| |
|
|
Din,Tarikatlar ve Türkiye(1) |
|
|
|
Yazar Tuncay ÇELEN
|
|
Wednesday, 07 February 2007 |
DİN, TARİKATLAR VE TÜRKİYE (1)
Osmanlının son dönemlerinden, İttihat ve Terakkiden beri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından Mustafa Kemal Atatürk’ten beri aydınların dilinden düşmeyen, herkesin rüyalarını süsleyen gizemli bir sözcük vardır. “Çağdaş Medeniyet Düzeyine Ulaşmak”.
Sözüm ona her şey “Çağdaş Medeniyet Düzeyine Ulaşmak”. İçin yapılır. ABD ile yapılan İkili anlaşmalar, Kore’ye asker gönderme, NATO’YA girme, ülkenin dört bir tarafına amerikan üslerinin yerleştirilmesi, Gümrüklerin Avrupa ülkelerine açılması, AB kapısında sürünme, her istenen tavizin verilmesi hep güya “Çağdaş Medeniyet Düzeyine Ulaşmak”.içindir. Peki nedir. “Çağdaş Medeniyet Düzeyine Ulaşmak”. Emperyalizmin kölesi olmak, AB-D nin her dediğine boyun eğmek, emperyalist bir gücün işbirlikçisi olarak , İslam’ı kullanarak, halkın dini inançlarını sömürerek , “Ilımlı-İslam devleti” modeli altında, ortaçağ karanlığını “dinciler”, “ümmetçiler” eliyle iktidara taşımak mıdır. ?
Yoksa çağı kavramak, çağın gerektirdiği atılımları yapmak ve çağın gerektirdiği gibi hareket etmek, gönençli, özgür, demokrat ve bağımsız bir ülke yaratmak mıdır? Elbette ki ikincisidir.
Çağı kavramak, çağın gerektirdiği gibi hareket edebilmek, ancak ve ancak aklı inançtan, bilimi dinden bağımsızlaştırarak mümkün olabilmektedir. Bu ne inançlara saygısızlılıktır. Ne de din düşmanlığıdır.
Hiçbir yanlış anlamaya meydan vermemek için, hemen altını çizerek belirtmek isterim ki, dini bir vicdan işi olarak görüp, onu yüreklerinde taşıyanların inançlarına sonuna kadar saygı duyarız. Elbette düşünce özgürlüğünü savunmadaki duyarlılığımız, vicdan özgürlüğü konusunda da geçerlidir. İnanma, yada inanmama özgürlüğünden yanayız. Kimse inandığı veya inanmadığı için horlanamaz ve yargılanamaz.
Bizim karşı çıktığımız, inançların sömürülmesi, “vicdan özgürlüğü” perdesi altında, “cüzdanların” doldurulmasıdır. Din perdesi altında, sömürünün, sınıf mücadelelerinin, yoksulluğun gizlenerek, dinin siyasete alet edilmesi, bilimin saf dışı edilerek, halkların cahil bırakılmasıdır. Toplumların ortaçağ karanlığına sürüklenmesidir. 1789 Fransız devrimiyle Avrupa’da tarihe gömülmüş, Teokrasinin (Din devleti), mezheplerin, Ortadoğu’da ve Türkiye’de gündeme getirilmesi, mezhep savaşlarının kışkırtılmasıdır.
Cumhuriyet bugün, emperyalizmin güdümünde, tarikatlar cemaatler koalisyonunun yönetimi altındadır. Fethullahçı-Nakşibendî-Süleymancı tarikatlar koalisyonu, AB-D emperyalizminin güdümünde ülkede iktidar olmuştur. Bu yönetimle ülke, emperyalizmin yanında, emperyalistler ve işbirlikçilerin çıkarları için Ortadoğu’da mezhep savaşlarının içine sürüklenmektedir.
Bugün ABD emperyalizminin, BOP adı altında Orta doğuyu kan gölüne çevirdiği, Müslümanı, Müslüman’a kırdırttığı, mezhepler arası çatışmaları körüklediği, Sünnilerle, Şiileri kışkırtarak karşı karşıya getirdiği; Irak’ta, Filistin’de, Lübnan‘da yaşanan gerçeklerdir. ABD emperyalizminin, IRAK’A getireceğini söylediği “Çağdaş Medeniyet Düzeyi” ortadadır. Şeriatı esas alan sözüm ona bir Anayasa, çoluk çocuk genç ihtiyar demeden katledilen 650 binden fazla insan, yıkılmış, yakılmış evler, insanlık dışı işkenceler, işyerleri, ibadethaneler; birbirine düşürülmüş parçalanmış, bölünmüş bir halk, giderek daha da kızışan Sünni-Şii çatışmaları, etnik çatışmalar, ABD ile ilişkileri suç ortaklıkları açığa çıkmasın diye, yasal olmayan, eksik bir yargılama sonucu, apar topar öldürülen Saddam’ın yönetimini bile aratan, ülkeye kargaşa ve başıbozukluktan başka hiçbir şey getirmeyen, henüz iktidar bile olamayan işbirlikçi kukla bir yönetim. Türkiye bugün böyle bir yöne sürüklenmek istenmektedir.
