“Bir dönem Başbakan'ın sevgilisi olmuş Ayhan Aydan, hâlâ onun resmini başucunda saklıyordu. Gerekçesini "Sevgililer Günü"ne yaraşır, sade bir cümleyle açıkladı: "Onu çok sevdim!" (Can Dündar / Adnan Menderes – Ayhan Aydan Aşkı / 2. Bölüm / 14 Şubat 2006)
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel sürecindeki en belirleyici olaylardan birisidir 1950 – 60 yılları arasında iktidar olmuş “Demokrat Parti” dönemi. Bu çok kritik 10 yıl; 27 Mayıs 1960 Askeri İhtilali ve Anayasa Devrimiyle, İhtilal Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda Türkiye’nin seçilmiş Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesiyle son buldu. Ve hemen arkasından 10’ar yılda bir gelen iki “sivil sınıf güdümlü” askeri darbeyi de peşinden sürükledi.
Toplumsal yaşamımızda ciddi bir “travma”ya, sonrasında “engramlı” yaklaşımlara kapı açan, son derecede dramatik ve üzücü bir olaydı bu… Aslında ülkemizde, çok yakın bir tarihte kaldırıldı “idam cezası”. Ve “idam cezası”, Menderes’lere uygulandığında da, 63’de Fethi Gürcan’lara uygulandığında da, 12 Mart sonrası Deniz Gezmiş’lere, 12 Eylül cunta döneminde idam edilen 55 kişiye uygulandığında da; en az “başbakan ve bakanlara” uygulanışında olduğu kadar üzücü, dramatik ve travmatik etkileri olan bir olaydır. “İdam cezası”; insani açıdan, onaylamadığım bir uygulamaydı ve geç de olsa, iyi ki kaldırıldı.
Ancak, 60 İhtilali sonrası, henüz kaldırılmamıştı. Ve yukarıda saydığım tüm bu “idam cezası” uygulamalarının içinde; en “haklı gerekçelerle” verilmiş “idam cezaları” da; başbakan Adnan Menderes ve Bakanları’na verilen idam cezalarıdır. Zira bu olayda idam edilenler, 12 Mart ve 12 Eylül’deki 19 – 20 yaşlarındaki, ülke yönetimine dair herhangi hiçbir sorumluluk mevkiinde olmayan, üstelik daha “aklı başında” olması gereken kesimlerce “provoke edilmiş” ve “kışkırtılmış” gencecik insanlar da değildir. 63’te idam edilen Fethi Gürcan ve Talat Aydemir’den çok daha “sorumluluk mercii” oldukları da su götürmez bir gerçekliktir.
Öyleyse, onları idama götüren süreci de; bugün gözlerden kaçırılmaya, “aşk – meşk romantizmine” sarıp sarmalayarak konudan bihaber “genç” kuşakların gözlerine “perde” çekmeye çalışmaksızın, dosdoğru irdelemek, “yarının güvencesi” olan genç insanların doğru bir “tarih bilinci”ne sahip olması açısından son derecede önem taşımaktadır. Tarihi olayları, gerçek oluş biçiminde kopartarak “Hatırla Sevgili” gibi dizi konseptleriyle, Can Dündar’ın alıntı yaptığım yazı dizisinde yaptığı türden “aşk – meşk” romantizmi’yle çarpıtmak; bir dönemin aydınlatılmasına hizmet etmekten ziyade; “sivil”i mazlum, “asker”i “romantizm düşmanı vahşi” göstermenin “tüllere, fiyonklara” sarılıp sarmalanıp ambalajlanıp “meta”laştırmacasından; tarihe de, bilme de, bilgiye de, sanata da, topluma da haksızlık ve saygısızlıktan başka hiçbir şey değildir.
