yardımların kestirilmesi,

3)    Patenet, tahkim anlaşmaları,

Sonuçta, iç pazarın çokuluslu şirketlerin denetimlerine geçmesine ve dış bağımlılığın yükselmesine yol açmıştır. Bu aslında Batı’ nın küreselleşmenin altyapısını hazırlama yöntemi olmuştur. IMF kanalı ile önerilen ve “teknik araçlar” olarak sunulan uygulamalar aslında, “köklü ekonomik değişiklik yaratan” ekonomi politikası araçları olmuşlardır. ( 17 )


İmparatorluk Nasıl Ülkeler İstiyorlar ve Bu Ülkelerin Yapılanmaları Nasıl Olmalı ?


Ulus devlet bitti naralarının yerinde yeller esiyor. Fukuyama Yirmi birinci yüzyıl dünyasının temel siyasal birimi ulus devlet olmalı diyor. Gerekçeleri ise çok basit : Fukuyama’ ya göre, ihçibir uluslar arası federal örgütlenme  ya da bir uluslar arası örgüt, dünya üzerindeki yoksulluk, terör, uyuşturucu gibi sorunlarla, ulus devlet kadar etkili bir biçimde mücadele edemez.

Yaklaşık bir kuşak boyunca, politikasının, devletin küçültülmesi yönünde olduğuna işaret eden Fukuyama: “ 11 Eylül’den sonraki dönemede, dünya politikasının temel sorunu devleti geri çekmek değil, tam tersine onu güçlendirmektir. Geerek tek tek toplumlar, gerekse tüm dünya insanlığı için, devletin yok edilmesi, bir ütopyanın değil, bir felaketin başlangıcıdır.” diyor. (s.162) Söz ettiği devlet “küçük fakat etikin” bir devlet.

Dünyadaki ülkeleri, “Devlet fonksiyonlarının yaygınlığı” ve “Devletin gücü” ölçütlerine göre sınıflayan Fukuyama, Türkiye ve Brezilya gibi ülkeleri, “fonksiyonları az ama güçlü devlet” sınıflamasına sokuyor. Fransa ile Japonya ise hem fonksiyonları yaygın hem de güçlü devlet kategorisinde yer alıyor.(s.15) (18)

Tabii Fukuyama’nın tüm dünya için, “fonksiyonları dar ama güçlü devlet” modelini öneriyor. Bu devletlerin imparatorluğa bağlı eyaletler olmasını istiyor. Yalnız dikkat edilsin tüm dünya ülkeleri için bu modeli öneriyor. Önümüzde ne kadar uzun bir dönem silah tacirlerinin bayramı olacak düşünmek bile korkunç.


“Demokrasi Havarisi” Avrupa Birliği Bu Planın Neresinde ?


11 Eylül sonrası AB’nin gelecek perspektifini Berliner Zeitung’a açıklayan Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, uzun süre savundukları “çekirdek Avrupa” fikrinden vazgeçtiklerinin sinyalini vererek şöyle açıklıyor: “ Küçük Avrupa tasarımı öyle kolay işlemiyor. Bununla kıtamızın stratejik genişliği sağlayamaz.”

Fischer’in bu açıklamasının, Başbakan Schröder’in Oval Ofis’te W.Bush ile yaptığı görüşmeden hemen sonraya denk gelmesi dikkat çekici. Schröder, Bush ile görüşmesinde BOP’a karşı olmadığını ifade ediyor. Ayrıca görüşme sonrasında “21. Yüzyılda Alman-Amerika Birliği” başlığını taşıyan bir ortak metin yayınlanmıştı.