Din, tarikatlar, mezhepler yalnızca bugünün Türkiye’sinin sorunu da değildir. Bu sorun geçmişten gelmekte ve günümüzde de sürmektedir ve ne yazık ki gelecekte de varlığını devam ettirecektir. Önümüzdeki yıllarda da, “dinin” toplumlara etkisinden, “din devletlerinden” mezhep savaşlarından, tarikat savaşlarından, bolca söz edilecektir.
O nedenle bu kavramların irdelenmesinde yarar var.
Din, insanın “kutsalla”-tanrıyla ilişkili inançlarının, bu inançların kapsadığı doğmaların ve ibadet biçimlerinin tümüdür. Toplumun gelişmesinin belli bir anında, İlkel toplumda ortaya çıkmış. Çeşitli nedenlerle biçimden biçime girmiştir.
Ortaya çıkış nedeni, İnsanın doğa güçleri karşısındaki güçsüzlüğü ve çaresizliği sonucu, olağanüstü varlıklara inanmasıdır.
Baş edemedikleri felaketlerin veya kendilerini mutlu eden, kendilerine güç veren beklenmedik olumlu gelişmelerin, bu olağanüstü varlıklar tarafından geldiği sanısı bu inanışı ibadete dönüştürmüştür.
Kötü ruhların kovulması, iyi ruhlardan yardım istenmesi için, okumalar, üflemeler, ateş yakıp yalvarmalar, ayinler, dualar, adaklar, kurbanlar hep bu inancın sonuçlarıdır.
Din, egemenlerin, egemenliklerini sürdürmek için bir araç, ezilen kitleler için, egemenlerin zulmüne, adaletsizliğine, çekilen acılara karşı bir “avuntu”, bir sığınak olmuştur.
Bütün dinlerin ikili bir yönü vardır. Dinler bir yandan egemenlerin, zalimlerin; sömürü ve zulümlerini arttırmak ve sürekli kılmak için yararlandıkları bir kurum ve ideoloji; diğer yandan mazlumların ve sömürülenlerin, başkaldırı ve direnişlerini motive eden gücüdür. Bugün dünyada yaşananlar, dinin bu her iki yönünü de gözler önüne sermektedir. Bir yanda sömürülen ezilen inananlar için “zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı vardır.” İnanışı, bir “sığınak” olurken; bir yandan da “Allah bütün haksızlıkların hesabını ahrette, öte dünyada onlardan soracaktır” anlayışı kitleleri pasifize etmeye, bu dünyadaki sorunları öte dünyaya ötelemeye, kendilerine acı çektirenlerden hesap sormayı Allah’a havale ederek, zalimlere bu dünyada rahat nefes aldırmaya yaramaktadır.
Bu dünya “hesap sorma” yeri değildir. Bu dünya “geçicidir.” Hesap öte dünyada sorulacaktır. Öyleyse bu dünyayı ve bu dünyada olanları olduğu gibi kabul etmek, değiştirmeye kalkışmamak gerekir. Öte dünyaya hazırlanmak gerekir. Ne varsa öte dünyada vardır. Bu dünyada başa gelenler yalnızca bir yazgıdır. Kaderdir. Yazgıya boyun eğmek, itaat etmek gerekmektedir. Allah’ın mutlaka bir bildiği vardır. Allah’ın dediği olur. Asıl cezada, mükâfatta öte dünyadadır. Toplumda ve dünyada olup bitenler tanrı iradesi ile olmaktadır. Bu iradeye karşı çıkılamaz.
Egemenler kontrol altına aldıkları, “din adamları”na verdirdikleri vaazlarla, kitleleri “din” adına inandırmaya çalıştıkları bunlardır. Aslında “din” kullanılarak, “sömürü düzenine” payanda yapılmaktadır. Asıl dinin küçük düşürülmesi ve dine saygısızlık, budur. İnsanlığa ihanet budur.
Diğer yandan “Din” bilimin, toplumların gelişmesinin önüne bir engel olarak getirilmektedir.
Nedir bilim? Doğaya, topluma ve insana egemen yasaların, araştırma. Deney ve gözlemler sonucu ortaya çıkarılmasıdır.