Menderes, Zorlu ve Polatkan; Menderes’in Ayhan Aydan ile yaşadığı gayri meşru aşk ve bu aşklarının doğarken ölmüş meyvesi nedeniyle idam edilmemişlerdir. Tersine, gizli aşkın gizli doğup – ölüp – gömülmüş bebeği nedeniyle; “gizli” oluşunun da etkisiyle, bir yargılamadan geçmişlerse de, Menderes’in kendini aklayarak beraat edebildiği tek dava da, “bebek davası” denilen; o günün “ihtilal ortamı” içinde son derecede “doğal” olan, bugün ise, 60 İhtilali yargılamalarını “karalama” amaçlı kullanılmaya kalkışılan, bu davadır.
Peki, şayet bu seçilmiş “sivil” yöneticiler, “aşkları” ve “romantizmleri”, aslında toplumu “dedikodu merakı” ötesinde, “tarihi ve sosyal bilgi” açısından pek de enterese etmeyen; yalnızca “sevgili”lerinin ilgi alanına giren ve yalnızca onların “hatırlaması” gereken “mesut geceler”i nedeniyle yargılanıp idam edilmiş “romantik” birer “mazlum” değillerse; niçin “idam” edilmişlerdir? Toplumun esas bilmesi, “hatırlaması” ve asla aklından çıkartmaması gereken konu, tam olarak budur.
50 – 60 iktidar sürecinde; sevgiliyle “mesut” gecelerin ötesinde, vatandaşların katledildiği, işyerlerinin yakılıp – yıkılıp tahrip edildiği, Nazi Almanyası’nın badem bıyıklı “Hitler” inin Yahudi Almanların ev, işyerine ve ibadethanelerine saldırıların yapıldığı ve aslı “kırık camlar gecesi” olan “kristal gece” sini aratmayan, “gayri Müslim” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yöneltilmiş “meşum” geceler de vardır. 6- 7 Eylül 1955’te gerçekleşen bu olaylarla ilgili birinci dereceden sorumluluk mevkiinde oluşları, idam cezasına çarptırılmalarının “önemli” nedenlerinden birisidir. Bir diğer neden, o zamana dek sürdürdükleri her türden anti – demokratik, faşizan “sivil” uygulamalarını tırmandırarak, 1960 Şubat – Mart aylarında kurdukları “parlamentodaki muhalefeti” de tasfiyeye yönelmiş olmalarıdır. Finans oligarşisinin “Soros”cu medyası, Sayın Adnan Menderes ve arkadaşlarını “mazlum romantik demokratlar” gibi göstermek için her türden şov ve demagojiyi yapar; sanat, basın ve bilimi, kendilerine ait yayın organlarında, bu faaliyetin aleti olarak kullanırken; öte yandan “gayri Müslim vatandaşlarımıza” da “en çok “kendisi sahip çıkıyormuş, dini ve etnik ayrımcılığa da en fazla kendisi karşıymış ve ülke tarihimiz boyunca gerçekleşen her türden bu ve benzeri olaylar, “asker” ve “ordu” nedeniyle ve sayesinde gerçekleşmiş gibi göstermeye, 6 – 7 Eylül olayları, Tahkikat Komisyonu gibi olayları unutturmaya, yok saydırtmaya çalışmaktadır.