Metin Ortadoğu’yu ilgilendiren paragrafında şöyle deniliyor. “Avrupa ve ABD olarak, Ortadoğu’daki devletler ve halkalarla birlikte çalışıp adil hedeflere ulaşılması ve barış içerisinde yan yana yaşamın sağlanması için gerçek bir ortaklık kurmalıyız. Avrupa olarak, Yakın Ve Ortadoğu7da ki dost ve müttefiklerimizle birlikte bu çabalarımızı yakından paylaşıp kararlaştırarak, G8’ler, AB-ABD Zirvesi ve hazirandaki NATO Zirvesi’nde, bölgede gerekli olan reformlar için reaksiyon göstermek ve somut öneriler üzerinde çalışmamız gerekiyor.” (Başbakanlık Açıklaması 27.02.2004)

Ardında da Irak işgalinde Chirac ile birlikte ABD’ye karşı açık tutum alan Schröder’in, Washington ziyaretinde W.Bush ile “ortak çıkarlar için tamamen yeni bir duygu” (Frankfurter Rundschau, 26.02.2004) ile bir araya gelmesi, Avrupa ile ABD arasında Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde şimdilik bir görüş ayrılığı olmadığı gözüküyor.

Almanya ve Fransa Dışişleri Bakanları daha sonra altı sayfalık bir açıklama ile “Avrupa da; Fas’tan Bangladeş’e uzanan İslam dünyasında “terörizme karşı demokratik rejimlerin kurulması “ görüşünü paylaştıklarını belirtiyorlar. Böylece süreç dışında kalmak yerine içinde yer alarak, bölgede etki alanını genişletmeye AB ‘nin niyetinin olduğu açıkça dile getirmiş oluyorlar.

Akdeniz’in Afrika yakasındaki ülkelerle gümrük birliğine gitmesi, hatta bazılarına AB üyeliği sözü dahi vermesi söz konusu olabilir. Ortadoğu’daki pek çok ülke için bugün hayal gibi görünen AB üyeliği, önümüzdeki dönem bölgedeki ülkelerin gündemine gelebilir.

Fisher’in açıklaması gibi “çekirdek Avrupa öldü, yaşasın Stratejik Avrupa” sloganı bugünü nasıl kurguladıklarının güzel ifadesidir.

Devam edersek; Fischer, devamla “ Dünyadaki, çatışmalar sadece, ‘kıtasal büyük düzenlemelerle’ önlenebilir. Rusya, Çin, Hindistan ve tabii ki ABD yeteri kadar büyük. Biz Avrupalılar, yakın işbirliğiyle birlikte büyüyüp büyümeyeceğimiz, bir ağırlığa sahip olup olmayacağımız sorusu ile karşı karşıyayız. Bu çerçevede Türkiye boyutunu görmeliyiz” diyor. (Berliner Zeitung)  ( 19 )


Avrupa’nın bu senaryoya nasıl uyum sağladığı ortada değil mi ? Artık hiç kimse “demokrasi havarisi” Avrupa‘dan medet umarak planlar yapmasın bu çok açık ortadadır ki onlarda planın bir parçasıdır.  Bazı insanlar AB’nin bize göz kırmasını kendi başarıları zannetse de Avrupa bizi neden istiyor çok açık değil mi? Türkiye hem ABD hem de Avrupa için, ‘İslam dünyasını yeniden yapılandırma’ çerçevesinde giderek merkez ülke konumunu alması. Hem Müslüman, hem de demokratik, hem de emperyalizm işbirlikçisi olması. Ama unutulmasın geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi GOP bizi emperyalist çatışmanın şiddetlenmesi ile birlikte bu ateş çemberinin içine çekecektir. Üstelik ülkemizin sadece hükümetleri buna bu kadar iştahlı olduğu oysa halkın  tamamen karşı olduğunu düşünürsek bizi çok çetin günler bekliyor.

 

Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin Gerçek Sebepleri Nelerdir ?

                           Y a da Petrol ve Gaza Hücum Harekâtı

 

1970’ten bu yana her resesyon (durgunluk), petrol fiyatlarından kaynaklanmasa bile bunlardaki ani bir yükselişi izledi. Dünya petrol endüstrisinde bir kapasite sorunu yaşanıyor, var olan sınırlı fazla kapasitenin yüzde 90’ı Suudi Arabistan’da. Dünyadaki petrolün yarısı Ortadoğu’da. ABD petrol ithalatının yüzde 30’un, Avrupa yüzde 35’ini, Çin yüzde 56’sını, Japonya yüzde 81’ini bu bölgeden gerçekleştiriyor.