Doğa ve toplum kanunlarını doğru tanımlamaya yönelik “bilimsel çalışmalar” dine aykırı olarak yasaklanmış, “bilim düşmanlığı” yapılarak toplumsal ilerlemenin yolu tıkanmıştır.
Hıristiyan “Kilise” bilimsel düşüncenin yayılmasını yasaklamış, kitapları yaktırmış, bilim adamlarını işkence ile öldürtmüştür.
İslam dünyasında da, şeriata karşı fikirler ileri sürdüğü iddi edilen Hallacı Mansurlar, Nesimiler, Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedrettinler katledilmemişlerdir.?
Bu bağnazlık, yalnız ilkel inanışlara sahip, ilkel toplumlarda, ortaçağ karanlıklarına özgü olarak kalmamış, günümüzü de etkilemeye devam etmemiş midir?
Bilim adamlarımızın, düşünürlerimizin, hukukçularımızın Uğur Mumcu’ların, Muammer Aksoyların, Abdi İpekçilerin, Necip Hablemitoğullarının, Bedriye Uçokların, öldürülmesi. Çorum-Maraş olayları, Hizbullahın domuz bağı cinayetleri, Sivas’ta aydınlarımızın, sanatçılarımızı yakılması bu ilkelliğin devamı değil midir?
Din, sınıflı toplumlarda, sınıflar arası mücadelede bir araç olarak kullanılmaktadır. Ne yazık ki dün olduğu gibi bugünde kişiler, topluluklar, halklar, çıkarları birbirinden farklı sınıflar, en kutsal savaşlardan, en vahşi katliamlara kadar aralarındaki mücadeleyi “din” adına ve/veya dinin adını kullanarak sürdürdüler ve sürdürüyorlar. Sömürenler, sömürgeciler de, onlara karşı çıkanlar da aynı tanrı adına savaştılar savaşıyorlar. Aynı tanrıya, aynı kitaba, hatta aynı peygambere inananlar birbirleriyle kanlı çatışmalara giriyor, parçalanıyor ve yok ediliyorlar.
Bütün bu gerçekler ortada iken, dinin birleştiriciliğinden ve büyük adaletinden söz etmemiz mümkünmüdür?
Sınıfsız toplumlarda ve sınıflı topluma geçiş dönemlerindeki din anlayışı ile sınıflı toplumlarda ki din anlayışı yaşanan coğrafyaya, tarihi şartlara, sosyolojik ve ekonomik alt yapılara göre değişikliğe uğruyor. Ancak, gerçek hayatla birlikte değişime uğramasına rağmen, daha önce biriktirdiği doğmaları, inançları bir şekilde yedeğinde tutuyor ve koruyor. “Artık ortaçağ karanlığında kaldı.” dediğimiz, akla ve bilime tamamen aykırı uygulamalar, eski zamanların derinliklerine giden inanç, itikat ve tapınma usulleri bile bir şekilde günümüze taşınıyor.
Ancak bugün, çağdaş insanın dine bakışı değişmiştir. Bu da çok doğaldır. Çağdaş insan, sorgulayan, yargılayan, soran, yanıt bekleyen, verilen yanıtla da yetinmeyen, kanıt bekleyen insandır. Şüphe elbette insani bir kavramdır.
Bunun ayırdın da olan, bazı din çevreleri, bugün “bilimle” dini uzlaştırmak için dinde reform adı altında, kutsal kitaplarda yazılanların “bilimle” çelişmediğini ileri sürerek “din” i güncelleştirmek istiyorlar.
Oysa dinin ve bilimin uzlaşması mümkün müdür? Bilimde kural; belgelemek, kanıtlamaktır. Dinde ise kayıtsız şartsız inanmak, iman etmek. Bilimde kuşku esastır. Kuşku bilimsel çalışmaların tetikçisidir. Din ise kuşkuyu ihanet sayar, tanrı buyruğu her türlü kuşkunun ve tartışmanın üzerindedir. Aksi günahların en büyüğüdür.
Tüm bunlara karşın, din, hala milyonlarca insanı etkilemeye devam ediyor.
(sürecek – 2 İSLAM DİNİ VE TARİKATLAR)
|
Yorumlar
Şu anda herhangi bir yorum yapılmamış - Aşağıdaki formu kullanarak yorum ekleyebilirsiniz...
|
Sayfa 1 / 0 ( 0 yorum )
|
|
|
|
|
Kısa Kısa |
|
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir." 22 Ekim 1922 Gazi Mustafa Kemal Atatürk |
|
|
İstatistikler |
Makaleler: 1994
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 5471776
|
|
|