6 – 7 EYLÜL OLAYLARI:
1955 yılının bu iki güz günü ve gecesinde olup bitenleri; olayları başlatan İstanbul Ekspres gazetesi, resmi zabıtlara geçen bilânçosu itibariyle "3 ölü, 30 yaralı, 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 1 fabrika, 3.584'ü Rumlara ait olmak üzere, 5.538 ev ve dükkân" olarak veriyordu. “Ulusalcı” kışkırtmayla “kamyon”lara doldurulan çoğunlukla Demokrat Parti bağlantılı kara kalabalığın önüne çıkan tüm dükkânlar, kiliseler yağmalanmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri de önceden haberdar oldukları halde, herhangi bir müdahalede bulunmadan olayları izlemekle yetindiler. Olayların ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi, karşılıksız olarak geride bırakıp, yaşadıkları alanları, ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Demokrat Parti İktidarının sözcüsü ve maşası olduğu finans - oligarşisinin sınıfsal ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi. Batı’daki gibi “sınıfsal” devrimini gerçekleştiremeyerek pre- kapitalist tefeci – bezirgânlıktan dönüşemeden, emperyalizmin acentesi durumuna dönüşmüş olan sözde “milli” burjuvazi, Lozan Konferansıyla “azınlık” statüsü verilen Rumlara ve diğer gayrimüslimlere, bir taraftan gıpta, bir taraftan da açgözlü bir kinle bakıyordu. Bu “azınlıklar”ın burjuva kesimlerinin sahip olduğu servet ve mülkiyete çeşitli biçimlerde el koyma girişimleri en açık ifadesini aslında daha II. Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile bulmuştu. 1960 yılında, Hayat dergisi, 6 – 7 Eylül olaylarının mahkemesine sayfalarında en geniş yer veren dergilerden biri olmuş. Menderes'in, "Efkârı umumiye bu olaya hazırdı. Mürettibini aramak gerekmez" dediği ilk duruşmadan izlenimleri Hayat dergisinden okuyoruz:
“İstanbul'u tarihte misli görülmemiş bir perişanlığa düşüren ve milyonlarca lira değerinde millî servetin sokaklara saçılması, binlerce dükkânın yağma edilmesi, 73 kilise, havra ve ayazmanın yıkılması ile neticelenen 6 – 7 Eylül olayları,1864 gün sonra nihayet adalet huzuruna getirildi. Yassıada muhakemelerinin en ilgi çekici davâlarından olan 6 – 7 Eylül duruşmalarının ilk gününde Yüksek Adalet Divanı kararnameyi 11 sanığa okudu. 4000 kelimelik kararnamenin esası adı geçen olayların bir tertip eseri olduğu noktasında toplanıyordu. Ama sanıklardan hiçbiri bunu kabul etmedi ve bir kısmı bunun gizli bir kuvvet veya komünist tertibi olabileceği fikrini savundu. Başkan ise o zaman kurulan muhakemenin komünistlerin ve olayla ilgili gösterilen Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyelerinin beraatına karar vermiş olması gerçeğini ileri sürerek bu durum karşısında faillerin kim olabileceğini sormuş, ama 11 sanıktan her biri de hiçbir şeyden haberdar bulunmadıklarını iddia etmişlerdir.
“Celâl Bayar: 6 – 7 Eylül tertipçilerinden olarak kendisine isnat olunan suçu kabul etmedi ve bu "Bu tahribatı gizli bir kuvvet yapmış olabilir" dedi. Adnan Menderes: 23 defa ‘Reis beyefendi hazretleri’ tabirini kullanan Menderes: ‘Efkârı umumiye bu olaya hazırdı. Mürettibini aramak gerekmez’ dedi. ( Hayat dergisi, 28 Ekim 1960, Sayı: 44) Oysa, bizzat “Dışişleri Bakanı”nın, İngilizler’den aldığı akıl ve fikir doğrultusunda, Başbakan, Cumhurbaşkanı “yetkili makam”larının da bilgi ve onayları dahilinde ve kendi organizasyonları ile “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılması” üzerine, gene kendilerince teşkilatlanarak, kamyonlarla