 11 Eylül saldırısıyla başlayan gelişmeler Ortadoğu’da, akışını aksatabilecek uzun süreli bir karşılık olasılığını güçlendirdi, başta ABD olmak üzere büyük güçlerin Ortadoğu petrollerine alternatif kaynaklar arama yarışını hızlandırdı. Bu kaynaklardan elde edilecek petrol ve gazın taşınması için gerekli boru hatlarının önemi de arttı. Batı Afrika’nın özellikle ilgi çektiği, Hazar bölgesi gaz ve petrollerini taşıyacak yeni boru hatları projelerinin hızlandırıldığı görülüyor.

Peki, bu süreç 11 Eylül’ le mi başladı? Yoksa daha önce bu sıkıntıya yönelik girişimler var mıydı?   Elbet konu imparatorluk olduğunda dünya politikasında daha önce bahsettiğimiz gibi çok uzun süreli planları vardır. Bunları ting tang ler sayesinde şekillendirir ve yürürlüğe koyar. Council on Foreign Relations’ın ting tang’ nin (düşünce kuruluşunun) , Clinton dönemi biterken hazırladığı 21. Yüzyılda Startejik Enerji Politikası ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney ‘nin başkanlığında hazırlanan Ulusal Enerji Politikası belgeleri, iki noktayı vurguladı. Birincisi; ABD’nin ve dünyanın gündeminde bir enerji krizi var. Çünkü dünya petrol sanayi bir kapasite yetmezliği sorunuyla karşı karşıya. İkincisi: ABD ithalatının Ortadoğu kaynaklarına aşırı bağımlılığı ciddi bir tehlike oluşturuyor.

Bu raporların önerileri arasında biri özellikle dikkat çekiyordu. Kapasite sorununa çare aranırken ABD'’in Ortadoğu petrollerine bağımlılığı azaltılmalıdır.11 Eylül süreci bir taraftan bu tehlikeyi çok daha can alıcı bir biçimde gündeme getirdi ama diğer taraftan da Bush hükümetine bu iki raporda önerilen çözümler doğrultusunda hızla adım atabileceği bir ortam sundu. Washington Times’ın vurguladığı gibi şimdi “ABD görevlileri, dünya çapında daha çok petrol bulunmasını ve ithalatını teşvik ediyorlar”  Enerji Bakanı Robert Card da “Geçen sene yaptığımız işler şimdi artık meyvesini vermeye başladı. Biraz zaman aldı ama momentumu nihayet sağladık”  (14.10.2002) demesi bizim için çok açıklayıcıdır. Burada Washington Times, hazar bölgesi petrollerinin, bir doğu-batı enerji koridoru oluşturulmasının Bush yönetimi açısından çok büyük öneme sahip olduğuna da işaret ediyor. (20 )


İmparatorluğun Petrole ve Gaza Hücum Harekatının Yansımaları

      Ya da Enerji Krizini Aşmaya Yönelik Yaptığı Çalışmalar

 

11 Eylül ’den sonra, ABD, gündemindeki “enerji krizini” aşmaya yönelik olarak iki alanda adım attı. Birincisi, “teröre karşı savaş” ittifakları bağlamında Rusya ile ilişkilerini geliştirerek hem Orta Asya ve Hazar petrolleri üzerindeki etkisini arttırdı hem de Rusya’nın kimliğinde, OPEC’e alternatif, petrol ithal edebileceği yeni kaynak elde etti. Bu ilişki Rus petrol ve gaz endüstrisinin, ABD şirketlerinin de katkısıyla yenilenerek, kapasitesinin arttırılması olanağını da gündeme getirdi. 2002 yılında Rusya, on yıllar sonra ilk kez ABD’ye petrol ihracatını gerçekleştirdi. Reuters’in bildirdiğine göre Rusya, süper tankerlerin yükleme yapmasına, dolayısıyla ABD’ye ihracatı arttırmaya olanak sağlayacak bir petrol terminali önerisini de ABD’ye sunuyor.