ortalığa salıverilmiş, bindirilmiş cahil kalabalıkların yaptığı bu “kafatasçı Nazi hunharlığına”, olaylardan hemen sonra “mürettip” ; fazlaca da aranmadan bulunuyor ve Aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir’in de bulunduğu pek çok yazar ve şair, “bu saldırıyı komünistler tertipledi” bahanesiyle tutuklanıyordu. Bu olayı, henüz lise talebesi olduğu yıllarda tanık olan Sayın Suat Şükrü Kundakçı’dan dinleyelim: “6–7 Eylül olayları oldu, 50 kişi kadar tutuklandı. Onu takibeden 9 veya 10 Eylül gününde, tekrar partiye gidelim diye hareket ettik Kadıköy’den Günaydınla. Vapurda 6-7 Eylül olayları -II. nci mevki, üst güvertede oturuyoruz- konuşuluyor vatandaşlar arasında. Bizim Günaydın kalktı, hayır komünistler yapmadı dedi. Ve “yaptı- yapmadı” diye tartışmaya girdi bir vatandaşla Günaydın. Adam, bayağı, “siz komünist misiniz?” demeye başladı bize. Karşı köşede oturan, şişman, iri yapılı bir adam, “Yahu, onlar genç” dedi. “Bu kadar üzerine varma onların” dedi. “Sen biliyor musun kim yaptı olayları?” dedi. “İngiliz ajanları yaptı” dedi. Bu, Kerim Korcanmış meğerse. Birden o tartışma kesildi.” (Suat Şükrü Kundakçı- Avni Özgürel Röportajından)
“…ancak Yassıada Mahkemelerinde, olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes’in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir. Bu olaylar sonucunda oluşan göç dalgası ile Türkiye'de yaşayan Rum azınlığı, neredeyse yok olmuştur. 1924 yılında 200.000'i bulan İstanbul'daki Rum nüfus, 2005yılında 1500 kişiye düşmüştür.” (Wikipedi) Terk ettikleri yerler ise; asalak burjuvaziyle, onun “kullanım” amaçlı olarak abartıp – kabarttığı “kukla”ları tarafından “kar” hanesine, “kapitalist sermaye birikimi” hanesine yazılmıştır. Emperyalist – kapitalist sistem, kendi bu derecede “pis işi”ni gördürdüğü Başbakan ve Bakanlarını, 60 geleneksel devrimcilerinin yargılamaları karşısında koruyamamış; hatta bir gecede “taraf” değiştirip, “kraldan çok kralcı”, “ihtilalciden çok ihtilalci” olmakta da beis görmemiştir. İhtilalciler ise; halklarıyla buluşmuş “sosyal devrimci” olmadıkları, burjuvazinin anti – tezi konumundaki “sosyal devrimci” ye değil de, pre- kapitalist tefeci – bezirgânlığın anti – tezi konumundaki “tarihsel devrimci” ye tekabül eden bir “geleneğin” ürünü oldukları için, “hükümet eden ve yöneten”in gerisindeki gerçek “suçluyu”: finans – oligarşisini görememiş; gerçek suçlunun “piyonları” nı imha ettikten sonra, kısa süre içinde, kendileri de tasfiye edilmişlerdir. 60 İhtilali’nin, her ne kadar “Zeki Velidi Togan” Hitlerci – Nazi kafatasçılığından CIA ajanlığına terfi etmiş çizgisinin temsilcileriyle finans – oligarşisince girdilenmiş olsa da, üzerinde yükseldiği “geleneksel devrimci” dinamizmini karalamanın “sivil – toplumcu”ları; tıpkı “Hrant Dink” cinayetinde olduğu gibi, 6 – 7 Eylül olaylarını ele alırken de; bu olayların esas tertipçisi olan emperyalist – kapitalist sistemi ve onun “sivil” hükümet edenlerini aklamakta, işin yalnızca “asker” tarafındaki sorumlularına “dikkat çekmekte, bu dikkat çekişleri esnasında ise, finans – oligarşisinin maşalığına soyunan “asker”, ya da “sivil” sorumluları değil, “asker” den yola çıkarak 1919’lar dâhil, topyekûn “geleneksel devrimciliği” mahkûm etmeye yönelmektedirler. Bunu haklı çıkartmak için öne sürdükleri tez ise şudur: “ 6 – 7 Eylül suç’unu işleyenler, Özel Harp’çilerdi; Menderes’lerin idamı, bunu ört – bas etmek için idi. Hatta 