İkincisi, Afganistan’ın ABD kontrolüne geçmesi Orta Asya petrollerinin de bölge dışına taşınabilmesinin koşullarını yarattı. Türkmenistan’ın 2002’de Duletabad- Dönmez havzasındaki gazı Afganistan’dan geçerek Pakistan’ın Karaçi Limanına ulaştıracak bir boru hattı projesinin ilk çerçeve anlaşması imzalandı. Japon enerji şirketi Itochu’nun ve Asya Gelişme Bankası’nın da ( Asian Develop Bank) bu 1460 km uzunluğundaki, 2 milyar dolarlık projeye katılmak istedikleri bildiriliyordu. ( Wall Street Jornal 21.10.2002)

Eylül 2002 ‘de Colin Powell Batı Afrika’da Angola ve Gabon’u ziyaret ederken, 10 Afrika ülkesi devlet başkanı da Bush’u ziyarete geliyor. ABD Gine Körfezi açıklarındaki petrol kaynaklarıyla yakında ilgilendiği ve buraya yakın Sao Tome Adası ve Prıncip Adası’nda bir askeri  üs kurma isteği biliniyor. The Ecomonist’e ABD enerji bakanının yaptığı “ Afrika petrolü bizim için bin ulusal stratejik çıkar haline geldi.” (24.10.2002)  açıklamasının yanına Afrika’da ki bu üs girişimleri “Yeni Ulusal Savunma Stratejisi “ bağlamında gerektiğinde ilk vuruşa açık hale gelebileceği gerçeği çok açıktır.

Peki burada ne kadar petrol var ki. BBC’nin bildirdiğine göre Batı Afrika’nın Gine Körfezi’nde 60 milyar varil kapasitesinde bir petrol rezervi var. (20)

 

 


Sonuç Yerine


 İmparatorluk önümüzdeki süreçte tüm dünyada enerji koridorlarını kendi denetimi altına almaya çalışıyor. Bunun çok kolay olmadığını bildiği içinde müttefiklerini çoğaltmaktan geri durmuyor. Ayrıca başkaca çaresinin olmadığı ortada. Çin, Hindistan, Rusya ve Orta Asya Ülkeleri ve Latin Amerika ülkelerinin kendi aralarında yaptığı çeşitli  “yeni enerji kaynakları “ hakkındaki anlaşmalar var. Elbet imparatorluk karşı anlaşmalarla bunları baltalamaya çalışsa da  kızışan rekabet ortamını neler getirecek hep beraber izleyeceğiz.

 Şu an da imparatorluğa karşı çıkacak bir güç gözükmediğinden her şey olağan seyrinde gözüküyor. Ama önümüzdeki sürecin çok sert ve çatışmalarla geçeceği bellidir. Bunu anlamak için kahin olmak değil dünyaya kulak kabartmak yeterli. Irak işgaliyle başlayan süreçte, bu ülkenin bir türlü çatışma ortamından kurtulamaması yaklaşık 2 milyon varil / günlük petrol üretiminin durması noktasına gelirse -ki gözüken odur - petrol fiyatları yükselecek ve dünya ekonomisi resesyona (durgunluk) girecektir. Bu en çok enerji alımı bu bölgeye bağlı olan İmparatorluğun gücünün zayıflamasıyla birlikte, bugün ses çıkarmayan bölgelerden muhalefetler yükselecektir.

Kısacası İran’a öyle kolay lokma değil, Afganistan çok kötü durumda, Pakistan’da mezhep çatışmaları artıyor, Filistin’de Hamas’ın başlatacağı süreç belli değil, Endonezya’da Doğu Timor’un kopması ve Ache bölgesindeki iç savaş, Çeçenistan, Karabağ, Sincan, Filipinler, Taylan ve Keşmir’de Müslümanlar çatışmaların tarafları. Bütün bu istikrarsızlıkları yaratan imparatorluğun kendi başına çorap örmesi dünyayı çok zor günlere götürüyor.    

Gelecek yazımızda İmparatorluğun “kara yüzü”nü deşifre etmeye çalışacağım. Bütün dünyada 340 bin civarında askeriyle ve kurduğu 145 ( arta bilir) askeri üst öz önüne alınırsa imparatorluğun yeni gelişmelere ve çatışmalara kendini hazırladığı ortada. Üstelik bunu yaparken eski büyük hantal ordusuyla değil ani müdahale edebilecek donanımda yenilenmiş ordu örgütlenmesi ile karşımıza çıkıyor. Bu da dünya da kriz bölgelerinde ne kadar etkin olacağının göstergesidir.

 Ülkemiz ve diğer “Müslüman ülkelerde”, Danimarka’da bir gazetede Hz. Muhammet’i “Ortadoğulu bir terörist” gibi gösterilen karikatürlerinin çıkmasıyla birlikte başlayan süreç bir anda Müslümanların dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde ayaklanmalarına ve devletlerin sert tepkilerle önlemeye çalışırken birçok insanın ölmesiyle sonuçlanan olaylar hiçte hafife alınmamalıdır. Bu çıkan olaylar dez-enformasyon (kötü bilgilendirme- yanlış bilgilendirme) ile manipüle edilen her iki dine mensup insanların nasıl kolayca çatışma ortamına sürükleneceğinin en açık göstergesi. İşte bilinçli “medeniyetler çatışması” böyle yaratılıyor.

Geçen sayıda belirtik bunu yapacak ABD’li Spekülatör Soros çetesinin mensubu Sivil Toplum Kuruşları ya da NGO’lar var.  Üstelikte Nazi bir Papa’nın Vatikan’ın başında olduğu hızla Hıristiyan “şeriatçı”laşan yani evengalistleşen bir ABD’nin bulunduğu dünyada “medeniyetler çatışması” çıkarmak hiçte zor değil. Daha önceki yazımızda imparatorluğun böyle çatışmaları yaratacak mekanizmaları kullanmakta usta olduğunu bölge halklarının dikkatli olmasını gerektiğini belirtmiştim. Ama üzgünüm ki Irak’ta Şiiler kutsal sayılan 11’inci İmam Hasan el-Askeriye Türbesi’nin bombalanmasıyla başlayan süreç. Şiilerinde 200 civarında Sünni camisine çeşitli saldırılar yapmasıyla bir anda Irak’ta yüzlerce insan ölmesiyle devam ediyor ve edecekte.


Dengelerin anında nasıl sarsılacağını açıkça görüldü.  Bundan kimin karlı çıktığı da çok açık ortadadır. Kimse bu kadar komplo olmaz demesin çünkü direk kendi ya da taşeronlar sayesinde imparatorluk bugüne kadar defalarca bunu yapmış önce inkar etmiş sonra itiraf etmiştir. Örneğin ajanslara düşen şu iddia çok önemli. Bush  seçilmesinin üzerinden 2 yıl geçse de seçimlerden birkaç gün önce El Kaide Lideri Usame Bin Laden’in video kaseti yayınlanmıştı. Washington Examiner dergisinin Beyaz Saray temsilcisi, ilginç iddia ortaya attı. Bill Sammon “ Bush, Kerry’ye karşı zaferini, Ladin kasetine borçlu olduğunu itiraf etti “ dedi.( 01.03.2003 aht)    (21)       