60 İhtilali de bu nedenle ve bu kesimlerin işiydi. Hatta bu, 1919’dan, Meşrutiyet devrinden beri de böyleydi.” Bu ülke orijinalitesinin tahlilinden uzak “entel zırvalık”, çoğaltılacak olursa, Menderes’ten de evvel 1919’da “saltanat ve hilafetin” kaldırılışının da yanlışlığına, ondan önce, Meşrutiyet Devrimlerinin de yanlışlığına kadar çoğaltılabilir. Bu konuya da gene, olayların dilinden cevap verelim: Menderes’lerin idam edilmesinin yegâne sebebi; 6 – 7 Eylül olayları da değildi. Pek çok diğer neden yanında; 1960 Şubat – Mart aylarında “Parlamento’daki muhalefetin ve basının” sesini “tamamen” kesmek için kurmuş oldukları “Tahkikat Komisyonu”; Demokrat Parti “SİVİL” Faşizminin tırmandırılışı, geleneksel devrimci “demokrasi güçleri” nin bardağını taşıran son damlaydı. TAHKİKAT KOMİSYONU: 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen D.P’nin ilk icraatı, 11 Ağustos 1951’de, Halkevlerinin kapatılması olmuştur. 1960’a gelindiğinde böyle başlayan bu “sivil” halksızlık süreci, “Tahkikat Komisyonu” ile “halksızlaşma” içerikli son noktayı koymak ister. 18 Nisan 1960’ta Meclis’te, DP’li 15 milletvekilinden oluşan bir “Tahkikat Komisyonu” kurulur. Komisyonun başına ise, Rumeli Eşraf Organizasyonunun başkanı (tefeci – bezirgân sermaye temsilcilerinden) olup, Celal Bayar vasıtasıyla Kuvayi Milliye içine sokulmaya çalışıldıysa da, Kurtuluş Savaşı boyunca ikircimli bir tutum izlemiş ve Kurtuluş Savaşı, Kuvayi Milliye tarafından kazanılınca, korku ve utancından intihar etmiş olan Cemal Kayalar’ın oğlu, Mazlum Kayalar getirilmiştir. Aslında tam da bu noktada, 1919’ların “sınıfsal” kuşatılışını ete – kemiğe büründürmek açısından, 60 ihtilali sonrasında, olayların gelişim seyrinde çok daha etkin bir rolü olduğu halde, “idam”dan kurtulan ve bu kurtuluşuna da pek çok “ devrimci tepki” gösterilen Celal Bayar’ın kimliğine de bir göz atmak gerekmektedir: “Adalet, reji ve bankacılık sahasında memuriyet görevlerinde bulundu. Gemlik Mahkeme ve Reji Kalemleri'nde memur olarak başlamıştır. Ardından Bursa'ya giderek, Ziraat Bankası'nda görev almış ve bu sırada Harir Darüttalimi'ni ve College Français De l'Assomption isimli okullara devam etmiştir. Bursa'daki çalışmalarını Deutsche Orientbank'ta sürdürmüştür. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı ve bu arada mason oldu. Bu cemiyetin İzmir Şubesi Genel Sekreterliğini yaptı. 1918 yılında Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'ne girmiştir. 12 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Saruhan Sancağı milletvekili olarak katıldı. Türk Millî Mücadelesinin başlaması ile birlikte Anadolu'ya geçerek bu harekete fiilen Galip Hoca olarak katıldı. Bu mücadelenin kazanılması sırasında Batı Anadolu'da faaliyet gösterdi. Aynı zamanda Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Bursa Milletvekili olarak görev aldı. 1921'de İktisat Vekili oldu. Lozan Barış Konferansı'na müşavir göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi'ne İzmir Milletvekili olarak girdi. 1924 yılında Türkiye İş Bankası'nın kurulmasında önemli rol oynadı. İktisat Vekilliği görevinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda mücadele adamı, politikacı ve iktisatçı olarak temayüz etti. 1932 -1937 tarihleri arasında İktisat Vekilliği, 1937 – 1939 yılları arasında Başvekillik yaptı. 