  Ülkemiz ekonomik olarak yeterince yıpratılarak siyasi olarak ABD ve AB’nin dümen suyuna sokulduğu, işbirlikçiliğini hiçbir dönem olmadı kadar ayyuka çıkaran bir hükümetin iş başında olduğu ve bölgede bizim üzerimize oynanan oyunları göz önüne alındığında iş ve emekçilere ve onların partisi olan partilere ne kadar büyük iş düştüğü ortadadır. Gerek programları gerek çalışmaları ile politik olarak dünya sahnesinde olanları iyi okumaları gerekmektedir. AB’ nin ABD’den farkı olmadığı açıktır. Çözümün ne AB’ de ne de ABD’de olmadığı çözümün sosyalizme olduğu da o kadar açıktır. Avrupa’ nın vereceklerine mitolojide Batı’ yla Doğu’ nun ilk karışlaşmasından kalma bir uyarıyı anımsatırsak “ Elinde armağanlarla gelen Akalardan sakının! “ sözü bize dün içi boş tahta at Truva’ yı nasıl kana buladıysa, bugün AB’ nin boş demokrasi ve reform getirme projelerinin gerçek yüzünü tüm belgeyi kana bulamak olan bir projenin parçası olmalarını net ortaya koymak gerekir.

Öyleyse İmparatorluğun yaşaması için dünyada onun enerji koridorlarının koruyucusu,   imparatorluk eyaleti ve askeri olarak bize biçilen kefeni yırtmak bu onursuzluğu kabul etmemek en çok biz sosyalistlerin çabasıyla başarılabilir. Sorun Batının Doğuya medeniyet getirmesi sorunu değildir. Doğu medeniyetin başlangıç noktasıdır. Bu gün karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bunun başat suçlusu da komünizmle mücadele “yeşil kuşak” projeleri  adı altında İslam şeriatının en geri kesimlerinin imparatorluk tarafından bu noktaya getirilmesidir. Doğu halklarının çok köklü bir kültür geçmişi vardır. Köklü kültürel ilişkilere sahip halklara yeniden bir araya gelip geçmiş medeniyet birikimleri ile geleceği kucaklayabilirler. O  anlamda  Ortadoğu Halklarının sınıf temsilcilerinin sorumlulukları yeni bir enternasyonalist dayanışmayı örmekten  geçmektedir.

 Üstelikte bölgede ülkemizin halklarında  yükselen anti- emperyalist bilinç anti-kapitalist bilinçle perçinlendirilerek enternasyonalizmin örülmesinde en büyük pay bize düşmektedir. Yoksa bölgedeki sosyalist devrim bir elli yıl geriye atılacak demektir ki bunu düşünmek bile insanın tüylerini diken diken  ediyor.


Kaynaklar :


1.    04.08.2003 tarihli ajans haberleri taranması

2.    01.09.2004 tarihli  (aht)

3.     Serdar Günaydın  “ Medeniyetler Savaşının Tarihçesi “ 04.11.2001 ( aht)  

4.    Huntington’dan İnciler  18.06.2004  (aht) ABD daha da Hıristiyanlaşarak  17.06.2004 (aht)

5-6-7-8-9-10-11-12-13 dipnotlar Kimdir Bu Bin Laden ? Michel Chossudovsky  , Emperor’s Clothes çeviren Taylan Bilgiç 16.09.2001 (aht)

14.Becerikli ‘Bay Fukuyama’ E.Fuat Keyman Koç Üniversitesi 13.05.2005

15.Devletin İnşası Francis Fukuyama Çev: Devrim Çetinkasap Remzi Kitapevi 2005 (aht)

16.Tarih Geri Geldi ! Ender Helvacıoğlu 13.05.2005 (aht)

17..Masum Araçların Dev Sonuçları Erol Manisalı 28.10.2002 (aht)

18. GOP’un Arkasındaki Adam: Francis Fukuyama Ne Diyor ? Emre Kongar 14.06.2004 (aht)

19. Avrupa BOP’un neresinde ? Yücel Özdemir 20.03.2004 (aht)

20. Petrole ve Gaza Hücum Ergin Yıldızoğlu 28.10.2002 (aht)

21. 01.03.2006 (aht)

 

 
< Önceki   Sonraki >

Yorumlar

Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...


Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )

Bu makale için yorum ekleyin: Doğu Batı Çatışması mı? ...

İsim (gerekli)

E-Posta (gerekli)
E-Posta adresiniz sitede görüntülenmeyecektir
Web Siteniz

Yorum

Kısa Kısa
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
İstatistikler
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5471892
Syndicate
 
left
Top! Top!
right