1943 yılına kadar İzmir Milletvekili olarak siyasî hayatını sürdürdü. Çok partili siyasî hayata geçilmesi üzerine 1946 yılında arkadaşları ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu ve başkanlığına getirildi. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl T. B. M. M. tarafından Türkiye'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. 10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında ayrıldı. Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi. (15 Eylül 1961)Dönemin papasının politik baskılarıyla cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi.”(wikipedi) Finans oligarşisinin bu, dönemin en birinci adamının, kendisi açısından “sınıf” tercihi, “kuşaklar” boyunca net olan yakın adamını başına getirdiği Tahkikat Komisyonu, ülkede geniş yankılar yaptı: “Komisyon görevine başlar başlamaz, Ankara ve İstanbul'da öğrenciler protesto gösterileri düzenlediler. 26 Nisan'da İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri baskıları protesto ederken, 28 Nisan'da da öğrenciler merkez binada bir toplantı düzenlediler. Güvenlik güçlerinin toplantıya müdahale etmesiyle olay çıktı. Üniversite içinde başlayan çatışma Beyazıt Meydanı'na taştı. Buradaki çatışmada Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz aldığı bir kurşun yarasıyla hayatını kaybetti. Olaylar nedeniyle Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi ve gece sokağa çıkma yasağı kondu, ancak öğrencilerin gösterileri durmadı. Parola ters tepti 30 Nisan'da İstanbul Sultanahmet Meydanı'nda düzenlenen protesto gösterileri sırasında Nedim Özpolat adlı bir başka öğrenci hayatını kaybetti. 28–29 Nisan gösterilerinden sonra bu kez DP yönetimi, 5 Mayıs günü saat 5’te, Ankara’da Kızılay Meydanı'nda bir gösteri düzenlemeye karar verdi. Buna göre iktidar partisine mensup gençler, Kızılay Meydanı’nda, Meclis’ten çıkıp Çankaya 'ya gidecek olan Celal Bayar ve Adnan Menderes'i alkışlayıp destekleyeceklerdi. Ama iktidara karşı olan gençler de plandan haberdar oldular ve 555K (5'inci ayın 5'inci günü saat 5'te Kızılay Meydanı'nda) parolasını geniş bir öğrenci kitlesine duyurdular. 5 Mayıs günü iktidara karşı olan gençler, Kızılay'a akın ederken, iktidarı destekleme amacıyla Kızılay'a gelen DP yanlısı gençler azınlıkta kaldı. Saat 6 civarında meydana gelen Bayar ve Menderes burada çok büyük protestolarla karşılaştı. Hatta bazı göstericiler Menderes'i tartakladılar. Menderes bir gazetecinin arabasına binerek meydandan güçlükle uzaklaştırıldı.” (netbul. Com / a.g. yazı) Özellikle 29 Nisan’daki gösteriler sırasında ordu – gençlik yakınlaşması, en kör göze bile batacak nitelikteydi. 21 Mayıs 1960’ta, bu kez de Ankara’daki Harp Okulu öğrencileri, iktidarı protesto gösterileri düzenleyeceklerdi. 60 ihtilali; kendisinden sonra gerçekleşen 12 Mart ve 12 Eylül “tepeden güdümlü” darbelerinin tersine, ordu tabanındaki “geleneksel devrimci” kesimin, “sosyal devrim”le buluşmamış da olsa, 1919’ların anti – emperyalist ve prekapitalist sermaye karşıtı “ruh”uyla buluşmuş bir “ ilkel komünal” refleksidir. Örgütlü halk güçleriyle buluşamamış da olsa; “üretici güçlerin” önünü tıkayan “Doğu – Batı gericiliği”ne endeksli “üretim ilişkilerine” devrimci bir neşter atmış, “sosyal sınıf” temelinde bir değişiklik getiremediyse de, “Anayasal özgürlükler” – ki bunların içinde “örgütlenme” özgürlükleri de bulunmaktadır - anlamında Menderes döneminin, her gün adım adım tırmandırdığı “gerici”liğe, ciddi bir “darbe” vurmuştur. Gerek, baştan itibaren ordu içinde tamamen “tepeden örülme” olmayışı, gerek sonrasında yalnızca finans – oligarşisinin talepleri doğrultusunda “12 Nisan” ve “24 Ocak” kararları gibi onlara oligarşiye yönelik “liberalite”, halka yönelik “baskı ve yasak” getirmemiş oluşu, gerek her iki darbenin de sonrasında ülke yönetiminin kötüye gidişinde hiçbir sorumluluğu olmayan 20’li yaşlardaki gençler yerine, ülke yönetiminde birinci dereceden söz sahibi olanlarla hesaplaşma içine girmiş olması ve sonrasında, gitgide “baskı ve yasak” lara dayalı bir “Anayasa” getirmek yerine, kendinden öncekinden çok daha demokrasi getiren bir Anayasa getirmiş olması itibariyle; 12 Mart ve 12 Eylül’den ayrılır. Bir başka deyişle, bu yapılarından ötürü 12 Mart ve 12 Eylül; “üretici güç” lerden, yalnızca “teknik” üretici güç olarak “finans – oligarşisi”nin önünü açarken; 27 Mayıs; tüm üretici güçlerin önünü açmış, toplum dinamiklerinin gelişimine, “politik bir devrim” yaratarak katkıda bulunmuş bir darbedir. Ancak, son duruşmada finans – oligarşisi’nin anti –tezi konumundaki işçi sınıfı ve ezilen halk tabakalarıyla 1919’lardaki gibi buluşmaksızın gerçekleşmiş oluşu; gericilikten kurtulup, moderniteye doğru ciddi bir değişim – dönüşüm momentinin kaçırılmasına, tüm DP iktidarı boyunca yaşananların gerçek müsebbibi olan oligarşinin, “rönesansa” uğratılmasına da sebep olmuştur. Tüm bu olan – bitenlerin, II. nci Emperyalist Pazar Paylaşım sonrası; emperyalist – kapitalist sistemin, kendisine bir “yeni dünya düzeni” yaratma çabası, bu çabanın NATO’lu, Gladio’lu düzenlemeleriyle; bu düzenlemeler sürecinde “Amerika”nın “stratejik dost ve müttefik ülke” kabulü yanılgısıyla, bu yanılgının soğuk savaş sürecinde ülke yönetimini, “Amerikancı – ulusalcı” bir tür “bağımlı – ulusalcı” çizgiye “mahkûm etmiş” oluşuyla ve bu çizginin “özel – harpçi” derin – devlet politikalarıyla da, derebeğileşmiş tefeci – bezirgân Doğu gericiliğinin emperyalizmle domuz topu olmuş “sivil” iktidarıyla da yakından ilgisi vardı. Menderes, Zorlu ve Polatkan; elbette tüm bu olan – bitenlerin “yegâne” suçlu ve sorumlusu değillerdi; ancak işgal etmekte oldukları “mevki” nedeniyle, bundan yararlanan yegâne güç olan finans – oligarşisinin, en birinci dereceden avadanlıkları da onlardı. Temsilcisi oldukları sınıf, onları en pis işlerinde kullanmış ve onlarla işini bitirince de, ne kendilerinin, ne yakınlarının, ne de “sevgili”lerinin gözlerinin yaşına bakmaksızın “idam etmekten” çekinmemiştir. Bu ülkeyi yönetmek isteyenlerin de, geleceğin yöneticisi genç kuşakların da, bu olaylardan asıl çıkartması gereken ders de budur. Türkiye’nin “yeniden yapılandırma” ya her alanda ihtiyaç duyulan bugünkü dönemeçte, bu yeniden yapılanmanın, Kurtuluş Savaşı öncesi Prens Sabahattin’lerle başlayıp, DP – AP – ANAP ve bugün bu misyona soyunanların devam ettirdiği “sivil – toplumcu” yoldan olamayacağı da; soğuk savaş döneminin Alman Naziliği – Amerikan Neo – conluğu çizgisinin “savaşçı” çizgisinden gerçekleşemeyeceği de açıktır. Bu vesileyle 1919’ların halk güçlerini “bölücü” değil, “birleştirici ve toparlayıcı” emek eksenli çizgisinin tek çözüm yolu olduğunu bir kez daha tekrarlamak isterim. Toplum tarihimizle ilgili olarak her vesileyle yapılmak istenilen her türden çarpıtmanın da satır satır üzerine gitmek, bu alandaki gerek “sivil – toplumcu”, gerekse “ulusalcı” operasyonları durdurmak açısından, bugün her zamankinden fazla önem arz etmektedir. Bir gün biz kazanacağız!
|